Damla Yeltekin
Yasa dışı ve aşırı avcılık uygulamaları, denetim mekanizmalarındaki yetersizlikler ve ekosistem gerçeklerine uyum sağlamakta yavaş kalan mevzuat, iklim değişikliğinin yarattığı ek stresle birleşerek, denizlerdeki biyolojik çeşitliliği ve balık stoklarını ciddi şekilde tehdit ediyor.
Tezgahlardaki bolluğuyla bilinen Karadeniz hamsisi ve Çanakkale sardalyesi gibi türler azalırken, bakanlık istilacı türler için çözüm arayışlarını sürdürüyor.
Avrupa Birliği’nin uydu izleme sistemi Copernicus İklim Değişikliği Servisi (C3S) verilerine göre, Temmuz ayı küresel ortalama yüzey ve deniz sıcaklıkları alarm verici seviyelere ulaştı. 2023’te görülen olağanüstü sıcaklıkların ardından 2024, kayıtların en sıcak yılı oldu. Özellikle Kutup dışı okyanuslarda yıllık ortalama deniz yüzeyi sıcaklığı rekor seviyeye yükseldi. Kuzey Atlantik, Akdeniz, Karadeniz, Norveç ve Barents Denizi’nde de rekor sıcaklıklar kaydedildi.
Türkiye’de de denizlerin ısınması, iklim değişikliğinin somut bir göstergesi olarak dikkat çekiyor. Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre:
Bu, yaklaşık yarım asırlık dönemde deniz suyu sıcaklıklarında kayda değer bir artış olduğunu ortaya koyuyor.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı verilerinde de 2022’de Türkiye denizlerindeki sıcaklıkları şöyle raporlandı: Akdeniz 20,2°C, Ege Denizi 19,6°C, Marmara Denizi 17,8°C ve Karadeniz 16,3°C. 1970’de Akdeniz 21°C, Ege 18,2°C, Karadeniz 15,4°C ve Marmara 15,3°C ölçülürken, 2019’da Karadeniz’de normalin üzerinde bir değer olarak 18,5°C kaydedildi.
Akdeniz’deki ısınma özellikle kıyısal alanlarda endişe verici boyutlara ulaşıyor. Akdeniz Koruma Derneği izleme çalışmalarında Gökova Körfezi, Fethiye-Göcek, Kaş-Kekova ve Datça-Bozburun gibi kritik bölgelerde sıcaklık artışlarını belgeledi. Ağustos-Eylül 2023’te 30 metre derinliğe kadar 27-29°C sıcaklık ölçülürken, Ekim 2023’te 40 metre derinlikte dahi 26°C kaydedildi. Bu veriler, Akdeniz’deki ısınmanın derin sulara kadar ulaştığını gösteriyor.
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporlarına göre, insan kaynaklı faaliyetler sonucunda dünya, sanayi öncesi döneme kıyasla yaklaşık 1,0°C ısındı. IPCC, 6 binden fazla bilimsel çalışmayı değerlendirerek hazırladığı 1,5°C Küresel Isınma Özel Raporu ile küresel ısınmanın 1,5°C ile sınırlandırılmasının, iklim değişikliğinin en yıkıcı etkilerinden kaçınmak için hayati önem taşıdığını vurguluyor. Raporda, 2°C ve üzeri sıcaklık artışlarının geri döndürülemez ekolojik ve sosyoekonomik sonuçlar doğuracağı öngörülüyor.

İklim krizinin deniz ekosistemleri üzerindeki etkileri uzmanlar tarafından her geçen gün daha net gözlemleniyor. Deniz suyu sıcaklığının artışının balıkların göç yollarını değiştirmesine ve üreme döngülerini bozmasına neden oluyor. Artış gösteren deniz suyu sıcaklıkları, birçok balık türünün daha serin sular aramak için göç etmesine neden oluyor.
İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Saadet Karakulak konuya ilişkin özetle şu değerlendimeyi yaptı:
“Su sıcaklıklarının artış göstermesi, o balık türlerinin artık o bölgeden daha kuzey bölgelerine göç etmesine yol açıyor. Akdeniz’de bulunan birçok türün artık Karadeniz’e yavaş yavaş göç ettiğini gözlemliyoruz. Karadeniz’de daha önce olmayan mavi yengeç çıkmaya başladı. Küpe türü, mercanlar… Bunların hepsi Karadeniz’e doğru göç ediyor. Dünyada da balıklar güneyden kuzeye doğru göç etme eğiliminde.
Ani yağışlar ve sel olayları, balıkların üreme davranışlarını olumsuz etkiliyor. Deniz suyu sıcaklığındaki dalgalanmalar ise balık yumurtaları ve larvaların hayatta kalma oranlarını düşürüyor.
Doğru zamanlı ve kurallara uygun avcılık yapılması sürdürülebilir balıkçılık için önemli. Yasa dışı avcılık balık stoklarını olumsuz etkiliyor.”
Türkiye denizlerindeki balık stokları, özellikle palamut ve lüfer popülasyonlarında son yıllarda ciddi dalgalanmalar yaşanıyor. Palamut av miktarı 2000’li yıllardan bu yana dikkat çekici iniş çıkışlar gösterdi.
TÜİK verilerine göre 2000 yılında 12 bin ton olan palamut avı, 2005’te 70 bin tona yükselerek rekor seviyeye ulaştı. Ancak bu zirveyi takip eden yıllarda dalgalı bir seyir izleyen av miktarı, 2022’de 49 bin tonla yeniden yükselişe geçti, fakat 2023’te dramatik bir düşüşle 2 bin ton seviyelerine kadar geriledi.
Lüfer avında da 2008’de 39 bin ton olan avlanma miktarı, 2011’de 87 bin tonla tarihi bir rekor kırdı. 2023 yılına gelindiğinde ise bu miktar 45 bin ton olarak kaydedildi.

Karakulak, “İstanbul için en önemli iki balık olan palamut ve lüfer, göçmen türler olmaları nedeniyle özel bir öneme sahip. Bu balıkların Ege’den Karadeniz’e ve tekrar Ege’ye yaptıkları göçler sırasında İstanbul’da avlanmaları, stok miktarlarında yıllara göre büyük değişimlere neden olabiliyor. 2022’de 48 bin ton olan palamut avının 2023’te 2 bin tona düşmesi, bu türün ne kadar hassas bir dengede olduğunu gösteriyor. Lüfer stoklarında da benzer bir azalma söz konusu. Akdeniz havzasında en çok av yapan ülke olmamıza rağmen, bu değerli türleri yeterince koruyamıyoruz” ifadelerini kullandı.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Ayazayrıca balıkçılık verilerinin güvenilirliği konusunda önemli bir uyarıda bulunarak, “Belli bir kilo altındaki av miktarları istatistiklere yansımıyor. Mevcut verilerin sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Bu durum, etkin balıkçılık politikaları geliştirmeyi de güçleştiriyor” dedi.
Türkiye’nin denizlerinde hamsi avı, yıllar içinde belirgin dalgalanmalar göstermekle birlikte genel olarak yüksek miktarlarıyla dikkat çekiyor. 2000 yılında 280 bin ton olan hamsi avı, 2005’te 138 bin tona kadar gerilese de, 2007’de 385 bin tonla son 20 yılın en yüksek seviyesine ulaştı.
2023 verileri ise hamsi avının 273 bin ton olarak gerçekleştiğini gösteriyor.
Hamsi popülasyonundaki bu değişimleri ve göç modellerindeki kaymaları değerlendirirken çarpıcı tespitlerde bulunan Saadet Karakulak, “Bizim balıkçılığımızda en önemli türler göçmen balıklardır. Hamsi, palamut, lüfer, sardalya ve istavrit gibi türlerin üremeleri genellikle yaz aylarında gerçekleşir. Ancak son dönemde hamsinin göç modellerinde önemli değişiklikler gözlemliyoruz. Artık hamsi tamamen Gürcistan ve Abhazya sularına göç ediyor ve balıkçı filolarımız da bu sulara yöneliyor” açıklamasını yaptı.
