05 Ocak 2026 Pazartesi
Faruk Bildirici
Diline hâkim, mesleğine saygılı, olaylara nesnel bakabilen ve analiz eden gazeteci, haberinde kendi sözcüklerini kullanır; haberin dilini özgün bakışıyla kurgulamaya özen gösterir.
Ne yazık ki, ABD’nin Venezuela’ya askeri müdahalesine ilişkin haberler, gazetecilerin çoğunun sözcük seçiminde, haberlerin dil kurgusundaki becerilerini yitirdiğini gösterdi. Son yıllarda gazetecilik “aktarıcılık” ile o kadar sınırlandı ki, olacağı buydu.
Dikkat ettim, 3 Ocak günü haber kanallarının sunucularının dilinde, ekranların altında hep “Maduro yakalandı” cümlesi vardı. Dijital mecralarda da “yakalandı” sözcüğü sık kullanılıyordu. Oysa “yakalamak”, Trump’ın açıklamasında kullandığı sözcüktü; onun bakışını yansıtıyordu.

Bir ülkenin başka bir ülkenin devlet başkanını askeri operasyonla ülkesinden kaçırmasını, “yakalamak” olarak nitelendirmek, olayı bir çete liderinin yakalanmasına indirgemektir; daha beteri Trump’ın diline teslim olmaktır.
Tabii teslimiyet, Trump’ın diliyle de sınırlı değildi. İktidara da teslim olan yaygın medya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, gün boyu Venezuela’ya müdahaleye ilişkin sessiz kalmasını da göstermemeye çalıştı. “Bir yanda kınama bir yanda itidal” diyen Hürriyet, “Uluslararası tepkiler cılız” yazan Milliyet, Dışişleri Bakanlığı’nın saldırıyı kınayamayan açıklamasının da “cılız” olduğundan söz edemedi, geçiştirdi.
ABD medyasının teslimiyeti de kendisini Trump’ın basın toplantısında gösterdi. Trump’a eleştirel tek bir soru bile sormadı gazeteciler, polis şefinden kriminal bir operasyonun ayrıntılarını öğrenmeye çalışan polis muhabirleri gibiydiler. Uluslararası hukukun çiğnenmesinden söz edebilen tek bir gazeteci bile çıkmadı.
Oysa uluslararası hukuk, insanlığın yüzyıllar boyu yaşanan acı deneyimlerden damıttığı değerli bir kazanım, sahip çıkmak da gazetecilerin görevi…
Hürriyet’in, magazin yazarı Cihan Şensözlü’nün uyuşturucu operasyonunda tutuklanmasını görmezden geldiğini yazmıştım geçen hafta. Meğer Sabah da aynı operasyonda hakkında yakalama kararı verilen yazarı Mert Vidinli’yi tümüyle yok saymış, ben atlamışım.
Yakın arkadaşı Cihan Şensözlü gibi “fuhuşa teşvik ve aracılık” ile suçlanan Mert Vidinli, Sabah’ın Cumartesi ekinde yazıyordu. 13 Aralık 2025’teki son yazısı “Trendi artık 10 saniyelik videolar belirliyor” başlığını taşıyordu.
Sabah, Vidinli’nin adını 19 Aralık’taki “Uyuşturucu skandalı büyüyor” haberinde gözaltı kararı verilenler arasında, 1 Ocak’ta da “malvarlığına el konulan yedi şüpheli”nin arasında saydı, ama her iki haberde de Sabah yazarı olduğunu belirtmedi. Şensözlü’nün fotoğrafını ve savcılık ifadesini de yayımlamaktan kaçınmayan Sabah, onun da Hürriyet yazarı olduğunu yazmadı.

Günaydın ile Cumartesi eklerindeki yazarlardan da destek gelmedi; onlar da Vidinli’yi yok saydılar. Hatta Mevlüt Tezel, “Halk bu numaraları yer mi?” yazısında, kaçak durumdaki Şeyma Subaşı ve Şevval Şahin’in yurtdışından paylaştıkları “maneviyat mesajlarını” eleştirdi. Oysa yurtdışında olan Vidinli’nin de paylaşımları, açıklamaları oluyordu, onları görmezden geldi.
Tuba Kalçık da “Habertürk’teki baskı ve taciz iddiaları vahim” diyerek, “Kadın gazeteciler, kadın dernekleri, feminist tayfa neredesiniz?” çağrısında bulundu. Vidinli’nin adını bile anmadı.
Sabah da Hürriyet gibi, kendileri yazmazsa insanların öğrenemeyeceğini sanıyor herhalde. Bu çağda hiç mümkün değil, yazarlarının uyuşturucu ve fuhuş ile suçlandığının duyulmaması.
Göz önündeki gerçeği okurlarından gizleme çabası içine girmek olsa olsa yanlışı daha da büyütür. Suçlu olup olmadıklarına elbette yargı karar verecek; ama bu tip gazetecilik etiğinden uzak, eğlence sektöründe farklı çıkar ilişkileri içinde olan kişilerin gazeteye yazar yapılmasının sorumluluğundan öyle sessizce kurtulamazlar.
