06 Nisan 2026 Pazartesi
9. Köy Haber Merkezi’nde sekizinci dönem başlıyor. Gazeteciler Cemiyeti tarafından yürütülen ve Norveç Büyükelçiliği tarafından finanse edilen proje kapsamında, genç gazetecilere özel haber üretebilmeleri için eğitim ve telif desteği veriliyor.
Deneyimli gazeteciler Erhan Karadağ ve Ayşe Sayın’ın editörlük görevini üstlendikleri haber merkezi, yeni mezun gazetecileri ‘usta-çırak’ ilişkisiyle basın sektörüne hazırlamayı hedefliyor.
Genç gazeteci adayları programa 19 Nisan 2026 Pazar gününe kadar başvuru yapabilecek.
On genç gazeteci, iki ay boyunca Erhan Karadağ ve Ayşe Sayın ile haftalık toplantılarda bir araya gelerek haber üretim sürecinin her aşamasını tecrübe edebilecek. Programa katılan gazetecilerin iki aylık süre zarfında 10 haber hazırlamaları bekleniyor. Metin, video haber ya da podcast türünde üretilecek haberler 9. Köy web sitesinde yayınlanacak ve üretilen her haber başına brüt 800 Norveç kronu telif ödemesi yapılacaktır. Genç gazetecilerin ülke çapında haber takibi/üretimi yapabilmeleri için seyahat ve konaklama bütçesi mevcuttur.
– 01.01.1998 tarihinden sonra doğmuş,
– Üniversite mezunu veya son sınıf öğrencisi olan, (İletişim fakültesi mezunu olmak tercih sebebi olacaktır)
– Türkiye’de ikamet eden gerçek kişiler başvuru yapabilir.
Proje kapsamındaki eğitim, haber toplantısı ve söyleşiler Gazeteciler Cemiyeti’nin Ankara’daki Basın Evi’nde yapılacaktır. Ancak projeye başvurmak için Ankara’da ikamet etme şartı aranmamaktadır. Farklı illerde ikamet eden katılımcılar eğitim, toplantı ve söyleşilere çevrimiçi katılabilirler.
Belirtilen kriterleri karşılayan gazeteciler aşağıdaki formu doldurarak eğitime başvurabilirler.
Başvuru formunu görüntülemekte sorun yaşıyorsanız tıklayınız
Başvuru sonucunuzla ilgili olarak proje ekibi tarafından bilgilendirileceksiniz.
Son başvuru tarihi: 19 Nisan 2026
Program rehberi için tıklayınız
Sorularınız için [email protected] adresinden bize ulaşabilirsiniz.
Faruk Bildirici
Milliyet’te de vardı ödül haberi. Bu haberlerde “Ankara Üniversitesi’nin 3. Geleneksel Ödül Töreni”nde Anadolu Ajansı, TRT, NTV, A Haber, TGRT, Kanal 7, Milliyet, Sabah ve Yeni Şafak’ın ödül aldığı belirtiliyordu. Sanırsınız bu tören medya ödülleri için düzenlenmişti.
Halbuki Ankara Üniversitesi’nin web sayfasındaki haberde üniversitenin asıl olarak bilim insanlarını ve akademik kuruluşları ödüllendirmek için bu töreni düzenlediği anlaşılıyordu. Medya kuruluşlarına da ödül değil plaket verilmişti.
Nitekim üniversitenin web sayfasındaki “Ankara Üniversitesi ödülleri sahiplerini buldu” haberinde, medyaya ödül verildiğinden bahsedilmiyor; “Törenin medya sponsoru olan kuruluşların temsilcilerine plaketleri takdim edilirken” deniyordu.

Tören görüntüsünü de izledim; medya temsilcileri sahneye çağrılırken arkadaki ekranda “Medya ödülleri” değil, “Medya sponsorlarımız” yazısı ve liste görünüyordu.
Sunucu, gazetecileri sahneye çağırmaya başlarken, “Sıra geldi bu gecenin hazırlanmasında çok büyük destekleri olan kıymetli basın mensuplarımıza. Medya ödüllerimizi takdim edeceğiz bu noktada öncelikle” dedi, ama belli ki onun da kafası karışıktı. Bir ara “Plaketimizi almak üzere bizimle birlikteler” dedi; sonunda da “Sponsorlarımız arasında olan ödüle hak kazanan medya temsilcilerinden bizim göremediğimiz aramızda olan kıymetli isimler varsa onları da sahneye gelirlerse onları da mutlaka anons ederek…” diye konuştu.
Anlaşılan tümü iktidar yanlısı olan medya kuruluşları “ödül” ile “plaket”i karıştırmışlar! Üniversite, sponsor olan medya kuruluşlarına teşekkür plaketi vermiş, ödül değil!