Prof. Dr. Ayaz konuyla ilgili başka bir noktaya da değinerek “Hamsinin üremesi 2 ay kaydı. Isınan sularda çipura gibi türlerin Güney Marmara’da görülmeye başlaması ve hamsinin Aralık ayında ortaya çıkması, üreme döngülerindeki kaymaların açık göstergeleridir.
Ayrıca yasakları balık türlerine ve göç eden türlere göre düzenlenmeli. Hamsi, balık unu yapılmayacak kadar değerli bir tür. 1 kilo yaş balıktan sadece 200 gram balık unu elde ediliyor. Balık unu ithalatı ve ihracatıyla ilgili şeffaf bir açıklama yapılması gerekiyor” dedi.
Karakulak’ın vurguladığı önemli nokta; bu değişimin sadece iklim değişikliğiyle açıklanamayacağı yönünde.
Prof. Dr. Karakulak karadan denize besin akışında sorunlar yaşandığına dikkati çekerek, “HES’lerin yapımı nedeniyle nehirler artık besin elementleri açısından zengin suları denize ulaştıramıyor. Balıklar besin bulamadığı için başka ülke sularına göç ediyor. Hamsinin Türkiye sularındaki av miktarının azalıp Gürcistan ve Abhazya’ya kaymasının temel nedeni bu. Denizde o kadar çok etki faktörü var ki…”

Denizlerimizin son yıllarda dengesini bozan bir tehdit de; müsilaj ve deniz anası.
Balıkçıların kabusu haline gelen müsilajın derin etkisi 2021’de olduğu gibi 2024 yılında da kendini gösterdi. Marmara Denizi’nin yüzeyi ile 30 metre derinliği arasında her yeri örümcek ağı gibi saran müsilaj nedeniyle balıkçılar limandan ayrılamadı.
Balıkçılar ağlarını attıklarında, deniz salyası ağın gözlerini kapattığı için avlanamıyor. Müsilaj yüzeye doğru çıktıkça, teknelerin soğutma suyu ihtiyacı denizden karşılandığı için motorların filtrelerini tıkamaya başlıyor.
Karakulak , “Su sıcaklıklarının yükselmesi tabii balıkları da etkiliyor. Son yıllarda özellikle balıkçılarımız iki olaydan çok mustarip. Birisi müsilaj. Marmara Denizi’nde 2007 yılından beri müsilaj olayı sık sık artış gösteriyor. Mesela bu sene açıkçası yazın yüzeye çıkmasını bekliyorduk. Yüzeye çıkmadı ama bulut şeklinde denizin altındaydı. Uzun bir dönem, bütün balıkçılar, hem küçük hem de büyük ölçekli balıkçılar avcılık gerçekleştiremediler. Bu da ciddi bir sorun teşkil ediyor. Çünkü müsilajın varlığı Marmara Denizi’nde oksijen seviyesinin düşmesine yol açıyor. Dolayısıyla ya balık ölümleri görülmekte ya da balıklar o bölgeyi terk etmek zorunda kalmakta. Birçok türü de Marmara Denizi’nden kaybettik. Orkinos, kılıç, uskumru gibi türler artık Marmara Denizi’nde bulunmuyor” dedi.
“Marmara ve Karadeniz’de aşırı deniz anası artışı var”
Müsilajın yanı sıra balıkçıları etkileyen bir diğer faktör de deniz analarındaki artış.
Deniz analarındaki aşırı çoğalmasının yol açtığı ağların parçalanması ve avlanma sürelerinin azalması, denizcilik maliyetlerini artırıyor.
Prof. Dr. Karakulak , ” Deniz anaları, bütün ekosistemdeki olumsuz faktörler, yani ekosistemin bağışıklık sisteminin çökmesi, türlerin azalması deniz analarının aşırı artışına yol açtı. Şu an Marmara Denizi’nde olsun, Karadeniz’de olsun aşırı bir deniz anası artışı söz konusu. Çünkü Marmara Denizi’nde bu deniz analarını yiyecek orkinos, kılıç, uskumru gibi balık türlerinin olmaması onların daha çok çoğalmasına yol açıyor.