Hürriyet gibi Sabah yöneticileri de gazeteciliğin itibarına, güvenilirliğine zarar veren bu tip insanların medyaya sızmasına neden, nasıl onay verdiklerini de açıklamalı, özür dilemeli…
İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenciler arasında yaşanan olayları önce Sabah gazetesi “Şampiyonlara akran dayağı” manşetiyle gündeme getirdi. Tarih 6 Aralık 2025’ti.
İki gün sonra da Türkiye gazetesi “İstanbul Erkek Lisesi’nde taciz rezaleti: Elit okulda skandal” manşetinde “dayak” iddiasının perde arkasından “kız öğrencilere yönelik taciz listesi ve mahrem görüntüler çıktığını” yazdı. Lisedeki dayak ve taciz iddiaları daha sonra tüm medyaya yayıldı; her yerde haber oldu.

Sabah, haberin peşini bırakmadı. 27 Aralık’ta, soruşturmanın tamamlandığına ilişkin haberde “Taciz yok, sistematik şiddet var” diye yazdı. Haberde “taciz iddiasının doğrulanmadığı”, “507 maddelik listenin mağdur öğrencilere ait olmadığı” ve “kız öğrencilere ait görüntü olmadığı” vurgulandı. Hatta Sabah, bu haberin yanındaki “Doğruları ilk kez Sabah yazdı” başlıklı kutuda 6 Aralık’taki haberin kupürünü de tekrar yayımladı.
Bu ifadelerin muhatabı, doğrudan Türkiye gazetesiydi; orada yazılanlar yalanlanmış oluyordu. Fakat Türkiye’den Sabah’a yanıt gelmedi. Şimdi Türkiye gazetesinin yapması gereken, “taciz” haberinin doğruluğunu kanıtlamak ya da ‘taciz” haberini düzeltip özür dilemek.
“Ankaralı Necla Özmen: Trump benim babam, DNA testi istiyorum” haberini kullanan haber sitelerini görünce inanamadım. İHA ve DHA’nın geçtiği haber, Evrensel’den Cumhuriyet, Gazete Oksijen, Hürriyet, NTV, Sözcü, T24, Takvim, Türkiye, TVNET ve Yeni Akit’e kadar onlarca sitede ve TV’de yayımlamıştı.
Ankara’da yaşayan 55 yaşındaki Necla Özmen, ABD Başkanı Donald Trump’ın, kendisinin biyolojik babası olduğunu iddia ediyordu. Ancak elinde somut hiçbir belge, bilgi yoktu; sadece annesinin sekiz yıl önce TV’de Trump’ı görünce “Senin baban bu” demesine dayanıyordu. Nitekim mahkemeye de başvurmuş, Ankara 27. Aile Mahkemesi başvuruyu hemen reddetmiş.
İşte bütün mesele de burada. Mahkemenin kararı ortadayken haberdeki mantık dışı unsurlara tek tek değinmeye bile gerek yok. Peki mahkemenin ciddiye almadığı uçuk kaçık bir “iddia”yı, medya neden ciddiye alıp, çarşaf çarşaf haber yapar?
İlgi çekmesi, insanların merak edip okuması ve izlemesi dışında bir gerekçe düşünemiyorum. “Haber değeri” açısından düşünüldüğünde bu haber değil. Böyle bir metni hazırlamak ve yayımlamak da okumak ve izlemek de zaman ve enerji kaybı. Kötü habercilik…
Sabah’ın “Naylon faturayla milyonlar kaçırdı” haberi, bir emekli astsubayın işinsanı Serdar Bilgili hakkındaki suç duyurusuna dayanıyordu.
Sabah’ın haberi, A Haber, CNN Türk, Hürriyet, Milliyet, Patronlar Dünyası, Sözcü TV, Sabah, Takvim, T24, Yeni Akit, Muhalif ve Yeni Asır gibi onlarca haber sitesinde kopyalandı.
Serdar Bilgili ve Bilgili Holding de haberi yalanlamakla kalmadı; bir de ilan metni hazırladı. Açıklama, Haberler, Sol Haber, T24 ve 12 Punto sitelerinde haber olurken, Sabah, Hürriyet, Milliyet, Bloomberg ve bazı haber sitelerinde sadece ilan yayımlandı.
Sabah’ın haberini alıntılayan siteler, Bilgili Holding’in açıklamasını yayımlayarak “cevap hakkı” tanımışlar. Doğru da yapmışlar. Fakat haberi yayımlayan Milliyet ve Sabah’ın “cevap hakkı” yerine para alarak ilan yayımlamaları haberciliğin kötüye kullanılması niteliğinde. Bir şirket ile ilgili olumsuz haber yapıp sonra da ilan/reklam alacaksınız! Gazeteciliğin ruhuna aykırı bir davranış bu. Parası olmayan cevap hakkı kullanmayacak mı?