Teşekkür plaketi ile ödül arasındaki farkı bilmiyor da olamazlar. Teşekkür plaketinden gereksiz bir böbürlenme çıkarıp, okur ve izleyiciyi kandırmaya kalkmışlar, yazık…
Anadolu Ajansı, fotoğraf altlarında “ödül” diye yazmış, ama bu çarpıtmanın farkına vardıkları için mi bilemiyorum, tören haberini silmişler sonradan…
Alican Uludağ’ın, Silivri Cezaevi’nden yazdığı “Gebze’de çöken bina: Bilirkişiler, sebep ‘metro’ dedi” haberi, fikri takibinin ürünüydü. Hapsedilmesine rağmen Gebze’de çöken binada ölen dört insanın hakkını aramaya devam etmiş; bilirkişi heyetinin raporuna ulaşmıştı.
Deutsche Welle Türkçe’de yayımlanan haberde “raporda, binanın yıkılmasında altından geçen metro inşaatının etkisi olduğu tespitinin yapıldığı” aktarılıyordu. Birçok sitede alıntılanan haber, Karar gazetesinde de “Hesabı kim verecek” başlığıyla manşete çıkarıldı.

Bu raporu haber yapmayan iktidar medyası, beş gün sonra yeni bir rapor ortaya koydu. Tahmin edileceği gibi bu rapor, Alican Uludağ’ın yazdığının tersine, Ulaştırma ve Alt Yapı Bakanlığı ile inşaat şirketini aklıyordu. İHA ve Türkiye “Binayı metro değil kusurlu inşaat ve zayıf zemin yıktı”, Yeni Şafak da “Bilirkişi: Çökmenin sebebi zayıf zemin” başlığıyla yayımladı bu raporu.
Oysa Alican Uludağ’ın yazdığı raporu rastgele kişiler değil, inşaat ve jeoloji mühendisleri ve mimarlardan oluşan ve savcılığın kurduğu sekiz kişilik heyet hazırlamıştı; raporları da dava dosyasına konulmuştu. İktidar medyası, veriler karşısında tarafsız ve adil olamadı.
Alican Uludağ’ın yazdığı haberi değersizleştirmeye çalışan iktidar medyası, İstanbul 26. Asliye Ceza Mahkemesi’nin hem yetkisiz olduğuna karar verip, hem de onun 19 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılması istenen iddianameyi kabul etmesi hukuksuzluğuna da göz yumdu.
İktidar medyası yok saymak istese de Alican Uludağ gibi 15 gündür cezaevinde tutulan BirGün muhabiri İsmail Arı da gazeteciliğe devam ediyor; duvarları aşıyor.
İsmail Arı, “Ayhan Bora Kaplan davasında MHP’li yönetici” haberinde çete elemanlarının telefon yazışmasında “Yarın MHP Grup Toplantısı’nda iş patlayacak. Bana gelsin sana da atıcam. İzzet U. tamamlamak üzere metni” denildiğini aktarıyordu. Haberden sonra İsmail Arı’ya sosyal medyadan tehdit yağdı ve bir gün sonra da gözaltına alındı; sonra da tutuklandı.
Ama İsmail Arı’nın BirGün’de yayımlanan haberi kayıtlara geçmişti bir kere, üzeri örtülmeye çalışılan “ilişki” gün yüzüne çıkmıştı! MHP içindeki etkisi de bir hafta kadar sonra ortaya çıktı; haberde “İzzet U.” olarak adı geçen İzzet Ulvi Yönter, o haberden bir hafta sonra MHP Genel Başkan Yardımcılığı’ndan istifa etmek zorunda kaldı.
Alican Uludağ ve İsmail Arı, gazetecilik faaliyetleri gerekçe yapılarak cezaevine atılsalar da “halkı aydınlatıcı bilgiyi alenen yayan” haberleri dışarda yankılanmaya devam ediyor.
Cafer Mahiroğlu, sahibi olduğu Halk TV’nin, 5 G için “devlet imkânlarıyla hazırlanan reklam kampanyalarının dışında tutulması”ndan yakınmış, bunun “ayrımcılık” olduğunu savunmuş.
Çok da haklı. Fakat reklam/ilan ambargosu sadece Halk TV’ye uygulanmıyor; muhalif medyanın tamamı ambargonun hedefi durumunda. 5 G reklamlarında da sadece Halk TV değil, muhalif medyanın hemen tamamı dışlandı.
GSM şirketleri Türk Telekom ve Turkcell, kamunun sayılır; ikisi de Türkiye Varlık Fonu’nda. Bu iki şirket de 5 G’ye geçiş nedeniyle büyük bir kampanya başlattı; önce 31 Mart’ta Telekom, aralarında Cumhuriyet’in de olduğu 15 gazeteye tam sayfa reklam verdi.