Bir de kıyı alanlarını hep dolduruyoruz. Bu doldurma işlemi deniz analarının yavrularını sabitleyebileceği iyi yuvalama alanları oluşturuyor. Balıkçılar da çok zorlanıyorlar çünkü ağlarına deniz anası girince o ağın kaldırılması oldukça zor. Daha fazla denizde zaman harcıyorlar. Motor güçlerini artırma eğilimindeler” dedi.
Akdeniz Havzası’nda gros tonaj (GT) ve motor gücü (kW) bakımından Türkiye, en büyük balıkçı filosuna sahip ülke.
Karakulak , “Balıkçılık kaynaklarının yüzde 25’ini tamamen Türkiye yakalıyor. Yani balıkçı filomuz kuvvetli ve daha çok avcılık yapıyoruz. Ama yine de pahalı balık yiyoruz. Balıkçılıkta birinci olmamız aslında sürdürülebilir olmuyor. Önemli olan, balıkçılık kaynaklarıyla orantılı bir avcılık yapmamız. Dolayısıyla aşırı avcılık bizde çok fazla. O yüzden kaynaklar daha çok tükenebiliyor” dedi.
Sıcaklık artışının bir diğer sonucu da Süveyş Kanalı’ndan gelen istilacı türlerin yayılımının artması. Bu türler, Akdeniz’den Ege, Marmara ve Karadeniz’e doğru ilerliyor. Karakulak , “Bu yeni türlerin giriş yapması, yerli türlerimizle rekabet etmelerine ve onların azalmasına yol açıyor. Artık daha fazla yabancı, istilacı türle karşılaşıyoruz” diye konuştu.
İstilacı türler arasında zehirli olanlar (balon balığı, aslan balığı) olduğu kadar, gargur balığı veya Japon hamsisi gibi ticari potansiyeli olan türler de bulunuyor. Ancak zehirli türler balıkçılık faaliyetlerine zarar veriyor. Karakulak , “Balon balığından dolayı avcılık yapamayan, av araçlarına zarar verdiği için ekonomik olarak zor durumda olan balıkçılar var. Balon balığı Çanakkale Boğazı’na kadar geldi. Marmara’ya girer mi diye endişeleniyorduk, şu an için gelmedi veya çoğalmadı” açıklamasını yaptı.
Türkiye’de endüstriyel balıkçılık faaliyetlerine ilişkin derinlik kuralları, ekosistemin korunması için bazı adımlar içermekle birlikte, uygulamada bazı zorluklar yaşandığı biliniyor. Mevcut düzenlemelere göre gırgır avcılığında yasal derinlik sınırı 24 metre olarak belirlenmesine karşın özellikle denetimlerde yaşanan güçlükler nedeniyle bu kuralın zaman zaman ihlal edildiği ve avcılığın 10 metre gibi sığ sularda dahi yapılabildiği gözlemleniyor. Kıyıdan itibaren 50 metreye kadar olan derinlikler, denizlerin fotosentez yapabilen, oksijen üreten ve sayısız deniz canlısına üreme ve yaşam alanı sağlayan en kritik katmanı olarak tanımlanıyor. 2019’da Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Karadeniz’de avlanma derinliğini 24 metreden 18 metreye düşürmesi, bu değerli alanları endüstriyel avcılığa daha fazla açtığı gerekçesiyle uzmanlar ve çevrecilerden büyük tepki toplamıştı.
Gırgır teknelerinden sığ alanların korunması gerektiğini ifade eden Saadet Karakulak’ın gırgır ve trollere ilişkin şu analizi çok kritik; “Bu konuda mutlaka bir düzenleme gereklidir. Yunanistan, 0-40 metre arasını endüstriyel balıkçılığa kapatarak koruma alanı ilan etmiştir. Avrupa Birliği kuralı 50 metreyi önerse de ülkelerin kendi karasularında değişiklik yapabilmesine olanak tanımıştır. Yunanistan’ın bir diğer avantajı ise çok fazla endüstriyel balıkçı teknesinin olmaması ve avcılığın daha çok küçük ölçekli balıkçılarla yapılmasıdır. Bu sayede balıkçılık kaynaklarını korudular. Bizim en büyük dezavantajımız ise çok büyük ve donanımlı bir gırgır ve trol filosuna sahip olmamız.”