Zaten böyle bir sürece yol açan Sabah’ın haberi yanlışlarla doluydu. Öncelikle tek yanlı bir haberdi, karşı görüşe söz hakkı verilmemişti. Daha önemlisi, suçlamaya dair somut bir bilgi ve belge olmadığı gibi, Serdar Bilgili’yi ve şirketlerini suçlayan Ali Aksoy adlı emekli astsubayın konuyla ilgisine dair bir bilgi bile yoktu haberde.
Aslında öbür sitelerin de bu eksikliklere dikkat etmesi, Sabah’ın haberini aynen kopyalamadan önce kontrol etmesi gerekirdi.
Tek cümleyle:
ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
Faruk Bildirici
Web sayfasındaki “Uyuşturucu soruşturmasında gözaltına alınan 6 şüpheli tutuklandı” haberinde ise tutuklananlar arasında sadece adı verildi. Fakat Şensözlü’nün, Hürriyet yazarı olduğu dahi belirtilmedi. Sonraki günlerde de Şensözlü’nün adı Hürriyet’te hiç geçmedi. “10 soruda uyuşturucu operasyonları” haberinin “Medyaya nasıl sıçradı” bölümünde bile anılmadı.
Hatta Barış Yarkadaş TGRT’de, İsmail Saymaz da Halk TV’de Şensözlü’nün “İstanbul -Dubai arasında “fuhuş hattı” kurarak “fuhuşa teşvik ve aracılık” ile suçlandığını aktardılar. Bu suçlamaların haklı olup olmadığına yargı karar verecek. Fakat Saymaz’ın yazısında “gizli tanık” ifadesine dayanması ve sosyal medya ünlüsü bir kadının adını vermesi hatalıydı. Kanıtlarla doğrulanmayan “gizli tanık” ifadelerinin ne hukuki geçerliliği olabilir ne de gazetecilik için veri kabul edilebilir.

Bütün bu ve benzer yayınlara rağmen Hürriyet yönetiminden hiçbir açıklama gelmedi. Açıklamayı geçtim, Kelebek yazarlarından Şensözlü’ye tek satırlık destek olmadı.
Zira Medyaradar’a göre, Şensözlü’nün Hürriyet’te yazmaya başlamasının nedeni gazetenin sahibi Yıldırım Demirören’in eşi Revna Demirören ile dostluğu. Eğlence ve gece yaşamına dair yazıları, 17 Ocak 2019’dan beri Kelebek’te yayımlanıyor, ama gazetecilik onun için sadece vitrin. Marka danışmanlığı yaptığı gibi, eğlence sektöründe de çeşitli projeler yürütüyor.
Nitekim sosyal medyadaki paylaşımlarına bakılırsa ışıltılı bir yaşam sürdürüyor. Paris-Londra-Dubai geziyor, lüks otellerde konaklıyor, pahalı mekânlarda dolaşıyor, marka giyiniyor.
Böyle bir yaşam sürdürebilmesi için gereken parayı nasıl bulduğunu bilemiyorum. Görünen, Kelebek’te, kaldığı otellerin, yemek yediği, eğlendiği mekânların reklamını yaptığı. Beş yıl kadar önce İstanbul’daki bir otelin reklamını yaptığı için sosyal medyadan uyarmıştım:
“Hürriyet Kelebek okuru dikkat! Cihan Şensözlü’nün yazısının ‘Hafta sonu kaçamağı’ bölümü bir gazeteci yazısı değil, İstanbul’daki bir otelin tanıtımı/reklamıdır. Yazar, iki gün kaldığı oteli övgülere boğuyor ve okurlara bu otelde konaklamalarını öneriyor! Uyarıyorum.”
Hürriyet yönetimini değil de okurlarını uyarmamın nedeni ise onların Şensözlü’nün bu faaliyetine bilerek onay verdiklerinin farkında olmamdı.
Yıllardır bildiği gibi at koşturmaya, gazeteciliği kullanmaya devam etmiş anlaşılan. Şensözlü gibilere gazeteci demek, gerçekten gazetecilik yapıp bu mesleğin yükünü çeken insanlara haksızlık. Bu tür insanların medyaya sızması gazeteciliğin itibarına, güvenilirliğine zarar veriyor.
Umarım Şensözlü vakası ders olur da patron eşinin her isteğine evet demez medya yönetenler.
Uyuşturucu operasyonu haberlerinde uyuşturucu satışına ve örgütün varlığına dair somut veri görünmüyor. Habire şüphelilerin uyuşturucu kullandıklarına ve cinsel ilişkilerine ilişkin bilgiler aktarılıyor.
Medya, “uyuşturucu operasyonu” değil de “ahlak operasyonu” yürütülüyormuş gibi yorumlar, haberler boca ediyor topluma. İnsanların suçun konusu olmayan özel yaşamlarına dair konuşmalar, görüntüler, kayıtlar, hiçbir editöryal süzgeçten geçirilmeden yayımlanıyor.