Ertesi gün de Turkcell’ in reklamı 13 gazetenin arka sayfasında çıktı. Turkcell, arka sayfadaki tam sayfa reklamın yanı sıra beş gazetenin ilk sayfasına, logo üzerine de reklam verdi. Turkcell, TV ve dijitaldeki kampanyasını milyonlar ödediği ünlü basketçi Shaqulle O’neal ile yürüttü.
Turk Telekom ve Turkcell’in reklam verdikleri gazetelerin tamamı, iktidar yanlısıydı. Bir tek Türk Telekom’un Cumhuriyet’e verdiği bir ilan var, o kadar. Türk Telekom ve Turkcell’in, dijital mecralar ve televizyonlardaki reklamlarını tek tek saptayamadım, ama o mecralarda da günlerce süren bir kampanya yürüttüler ve yine iktidar medyasını gözettiler.
5G’yi iktidar medyasına maddi destek sağlama fırsatı olarak da kullanan Türk Telekom ve Turkcell’den farklı olarak özel şirket olan Vodafone piyasayı gözeten kampanya yaptı. Basılı medya yerine televizyonlar ve dijital mecralara ağırlık verdi. Genel TV kanallarını tercih eden Vodafone’un, oyuncular Demet Evgar ve Cengiz Bozkurt’un reklam yüzü olduğu filmleri, iktidar yanlısı kanalların yanı sıra Now TV’de de yayımlandı.
Kampanyanın parçası olarak Cüneyt Özdemir, Cansu Canan Özgen, Simge Fıstıkoğlu, Şelale Kadak, Duygu Demirdağ gibi gazeteci ve TV sunucularıyla da “özel” söyleşiler de yaptılar.
İktidar medyası, reklamlarla büyük kazanç sağladığı 5 G’yi, haberlerinde de iletişim devrimi yapılmış gibi manşetlerden sundu. Şimdilik sadece il merkezlerinde 5 G’ye geçilmesine rağmen tüm Türkiye’de geçilmiş gibi haberler yayımladılar. 5G ihalesinin iki yıl önce yapıldığından, Türkiye’den önce yüzden fazla ülkenin 5G’ye geçmiş olduğundan da hiç söz etmediler…
ABD Başkanı Donald Trump, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı “harika bir lider” diye nitelendirdi; ardından ekledi:
“Türkiye şahaneydi. Aslında harikaydı; girmemelerini istediğimiz işlerin dışında kaldılar.”
Sabah, “Trump’tan Erdoğan’a tarihi övgü” başlığıyla verdi Trump’ın sözlerini. Ancak haberde, Trump’ın sadece “Türkiye harika bir ülke ve Erdoğan da mükemmel bir lider” sözlerini aktarırken, “Girmemelerini istediğimiz işlerin dışında kaldılar” bölümünü makasladı. Hem dijitalde, hem de basılıda yaptılar bu kesme işini.
Aynı makaslamayı Yeni Akit de farklı yöntemle yaptı. “Trump, Erdoğan için ‘Harika lider’ dedi, Ekrem cezaevinde çatladı” başlığıyla web sayfasında tamamen yoruma dayalı bir metin yayımladılar. Sabah’ın yaptığı gibi onlar da Trump’ın ikinci cümlesini kestiler.
Trump’ı sansürleyerek okur ve izleyicilerinin, “Girmemelerini istediğimiz işlerin dışında kaldılar” sözlerini öğrenmesini engellemeye çalıştılar. Tabii bir konuşmanın bir yarısını alıp oradan Erdoğan’a övgü çıkarmak, eleştirilere neden olabileceğinden kaygı duydukları öbür yarısını ise sansürlemek gazetecilik değil propagandacıların yapabileceği bir uygulama.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan’ın, “İmralı’da Abdullah Öcalan için özel konut yapıldığı” sözlerini anımsatan gazetecilere şu yanıtı verdi:
“Orada öyle bir şey yok. İdari yerleşke olduğu için muhtemelen orada yeni binalar, ihtiyaç görülen yerler yapılabiliyor, ama özel olarak bir konut yapılma durumu yok.”
Bakan Gürlek’in bu sözleri, medyada “Gürlek’ten yalanlama”, “Öcalan’a konut iddiası yalan” gibi başlıklarla haberleştirildi. Oysa Gürlek, “Orada öyle bir şey yok” dedikten sonra “muhtemelen” sözcüğünü kullanıyor; idari ihtiyaçlar için yeni bina yapıldığını da söylemiyor; sadece “yapılabiliyor” diyor! İmralı Adası’ndaki inşaat hakkında ayrıntı da vermiyor.