Saadet Karakulak , “En başta endüstriyel balıkçılar, gırgır ve trol balıkçısının daha kontrollü olması gerekiyor. Bakanlığın aldığı kurallara uyulduğu takdirde sürdürülebilir balıkçılık yapılabileceğini düşünüyorum” diyerek mevcut kurallara uyumun önemine işaret etti.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Ayaz ise sürdürülebilirlik için av yasakları ve kotaların nasıl uygulanması gerektiği sorusuna, Avrupa’daki denetim sistemlerini örnek göstererek yanıtladı: “Avrupa’da güverte izleme sistemi geldi. Iskarta (istenmeyen av) denize atılamıyor. BAGİS (Balıkçı Gemilerini İzleme Sistemi) ile denetlenmeli. Trolü de gırgırı da istemiyoruz. Gırgırlar küçük balıkçıların sahasına giriyor.”
Prof. Dr. Adnan Ayaz, şu önerileri dile getirdi:
Ayaz, denizlerin geleceği için çevre, tarım ve ulaştırma bakanlıklarının koordinasyonunda, çok yönlü, sürdürülebilir politika oluşturulması gerektiğini vurguladı.
Marmara Maldivler gibiydi…Ömrünü denizlerde geçiren balıkadam Serço Ekşiyan, özellikle Marmara ve Ege Denizi’ndeki gözlemlerini aktardı. Geçmişte Marmara Denizi ve Adalar bölgesinin Kızıldeniz ve Maldivler gibi olduğunu ifade eden Ekşiyan, “Şimdi terk edilmiş köyler oldu. Sebebi kim? İnsan. Kirlilik… Sanayi kirliliği de var, evsel kirlilik de var, aşırı avlanma var, küçük boydaki balıkları avlamak var. Ya var da var… Ama kime anlatıyorsun yani?” dedi. Denizde tutulan balıkların restoranlara bile zar zor girdiğini belirten Ekşiyan, “90’lı yıllardan sonra artık balık azaldı ve balık İstanbul’a gitmez oldu. Çünkü üç tane balık çıkıyorsa adadaki restoranlara pay edilebiliyordu. O yüzden adadaki restoranlara pay edilmeyecek kadar fazla fazla balık çıkardı” diye vurguladı. |
Bu haber, Avrupa Birliği finansal desteği ile üretilmiştir. Haberin içeriği tamamıyla Damla Yeltekin’in sorumluluğu altındadır ve hiçbir durumda Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmamaktadır.
1
Halfeti’nin çiçeği ‘Karagül’ü dünya tanıyor
6444 kez okundu
2
Azerbaycan akraba evliliklerini yasakladı
6407 kez okundu
3
Azerbaycan’da taksi sorunu: Taksi çok, fiyatı ucuz, trafiğe yük!
6147 kez okundu
4
Kadın motokuryeler sorunlarla karşı karşıya
4863 kez okundu
5
Türkiye’de mülteciler ve geri göndermeler
4497 kez okundu
6
Diyarbakır Cezaevi’ne iş makinaları girdi: İşkencenin izleri mi siliniyor?
4492 kez okundu
7
Kadının soyadı düzenlemesi ve online satılan dini nikah cüzdanı
4422 kez okundu
1
Orman yangını, atık havuzdaki suyla mı söndürüldü?
5580 kez okundu
2
Türkiye’de kayıp çocuk krizi: Karanlıkta kalan gerçekler
3915 kez okundu
3
Türkiye’de eğitimin son 22 yılı; devrim mi, çöküş mü?
3740 kez okundu
4
“Yapay zekâ, araştırmacı gazeteciliğin yerine geçemez”
3659 kez okundu
5
2025’te neredeyiz? Sürdürülebilir Kalkınma Raporu yayımlandı!
3524 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.