M. Akif Ersoy’un olduğu öne sürülen görüntüler ve yatak odası fotoğrafları, şüphelileri, “ahlaki” açıdan damgalayan yayınların çarpıcı bir örneğiydi. Nedim Şener’in, Sadettin Saran ile Ela Rümeysa Cebeci’nin WhatsApp yazışmalarını tam metin yayımlaması da insanların mahremiyet haklarının ihlaliydi. Büyük bölümü suçlamayla ilgisi olmayan o yazışmaların yayımlanmasıyla Cebeci, “kötü kadın” olarak etiketlendi. Şener’in yazısını aynen alıntılayan haber siteleri, gazete ve TV’ler de aynı yanlışı tekrarladı.
Belki de bu insanlar beraat edecek yargılama sonunda. Ancak savcı gibi hareket eden medya sayesinde daha şimdiden suçlu ilan edildiler. Medyadaki kadın sunucular töhmet altında bırakıldı; M. Akif Ersoy ve Habertürk’ün yanı sıra gazeteciliğin itibarına da zarar verildi.
Yeni Akit, “Selman İslam’ı güncelledi!!! Noel ve Pagan bayramlarına kapı açtı!” başlığıyla haberleştirmişti. Aynı haber, Süperhaber ve İnternethaber’in de aralarında olduğu onlarca haber sitesinde ve Hürriyet’te yayımlandı.
Bir okurun uyarısıyla, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’ın, “İslamı güncellediğini” ve “Artık yeni vizyonumuz uyarınca Hıristiyan ve Yahudi dini bayramlarını kutlayabiliriz” sözlerini içeren bu haberlere baktım. İlk dikkatimi çeken, hiçbirinde kaynak gösterilmemiş olmasıydı. Hemen hepsi de küçük değişiklikler dışında birbirinin kopyasıydı.

İnterneti tararken, “Uzun yıllar Katar’da yaşayan, yaklaşık 15 yıldır Körfez’i yakından izleyen gazeteci” Feyza Gümüşoğlu’nun paylaşımını gördüm:
“Epey yayılmış, ama Muhammed bin Selman’ın böyle bir açıklaması yok. Ancak evet; Suudi Arabistan, 2030 Vizyonu kapsamında geçirmekte olduğu ekonomik ve sosyal dönüşümle birlikte, yılbaşı süslemeleri, ağaç ve çeşitli tematik etkinlikler son yıllarda daha serbest.”
Ayrıca Akhbar Meter adlı bir Arap doğrulama sitesi de Gümüşoğlu’nun paylaşımını doğruluyordu. Bu sitedeki yazıda, Selman’ın yedi ay önce Suudi-Arabistan Yatırım Forumu’nda yaptığı bir konuşmanın görüntüsünün yapay zeka aracılığıyla değiştirilerek Noel ve yılbaşı kutlamalarıyla ilgili konuşmaya dönüştürüldüğü belirtiliyordu.
Hatta Selman’a atfedilen bu “fetva”yı yayımlayan haber siteleri, sadece Grok’a sorsalar bile “doğrulanamadığı” yanıtını alırlardı. Kontrol etmeyen siteler, fena çuvalladılar.
Araştırmanın, kaynağa ulaşmanın bu kadar kolaylaştığı bir devirde hiçbir kontrole gerek duymadan ve kaynak göstermeden yayımlanan bu haberler, gazetecilik zaafının ne denli büyüdüğünü gösteriyor. Maalesef kötü gazetecilik çuvallamalardan ders de almıyor.
Bu arada S. Arabistan’da dönüşüm yaşanırken, bizim medyada yeni yıl kutlamalarına düşmanlık zirvede. Yeni Akit ve Türkiye gazeteleri kutlamalara karşı kampanya başlattı; Türkiye, yeni yılı kutlayanları “Hıristiyanlık propagandası” yapmakla suçlayarak hedef gösterdi.
İktidar yanlısı medyadaki gazetecileri mutlu etmek ne kadar da kolay. Bakan Murat Kurum’un, Antakya’daki deprem konutlarının teslim töreni öncesinde düzenlediği “medya buluşması”nda yaşadıkları mutluluk bakan ile çektirdikleri fotoğraflarda yüzlerinden anlaşılıyor.
Yazılarında, programlarında Bakan Kurum’a ve yapılan deprem konutlarına övgüden, hayranlık ifadelerinden, kutlamalardan geçilmiyor. Tamam, üç yılda 455 bin konutun yapımı azımsanmamalı, bu başarı görmezden gelinmemeli.

Ancak konteynerlerde yaşayanların olduğu, tüm inşaatların bitirilemediği de görülmeli ve gösterilmeliydi haberlerde. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı “son anahtar teslim töreni” öncesinde susuz kanaldaki köprünün ve bitmemiş inşaatların resimli brandalarla örtülmesi eksikler olduğunun, Antakya’nın inşa sürecinin tamamlanmadığının kanıtı.