Bu da Bakan Gürlek’in, “bilgi” ile konuşmadığını, “muhtemelen” diyerek fikir yürüttüğünü, bir olasılıktan bahsettiğini gösteriyor. Soruyu soran gazeteci arkadaşların, bu “muhtemelen” sözcüğünün üzerine gitmeleri gerekirdi. Ayaküstü sohbette üzerine gitme fırsatı bulamamış olabilirler, ama o zaman da Gürlek’in yanıtı bir “yalanlama” niteliği kazanmış olmuyor.
Yok eğer, Gürlek, yanlışlıkla “muhtemelen” ve “yapılabiliyor” sözcüklerini kullandıysa da bakanlıktan ayrıntılı bir açıklama yapılarak sorun aydınlatılabilirdi. O da yapılmadı. Bu durumda doğrusunu bulup, Öcalan’a özel konut konusunu netleştirme görevi yine gazetecilere düşüyor.
Tek cümleyle:

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
Faruk Bildirici
Haber Global’den Yeni Şafak’a, Ulusal Kanal’dan TV 100, A Haber, Sözcü TV ve Cumhuriyet’e kadar hemen tüm medya kuruluşlarında itibar görüyor yorumları. Son iki aydır da bütün bunlara ilaveten bir de Hürriyet gazetesinde köşe yazılarına başladı.
Unvanı da çok. Kimi ekranda portresinin altına “finans analisti” ya da “finans uzmanı” yazıyor, kiminde de “altın ve para piyasaları uzmanı”, “ekonomi yazarı” ya da “ekonomist”.

Oysa İslam Memiş, Atatürk Üniversitesi İşletme Yönetimi bölümünden mezun. Sonrasında Günaydın ve Akşam gazeteleri ile aile şirketinin finans bölümünde çalışmış. Ardından Anadolu Ajansı’nda 4 yıl ekonomi editörlüğü görevini yürütmüş. Youtube’da videolar, sosyal medya ile haber kanallarında yaptığı yorumlarla finans piyasasında ve medyada ünlenmiş.
Kariyer öyküsü bu. Ancak bir yandan da kuyumculuk yapıyor; Ticaret Sicili gazetesinde de kendi adına kayıtlı kuyumculuk şirketi var. Gazetecilerle de çoğu kez mağazasında görüşüyor. Yayın sırasında fonda altın tezgâhı görünüyor. Son olarak da ABD ve İsrail’in, İran’a saldırısıyla başlayan savaşın ekonomiye etkileriyle ilgili analizleri yayımlandı, gazete ve televizyonlarda.
Memiş’in finans, piyasa, ekonomi konularındaki yetkinliği, analizlerinin başarılı olup olmadığı uzmanlarının değerlendireceği bir konu. Zaten son günlerde altın fiyatları düşüp, altına hücum başlayınca birçok uzmanın da “uzmanlığı” tartışılır oldu. Hatta internette “Altın düşüşe geçti, piyasayı gazlayan ekonomistler ortadan kayboldu” haberi yayımlandı.
Gerçi Memiş, “öngörülerini güncellemeye” gerek görmediğini yazdı, ama bir gazeteci olarak beni ilgilendiren yanı, öngörüleri değil. Altın piyasalarıyla ilgili yorumlarda bulunan bu kişinin aynı zamanda bir “kuyumcu” olduğunun okura ve izleyiciye bildirilmemesi.
Oysa bu çok önemli. Çünkü analizlerde bulunup insanları yönlendirdiği “altın piyasası”nın bizzat oyuncusu durumunda, altın alım satımından para kazanıyor. Tam bir “çıkar çatışması” durumu söz konusu. Yorumları ile işini karıştırmasa da böyle bir çatışma olduğu bariz.
İslam Memiş, “çıkar çatışması”nı gizlemiyor; medya ve TV yöneticileri de biliyor bu durumu.
Buna rağmen de bir sakınca görmüyorlar onun analizlerini yayımlamakta. Ekranlarda, köşelerde türlü unvanlarla tanıtırken bir de “kuyumcu” olduğunu yazsalar da insanlar, eksiksiz bilgilense…
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in, yargı muhabirleriyle bayramlaşmasına ANKA, Nefes, NOW TV ve Sözcü muhabirlerini de çağırması önemli bir değişimdi.
Cumhurbaşkanlığı ve bakanlıklara, kamu kuruluşlarına alınmayan muhalif medya için çalışma alanındaki sınırlamanın bir nebze olsun rahatlaması, muhatap alınmaları anlamına geliyordu. Fakat muhalif medyanın tamamı davet edilmemişti.