O mutlu mesut gazeteciler ise Antakya’yı film setine döndüren brandaları -günlerdir sosyal medyada yazılmasına rağmen- görmezden geldiler; brandalardan hiç söz etmediler. Gerçeği aktarmak yerine propaganda müfrezesi olarak görevlerini yerine getirmeyi tercih ettiler.
Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, CHP’li belediyenin, Eskişehir’de nadir toprak elementlerinin işletilmesi için tesis kurulmasını dava açarak engellediğini öne sürdü.
Bayraktar’ın bu paylaşımı A Haber, Akşam, Hürriyet, Sabah, Türkiye, Yeni Şafak gibi iktidar medyası gazete ve sitelerinde “CHP’nin nadir toprak elementleri tesisini engellediği” ya da “karşı çıktığı”, “takoz koyduğu”, “ikiyüzlülük gösterdiği” gibi başlıklarla haberleştirildi.
Fakat bu haberleri yayımlayanlar, Bakan Bayraktar’ın sözünü ettiği davanın ne olduğuna bakmamışlardı. Bir gün sonra Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan gelen “ÇED olumlu kararı”na karşı açılan davanın 2022’de sonuçlandığı açıklamasına da aldırmadılar.

Üstelik bu davanın sonuçlandığı açıklanmamış gibi Sabah, iki ay kadar sonra bu konuyu yeniden haber yaptı. Üstelik 16 Aralık’ta yayımlanan “Muhalefet NTE’yi engellemek istedi” haberinde iddialar tekrarlandı; davanın sonuçlandığı bilgisi de verilmedi. Halbuki Bayraktar’ın, “NTE tesisinin temelinin 2026’da atılacağını” açıklaması bile engelleme olmadığını kanıtlıyor.
İnsanlar, eksik bilgi verilerek bile isteye yanıltılmış oldu. Maalesef birtakım açıklamaları, sorgulamadan, yeni bilgi eklemeden olduğu gibi aktarmanın habercilik olduğu algısı yerleşti medyaya. Oysa bu habercilik değil, aktarıcılık. Bunun için gazeteci olmaya da gerek yok.
Tek cümleyle:
ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
Program çağrısı kapsamında Adana, Adıyaman, Antalya, Batman, Burdur, Diyarbakır, Gaziantep, Hatay, Isparta, Kahramanmaraş, Kilis, Mardin, Mersin, Osmaniye, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak illerinde ikamet eden gazetecilere, ürettikleri haberler karşılığında telif desteği sağlanacaktır.
Program kapsamında hazırlanan haberlere, haber başına brüt 800 Norveç kronu karşılığı Türk lirası telif ödemesi yapılacaktır.
Katılımcılar bir çağrı döneminde en fazla 5 haber karşılığında telif desteği alabilmektedir. Başvurusu kabul edilen gazetecilerin Gazeteciler Cemiyeti’nin eğitim platformu egitim.gc-tr.org adresinde yer alan 3 saatlik eğitim videolarını izleyerek sertifika programını tamamlamaları gerekmektedir.
Telifli haber hazırlayabilmek için eğitim videolarının izlenmesi zorunludur.
Başvuru sonucunuzla ilgili proje ekibi size dönüş yapacaktır.
Başvurunuzun onaylanması halinde izlemeniz gereken eğitim videoları ve telif programı ile ilgili detaylar sizinle paylaşılacaktır.
Başvuru sahiplerinde aranan kriterler şu şekildedir:
Başvuru için aşağıda yer alan formu doldurmanız yeterlidir.
Sorularınız için [email protected] adresinden bize ulaşabilirsiniz.
Eğer başvuru formunu görüntülemekte sorun yaşıyorsanız bu linkten ulaşabilirsiniz.
*Katılımcılara verilecek destek kontenjanla sınırlıdır.
Faruk Bildirici
“Yeşil” olarak tanınan Mahmut Yıldırım, 1990’larda adam kaçırma ve cinayetlerde tetikçilik yapmış bir JİTEM (Jandarma İstihbarat) elemanıydı. 30 yıla yakın bir süredir ortalarda gözükmüyor, kendisinden haber alınamıyordu.
Öldü diye bilindiği için de Saygı Öztürk’ün yazısı dikkat çekiciydi. Saygı Öztürk, Yeşil’in kendisini gazetenin santralından aradığını, sohbet ettiklerini anlatıyor, yazısını “Yeşil yaşadığını birilerine duyurmak mı istedi anlamadım” diye noktalıyordu. Doğal olarak, bu yazı medyada geniş ilgi gördü; Yeşil’in hayatta olduğu yönünde başka yazı ve yorumlar da yayımlandı.
İçişleri Bakanlığı, Saygı Öztürk’ü arayan kişinin peşine düştü ve “Yeşil” olmadığını, “adam öldürme ve mala zarar vermekten” hükümlü olarak Gaziantep Açık Cezaevi’nde tutulan C.A. isimli bir hükümlü olduğunu saptadı, bunu da açıkladı.

Velhasıl, C.A. adlı hükümlü “Ben Yeşil’im” diyerek Saygı Öztürk’ü kandırmıştı! Yanlışı ortaya çıkan Saygı Öztürk ise özür dilemek yerine “Alo, ben Yeşil’ diyenler yine çıkar” başlıklı yeni bir yazı kaleme alarak, ilk yazısının yararlı olduğunu savundu:
“Haberimizle kimseyi yanıltmadık, kimseye beni arayanın gerçekten ‘Yeşil’ olduğunu söylemedik. Sadece ‘Yeşil’ olduğunu söyleyen kişi olduğunu belirttim. En azından telefonu edenin kim olduğunu öğrendik, benzer olayların yaşanmaması için uyarıda bulunduk.”
Bu savunma doğruyu yansıtmıyor; Saygı Öztürk o yazısında hem “Yeşil’ olduğunu söyleyen kişi” diye yazmıştı; hem de “Yeşil şunları söyledi”, “Yeşil şöyle devam etti”, “Yeşil’e Türkiye’ye gelip gelmeyeceğini sordum” gibi ifadeler kullanmıştı. Böylece kendisini arayanın gerçekten Yeşil olduğu izlenimi vermişti. Açıkça okurları ve kamuoyunu yanıltmıştı.
Asıl sorun Saygı Öztürk’ün araştırmadan yazmış olması. Böyle bir telefon geldiğinde yazacak kadar ciddiye aldıysa arayanın kim olduğunu araştırmalı, emin olduktan sonra yazmalıydı. Kaldı ki, kendisi de “günümüzde nereden telefon edildiğinin belirlenmesinin çok kolay olduğuna” inanıyor. Bu kadar kolay bir işi yapmayıp, telefonla arayanı gerçek gibi yazıp, sonra da İçişleri Bakanlığı’nın bu konunun üzerine gitmesinin yararından bahsetmek çelişkili bir yaklaşım.
Sözcü de gazete olarak tutarlı davranmadı. Sanki ortada bir gazetecilik hatası yokmuş gibi “İçişleri Bakanlığı Yeşil’in izini sürdü” haberi yaptı. İki gün sonra da “Yeşil resmi kayıtlara göre hâlâ yaşıyor” haberi yayımlayarak, Saygı Öztürk’ün ilk yazısının izinden gitmeye çalıştı.
Açıkça hatalı olduğunu kabul etmek yerine hem sorun yokmuş gibi davranmak hem de bir yandan haberin doğruluğunu ima eden haber yapmak tutarlı olmadığı kadar yanıltıcıydı..
Sabah gazetesinin “Silivri’de Aysever-İmamoğlu kavgası” haberinde Enver Aysever’in, Silivri Cezaevi’nde karşılaştığı Ekrem İmamoğlu’na, “Çek kirli elini, ben hırsızların elini sıkmam” diyerek tokalaşmadığı aktarılıyordu.
İlk başta haberin asıl muhatapları olan İmamoğlu ve Aysever yerine Murat Ongun’un avukatı Yiğit Akalın konuştu. Akalın, Halk TV’ye, “Yalan. Aysever ta baştaydı. Sayın Ekrem İmamoğlu, ‘Geçmiş olsun’ diye bağırdı. O da ayağa kalkıp kapısını açıp sesin ulaşması için ‘Sağ olun Başkanım, sizlere de’ dedi” açıklaması yaptı. Halk TV de buna dayanarak “İktidar medyasının Ekrem İmamoğlu-Enver Aysever haberi de yalan çıktı” haberi yayımladı.

Mahmut Övür, aleyhindeki haber ve yorumların artmasından sonra da yazdıklarını savundu. “İçeriden not gönderen kaynağı”nın “Enver’e baskı yapıyorlar” dediğini öne sürdü ve savcılığın cezaevindeki kamera kayıtlarını yayımlamasını istedi.
Dört gün boyunca bu konu medyada ve sosyal medyada tartışıldıktan sonra Aysever, avukatı Mikayil Dilbaz aracılığıyla açıklama yaptı; özetle şöyle söylüyordu:
“Enver Aysever’i bilen bilir, var olana yok demez, yok olana da var demez. Ben dışarı çıktığımda olayın ne minvalde olup olmadığına ilişkin açıklama yapacağım. Zaten böyle bir şeyin olup olmadığı kamera kayıtlarında sabittir.”
Aysever, Sabah’ın haberini yalanlamıyordu; ama doğrulamıyordu da. İmamoğlu’ndan da bir yalanlama gelmediğine göre, muhalif medya “Yanlış çıktı” diye yazarak acele etmiş. Asıl muhataplarının açıklamasını beklemeden bir avukatın sözlerine dayanarak haber yapılmamalıydı.