BirGün’den İsmail Arı’nın “halkı aydınlatıcı bilgiyi alenen yayma” (!) suçlamasıyla tutuklanmasının ertesi gününe rastlayan bayramlaşma tam bir oldubittiye getirildi; muhabirlere soru sorma izni verilmedi. Gürlek, geldi, gazetecilerle tanıştı; toplu fotoğraf çektirdi ve gitti. Birkaç dakikada olup bitti bunlar. O yüzden koşulları zorlayıp soru sorma olanağı bulamadılar.
Ama toplu fotoğraf, bakanlık web sayfasından yayımlanarak muhabirler, halkla ilişkiler faaliyetinde aksesuar olarak kullanıldı. Bakanlık açıklaması da “Bakan Gürlek,… yargı muhabirleriyle bayramlaştı. …. bayramlarını tebrik etti. … bir müddet sohbet etti. … toplu fotoğraf çektirdi” yüklemleriyle biten dört cümleden ibaretti.
Aslında muhabirlere, Gürlek ile sohbet etme fırsatı da verilmemişti; açıklama olanları doğru aktarmıyordu. Bayramlaşmaya ilişkin haberler, oradaki emrivakileri yansıtabilirdi, ama onun yerine bakanlık açıklaması hemen aynen tekrarlandı. Yine de muhalif medyadaki muhabirlerin durumunu anlıyorum; bir daha alınmama baskısı altındalar sürekli.
Umarım Bakan Gürlek ile bundan sonraki karşılaşmalarında daha hazırlıklı olurlar. Fakat muhalif gazetecilerin o davete gitmelerine itiraz etmek de yanlış bir tutum. Elbette gidecekler, konuşacaklar, yazacaklar. Bakanlığa giderek doğrusunu yapmışlar;
Nitekim Barış Terkoğlu’nun Adalet Bakanlığı ile görüşerek, malvarlığı ile ilgili iddiaları sorması doğru bir yöntemdi. Kimden gelirse gelsin iddiaları kontrol ederek ve de karşı görüş alarak yansıtmak gerekir. Aslolan iddiayı aktarmak değil, toplumu doğru ve eksiksiz bilgilendirmektir. Nitekim Barış Terkoğlu da o programda “İki tarafla da konuştum. Hem CHP’nin havasını söyleyeceğim, hem Adalet Bakanlığı’nın” diyerek anlatıyordu görüşmesini.
Ne yazık ki, siyasi kamplaşma gazeteciliği de etkiliyor. Bazı iktidar karşıtları, muhalif medyada iktidar tarafının görüşlerini görmek istemiyor; muhalefete de eleştirel davranılmasına tahammül edemiyor. O yüzden de son günlerde Barış Terkoğlu’nun yanı sıra Barış Pehlivan, İsmail Saymaz ve Nevşin Mengü de linç kampanyasının hedefi oldu.
Oysa bu saldırılar, muhalif medyanın da iktidar yanlısı medya gibi olmasını istemekle eşdeğer. İktidar medyasının çoğu, Özgür Özel’in iddiaları yerine Gürlek’in yanıtını yayımladı. Sadece Özel’in sözlerini ve de hiç irdelemeden yayımlamak iktidar medyasına benzemek olurdu.
Gazetecilik ile propagandacılığı karıştırmamak gerek. Gazeteci herkese eleştirel yaklaşır; her yere gider, herkesle konuşur. Önemli olan nasıl konuştuğu, neler ürettiğidir.
Polis, infaz müfrezesi gibi. Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın kaldığı otel odasının kapısını çalarken, yanında bir kadın olduğunu bildikleri belli. Beline sardığı havluyla kapıyı açan Yalım’ın ve sonra odadaki genç kadının görüntülerini çekmişler uzun uzun.
Ardından infaz başladı; o görüntüler, birkaç saat sonra iktidar medyasından gazeteciler aracılığıyla servise konuldu. Görüntüler, Yalım’ın iki sevgilisi olduğu, otel odasındaki sevgilisinin de belediye çalışanı olduğu gibi bilgiler eşliğinde yayıldı. Polisin çektiği gizli olması gereken görüntülerin nasıl ve kim tarafından sızdırıldığının üzerinde bile durulmadı.
İnfaz, soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açıklamasıyla sürdürüldü. Rüşvet ve yolsuzluk iddiası, malvarlığı listeleriyle birlikte sunuldu kamuya. CHP’li belediyelere yönelik öbür operasyonlardaki gibi, yargılayan ve hüküm veren habercilik görüldü burada da.