Övür ise açıklamasının haberini doğruladığını kabul ederek Aysever’i tebrik etti. Ancak Övür’ün bu olayı, gelen bir nota dayanarak hemen yazmak yerine kaynağından da doğrulatması gerekirdi. Baştan doğrulatarak yayımlasa “doğru-yanlış” ikilemi hiç doğmazdı.
Bence de asıl konuşulması gereken, avukatının da vurguladığı gibi, Aysever’in hukuksuz biçimde ve ifade özgürlüğü hiçe sayılarak tutuklanması. Yanlış bir genelleme yapması tutuklama gibi ağır bir cezaya çarptırılmasına haklılık kazandırmaz. Maalesef “tokalaşma” hadisesini yazan Mahmut Övür başta olmak üzere birçok gazeteci meselenin bu yönünü es geçmeyi yeğledi.
Üstelik “Kemalist ahlak mide bulandırıyor” manşetleriyle bütün Kemalistleri ahlaksız olarak niteleyen Yeni Akit’e hiçbir işlem yapılmazken, Aysever’in tutuklanması büyük haksızlık.
Yeni Akit, İnternethaber, Son Dakika gibi haber sitelerinin, “Haber spikerlerine kıyafet tepkisi”, “Teşhirci haber spikerlerine çok sert tepki”, “Bunları mı seyredeceğiz?” başlıklı haberlerin kaynağı, Mücahit Birinci’ydi.
Fakat bu haberlerde “Eski AK Parti MKYK Üyesi” olarak yazdıkları Birinci’nin, serbest bıraktırmak için bir tutukludan 2 milyon dolar istediği iddiaları ortaya çıkınca disipline sevk edildiği ve partiden istifa etmek zorunda kaldığı belirtilmiyordu.
Ne yazık ki, bu haberlerde kadın sunucuların boy boy dekolte pozları kullanılarak kadın bedeni metalaştırıldı, haberleri pazarlamanın aracı olarak kullanıldı. Asıl konuşulması gereken, kadın sunucuların dekoltesi değil, giyim kuşamlarıyla haberin önüne geçmeleriydi. Temel kural, kadın ya da erkek, haber aktaran kişinin haberi gölgelememesidir. Oysa bir süredir, televizyonlarımızda erkek ya da kadın sunucular, muhabirler bu kuralı unutmuş görünüyorlar…

Habertürk’teki operasyonun kadın sunucular, daha doğrusu kadın bedeni üzerinden konuşulması üzücü. Çoğunlukla Sabah’tan yayılan haberlere göre, Habertürk’te kadın sunucuların haberin önüne geçmesiyle kalınmamış.
Maalesef ifadeler ve eski sunucuların açıklamaları, bazı kadın sunucuların tacize uğradıkları, kariyer ve şantaj için kullanıldıkları, uyuşturucu ve seks partilerine zorlandıkları yönünde ipuçları içeriyor. Nitekim M. Akif Ersoy’a da “uyuşturucu madde kullanılmasına yer ve imkân sağlama” nın yanı sıra “kadınları bazı kişilerle ilişkiye sokarak, bu ilişkiler üzerinden sektörel ve maddi menfaat sağladığı” suçlamaları yöneltiliyor.
Bu iddiaların tutuklanmayı gerektirecek suç olup olmadığı tartışılabilir, ama eğer doğruysa olup bitenlere özel yaşam ve mahremiyet olarak da bakılamaz. Elbette henüz yargılama başlamadığı için peşin hüküm vermemek gerek; ancak M. Akif Ersoy, uyuşturucu kullanmadığını savunurken Adli Tıp’tan tersini kanıtlayan sonuç çıkması, şüpheleri güçlendirdi.
Yine de ben bir kez daha vurgulayayım; eğer doğruysa, gazetecilik açısından çok ciddi etik sorunlar yaşanmış Habertürk’te. İlişkiler çirkinleşmiş, habercilik çürümüş.
“İliç’te iki köyün hikayesi: Çöpler ve Sabırlı” başlıklı araştırmayı yapan Doğu Eroğlu ve araştırmacı gazeteciler için bağımsız haber merkezi olan “Ortak” yeniden İliç’e gitti. Aradan geçen zaman içerisinde olup bitenleri gözlemlemek ve kazanın sonuçlarının ortadan kaldırılıp kaldırılmadığını araştırmaktı amaçları.
Onları ellerinde kameralarla görenler sık sık, “Siz de şirketin gazetecisi misiniz?” diye sorup durdu. Çok şaşırdılar. “Yok, kendi kendimize gazetecilik yapmaya geldik. Şirketin gazetecisi ne demek?” diye sorduklarında da “Şirket madenin açılması yönünde baskı oluşturmak için gazetecilere devamlı haber yaptırıyor” yanıtını aldılar. Gazetecilik adına üzüldüler.