Fakat otelde olanlara “özel yaşam ihlali” olarak bakamayız. Özkan Yalım, bir siyasetçi ve kamu görevlisi. Üstelik de ilişkide olduğu 21 yaşındaki kadın, belediye çalışanı ise Yalım’ın belediye başkanlığı konumunu kullanması ve nüfuz suistimali söz konusu demektir. Bu suç değil ama etik sorundur. Muhalif medya pek üzerinde durmadı, ama bu yanı da haber değeri taşır.
Ancak bu operasyonda özel yaşamı asıl ihlal edilen, otel odasındaki o genç kadın. Sorgulanmadan, konuşmasına bile fırsat verilmeden damgalandı. Odadaki görüntüleri Sabah, A Haber, TGRT gibi yerlerde yayımlanmakla kalmadı; Yeni Akit, Haberler.com ve bazı yerel sitelerde yüzü açık fotoğrafları da kullanıldı; açıkça genç kadın teşhir edildi. İnsafsızca yürütülen bir siyasi operasyonun hedefi olarak kişiliği paramparça edildi “gazetecilik” eliyle…
Milliyet’in Pazar ekinde sağlık sayfası var; doktorlarla söyleşiler yayımlanıyor bu sayfada. Bir okurun uyarısıyla dikkatimi çekti; konuşulanlar hep aynı hastanenin doktorları.
Milliyet’in bu eklerini taradım, yılbaşından bu yana geçen 12 haftada “M…” adlı özel hastanenin 12 doktoruyla söyleşi yayımlanmış. Sadece bir kere başka bir hastanenin iki doktoruyla söyleşi kullanılmış sayfada.
Hadi tüm Türkiye’yi geçelim, İstanbul’da bir tek o özel hastane mi var? İstanbul’daki bütün kamu ve üniversite hastanelerini, öbür özel hastaneleri, oralardaki uzman doktorları yok saymanın gazetecilik açısından bir gerekçesi olamaz.

Benzer şekilde Yeni Şafak gazetesinde de haftada bir yayımlanan “Sağlık” sayfası var; orada da sürekli göz ile ilgili sağlık konuları işleniyor; üstelik hep aynı özel göz hastanesinin doktorları konuşuyor. Sayfanın kenarında “Bu bir reklamdır” ya da “Sponsorlu yayın” uyarısı da yok.
Fakat Milliyet ve Yeni Şafak’ın bu yayınları, okurları bilgilendirmek yerine o özel hastanelerin reklamına yarıyor. Temel kaygı, insanların sağlığı olsa kamu ve özel hastanelerden her alandaki en iyi uzman hekimleri bulur, onlarla konuşurlar. Aynı hastaneler, hem de aynı özel hastanelerle ilgili yayımlarda ısrar edilmesi asıl amacın farklı olduğunu gösteriyor.
Maalesef özel hastaneler, haber ve sağlık bilgisi görünümlü reklamlarda ölçü tanımıyor. Medya da özel hastanelerin yasal ve ahlaki sınırlamalara uymayan bu reklam/tanıtım yöntemlerine aracılık etmekte sakınca görmüyorlar.
Üstelik bunu haber ve bilgi yayını gibi göstererek, insanları kandırıyorlar. Gazetecilik meslek etiğini yok sayıyor; yetkin hekimlerle konuşmayarak insan sağlığını da tehlikeye atıyorlar.
Tek cümleyle:
ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
Nilay Altındiş
Televizyon ve dijital platformlarda yayınlanan diziler, izleyiciyi günün yorucu karmaşasından kısa süreli uzaklaştırmasının yanı sıra; sosyal normları, ilişki beklentilerini ve hatta gündelik kararlarını da etkiliyor. Kahramana sempati duymak, davranışlarını normalleştirmek ve kahramanın etkisinde kalmak günümüzde izleyicilerin daha fazla eğilimli olduğu davranışlardan yalnızca birkaçı. Akademisyen Ayşe Mirza Girgin, Senarist ve Yönetmen Mert Güncüer, Oyuncu Mustafa Şenocak ve radyo, televizyon sinema öğrencisi Burcu Azizoğlu dizi ve filmlerin izleyicide bıraktığı etkiyi 9. Köy’e anlattı.
Senarist ve yönetmen Mert Güncüer, izleyicinin karakter ile kurduğu bağın doğru-yanlış anlayışını etkileyeceğini belirterek bir Pazar sinemasından, film izleme keyfinden şöyle örnek verdi:
“Örneğin bir Western filminde bir öldürme eylemini düşünelim. Eylem aynı eylemdir fakat iyi karakterin bunu gerçekleştirmesi ile kötü karakterin gerçekleşmesini kabullenme noktasında çok farklıdırlar. Her zaman özdeşleştiğimiz karakter için bir açar bulmaya veya rasyonelleştirme yapmaya eğilim gösteririz. O karaktere daha iyi davranmak isteriz.”