Oradayken maden şirketi yetkilileri de aramış Ortak ekibini. “İliç’teymişsiniz, nasıl yardımcı olabiliriz? Buyrun konuşalım” diye şirkete davet ediyorlarmış. Belli ki, bağımsız gazetecilerin oralarda dolaşmasından rahatsız oluyorlar.
Anagold Madencilik, “gazetecileri” madenin yeniden açılması için kullanmakla kalmıyor; medyada da “paralı yayınlar” ile kampanya yapıyor. Birçok TV, haber sitesi ve gazetede birbirinin kopyası haberlerle sürdürülen “İliç’te maden açılsın” kampanyasına ben de dikkat çekmiştim bir süre önce. Gazeteci para alarak gerçekleri çarpıtmamalı, şirketin aleti olmamalı.
“Gaziantep’te okulda dehşet: Temizlik işçisi, 6 yaşındaki çocuğu bıçakladı!” haberini İHA geçmiş. Cumhuriyet’te de kullanılan haberde şöyle deniyordu:
“Gaziantep’in Nizip ilçesinde bir okulda temizlik işçisi ile 6 yaşındaki öğrenci arasında çıkan tartışma kavgaya dönüştü. Kavga sırasında bıçağını çıkaran temizlik işçisi, 6 yaşındaki Efecan B.’yi bıçakla yaraladı.”
İnsan ister istemez merak ediyor. Bir görevli ile 6 yaşındaki çocuk arasında nasıl bir tartışma olabilir ki? 6 yaşındaki çocuğun bıçaklanmasının başka bir açıklaması olsa gerek deyip başka sitelerdeki haberlere baktım. Meğerse temizlik görevlisi kadın, 6 yaşındaki çocuk ile tartışmamış; komşusu olan aileyle tartışırken çocuğu yaralamış.
Böyle hatalar habercilikte özensizliği gösteriyor; gazeteci haberini yazarken, editör bir haberi kontrol ederken öncelikle bir mantık süzgecinden geçirmeli yazılanları. Hele böyle şiddet içeren kriminal haberlerde doğru mu, olabilir mi sorularını sorup yanıt aramalı.
Tabii bu tür polisiye haberlerin en büyük yanlışı, olayın öyküsünü, nedenini ayrıntılı biçimde aktarmayan, polis bülteni kılıklı metinler olması…
Tek cümleyle:

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
9. Köy Haber Merkezi’nde yedinci dönem başlıyor. Gazeteciler Cemiyeti tarafından yürütülen ve Norveç Büyükelçiliği tarafından finanse edilen proje kapsamında, genç gazetecilere özel haber üretebilmeleri için eğitim ve telif desteği veriliyor.
Deneyimli gazeteciler Erhan Karadağ ve Ayşe Sayın’ın editörlük görevini üstlendikleri haber merkezi, yeni mezun gazetecileri ‘usta-çırak’ ilişkisiyle basın sektörüne hazırlamayı hedefliyor.
Genç gazeteci adayları programa 21 Aralık 2025 Pazar gününe kadar başvuru yapabilecek.
On genç gazeteci, iki ay boyunca Erhan Karadağ ve Ayşe Sayın ile haftalık toplantılarda bir araya gelerek haber üretim sürecinin her aşamasını tecrübe edebilecek. Programa katılan gazetecilerin iki aylık süre zarfında 10 haber hazırlamaları bekleniyor. Metin, video haber ya da podcast türünde üretilecek haberler 9. Köy web sitesinde yayınlanacak ve üretilen her haber başına brüt 800 Norveç kronu telif ödemesi yapılacaktır. Genç gazetecilerin ülke çapında haber takibi/üretimi yapabilmeleri için seyahat ve konaklama bütçesi mevcuttur.
– 01.01.1997 tarihinden sonra doğmuş,
– Üniversite mezunu veya son sınıf öğrencisi olan, (İletişim fakültesi mezunu olmak tercih sebebi olacaktır)
– Türkiye’de ikamet eden gerçek kişiler başvuru yapabilir.
Proje kapsamındaki eğitim, haber toplantısı ve söyleşiler Gazeteciler Cemiyeti’nin Ankara’daki Basın Evi’nde yapılacaktır. Ancak projeye başvurmak için Ankara’da ikamet etme şartı aranmamaktadır. Farklı illerde ikamet eden katılımcılar eğitim, toplantı ve söyleşilere çevrimiçi katılabilirler.
Belirtilen kriterleri karşılayan gazeteciler aşağıdaki formu doldurarak eğitime başvurabilirler.
Başvuru formunu görüntülemekte sorun yaşıyorsanız tıklayınız
Başvuru sonucunuzla ilgili olarak proje ekibi tarafından bilgilendirileceksiniz.
Son başvuru tarihi: 21 Aralık 2025
Program rehberi için tıklayınız
Sorularınız için [email protected] adresinden bize ulaşabilirsiniz.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.