Güncüer, popüler her şeyin temelinde para ile ilişkisi olduğuna değinerek şu ifadeleri kullandı:
“Üretim şekilleri de bununla orantılı olarak şekillenir. Dolayısıyla seyirci ile kurdukları bağ veya beklentisi de yine bunun üzerinedir. Yani seyirciyi zorlayan veya ‘gerçekliklerini’ sorgulatan filmler değildir onlar. Daha hızlı ve rahat çözünebilen formüllerle üretilen bir tür ‘fast-food’ oldukları için genel tüketim kitlesine aitlerdir. Diğer tüm tüketilmek üzere üretilen ürünlerle de aynı kategoridedirler ve fakat tabi ki insanları etkilerler.”
Hacı Bayram Veli Üniversitesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Ayşe Mirza Girgin de Güncüer’i destekleyen görüşlerinde, temel amacın maddi kazanç ve sistemin sürdürülebilirliği olduğunu söyledi. Girgin, “Örneğin psikiyatri koğuşlarının temsil edildiği 400 film içinde sadece 5’i gerçekle tutarlı bulunmuş. Veya ABD’deki yoksullar içinde siyahiler %29’luk bir oranda olsa da %65’lik bir yansıtma durumu söz konusu” ifadelerini kullandı.
Medyanın hangi değerlere, hangi rollere ne oranda yer verdiğinin normallik algısını şekillendirdiğini belirten Girgin, bu etkinin tekil örneklerle değil, tekrar eden temsillerle ortaya çıktığını söyledi. Medya ile geçirilen sürenin artmasının, izleyicinin sunulan gerçekliği kabullenmesini kolaylaştırdığını ifade eden Girgin, özellikle yoğun ve yalnız medya tüketiminin bu etkiyi güçlendirdiğini dile getirdi.
Girgin, bireylerin kimlikleri, değerleri ve bakış açıları doğrultusunda medya mesajlarını farklı şekillerde yorumladığını da belirterek, benzer içeriklerin yoğun tüketiminin normallik algısını dönüştürebileceğini vurguladı.
Her dönemin öne çıkan dizi türlerinin toplumsal gelişmelerle ilişkili olduğunu ifade eden Akademisyen Ayşe Mirza Girgin, 1990’larda aile ve mahalle temalı dizilerin ön plana çıktığını, 2010 sonrasında ise tarihi yapımların yükselişe geçtiğini söyledi. Girgin, tarihi dizilerin artışında hem popüler yapımların başarısının hem de geçmişi yeniden kurma ve yorumlama isteğinin etkili olduğunu belirtti.
Suç ve mafya dizilerinin ise uzun yıllardır ilgi gördüğünü ifade eden Girgin, bu yapımların izleyiciye “gizli bilgiye erişme” hissi verdiğini ve güçlü erkek karakterler üzerinden kahramanlık anlatılarını beslediğini kaydetti.
Toplumsal etkilere ilişkin değerlendirmelerde bulunan Girgin, özellikle kadına yönelik şiddetin normalleşmesine dikkat çekerek, dizilerde sıkça karşılaşılan erkek egemen temsillerinin bu durumu beslediğini ifade etti. Girgin, güncel dizilerin rekabetçilik, bireycilik ve geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini yeniden ürettiğini, bunun da neo-liberal ve muhafazakâr değerlerle örtüşebildiğini belirtti.
Oyuncu Mustafa Şenocak ise bir karakterin izleyici üzerindeki etkisinin temelinde gerçeklik duygusunun yattığını belirterek, izleyicinin kendinden bir parça bulduğu karakterlerle bağ kurduğunu söyledi. Şenocak, “Bir karakterin hataları, zaafları, korkuları ve umutları ne kadar sahici olursa izleyici de o karakteri o kadar benimser. Oyuncunun karakteri sadece oynaması değil, onu yaşaması gerekir. İzleyici samimiyeti hemen fark eder” dedi.
Dizi ve filmlerin yalnızca bir eğlence aracı olmadığını vurgulayan Şenocak, bu yapımların izleyicinin farklı hayatlara, kültürlere ve sorunlara dair bakış açısını değiştirebileceğini ifade etti. Şenocak, “Tek başına bir dizi tüm düşünce sistemini değiştirmez ancak insanları düşünmeye ve sorgulamaya yönlendirebilir” diye konuştu. Bir rolü kabul ederken karakterin izleyicide yaratacağı etkiyi de değerlendirdiğini belirten Şenocak, oyunculuğun izleyiciyle bir duygu ve düşünce köprüsü kurmak olduğunu söyledi.
Radyo, televizyon ve sinema öğrencisi Burcu Azizoğlu ise bir diziyi izleme kararında hikâye, oyuncu ve sosyal medyanın birlikte etkili olduğunu belirtti. Azizoğlu, güçlü bir hikâye ve sahici oyunculukla kurulan dünyada izleyicinin kendini hikâyenin içinde hissettiğini ifade ederek, “Seyirci karakterlerle bağ kurduğu için zaman zaman onların yaşadıkları üzerinden kendi hayatını sorgulayabiliyor” dedi.
İzlediği bir dizi üzerinden mülteci deneyimlerine dair bakış açısının değiştiğini aktaran Azizoğlu, dizilerin izleyiciyi araştırmaya ve farklı gerçekliklerle yüzleşmeye yönlendirebildiğini söyledi. Dizilerin yalnızca düşünceyi değil, gündelik yaşamı ve tüketim alışkanlıklarını da etkilediğini belirten Azizoğlu, karakterlerin kıyafet ve aksesuarlarının popülerleştiğini, bunun da izleyici davranışlarına yansıdığını dile getirdi.
Türk dizilerini eski ve yeni olarak değerlendiren Azizoğlu, eski yapımların toplumu daha gerçekçi yansıttığını, günümüz dizilerinin ise toplumu şekillendirme gücünün daha yüksek olduğunu ifade etti.
Sosyal medyada yapılan yorumların izleme deneyimini de etkilediğini belirten Azizoğlu, farklı görüşlerin sahneleri yeniden değerlendirme imkânı sunduğunu sözlerine ekledi.
Faruk Bildirici
Türkiye adına Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da imzaladığı bildiriyi okuyan aklı başında herkes bu bildirinin temel fikrinin, İran’a, “Körfez ülkeleri, Azerbaycan, Ürdün ve Türkiye’ye yönelik füze ve İHA’larla yaptığı saldırıları” durdurma çağrısı olduğunu anlar. Altı maddelik bildiride ABD’nin adı bile geçmediği gibi, İran’a yönelik saldırılara ilişkin hiçbir itirazda bulunulmuyor; savaşın sorumlusu olarak ABD ve İsrail değil, İran gösteriliyordu.
Bildiri ve Türkiye’nin tavrı böylesine açıkça ortadayken, iktidar yanlısı medya “Ortak Bildiri” haberlerinde manipülasyon yapmaktan geri durmadı. Bildirinin içeriğiyle ilgili haberi iç sayfaya atan Hürriyet, ilk sayfadan “İsrail’in kazanmasına asla müsaade edilmemeli” başlığıyla yayımladığı haberinde Fidan’ın “Savaşın birinci müsebbibi İsrail’dir” sözlerine yer verdi. Fidan’ın Doha’da dile getirdiği bu görüşün, saatler önce Riyad’da imzaladığı bildiriyle çelişmesine değinilmiyordu tabii ki…

Akşam, Sabah, Türkiye, Milliyet ve Ülke TV’nin, “Riyad’daki toplantının perde arkası”nı yansıtma iddiasındaki haberlerinde “İsrail eleştirisini Türkiye ekletti”, “Türkiye’den net mesaj: Krizin sorumlusu İsrail”, “Son uyarı zirvesi” ve “Bildiriye Türkiye müdahalesi” haberlerinde, Türkiye’nin bildiriye İsrail ile ilgili bir cümle ekleterek, “İsrail’in yayılmacı politikalarına işaret edilmesinin sağlandığı” vurgulanıyordu.
Doğruydu, “Ayrıca İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırganlığını ve bölgedeki yayılmacı politikasını kınamışlardır” cümlesi eklenmişti metne, ama o cümle de İran’daki savaşı, ABD ve İsrail’in bu ülkeye saldırısını kapsamıyordu.
Buna rağmen ABD ve İsrail yerine İran’ın savaşın sorumlusu olarak gösterildiği ortak bildiriden, Lübnan ile ilgili bir cümleyi ve Fidan’ın imzaladığı metindekinin tam tersi sözlerini öne çıkarıp, “Fidan’ın diplomasi başarısı” olarak sunmak yanıltıcı bir “gazetecilik” tarzı! Özellikle de Fidan’ın özel uçakla beraberinde götürdüğü gazetecilerin aktardıkları, tavırları…
Yaşadığı topluma ve mesleğine karşı sorumluluk hisseden bir gazeteci böyle davranamaz.
Sabah’ın “Fondaş medyaya ‘kalp’ yaptı” haberinde, İBB davasını izleyen muhalif gazeteciler “CHP fondaşı” diye aşağılanıyor; bir de suçlama yöneltiliyordu:
“Ekrem İmamoğlu, CHP fondaşı medyaya korsan bir şekilde demeç vermeye kalktı. Fondaşların ise gazetecilik maskesiyle İmamoğlu holiganlığı yaptığı görüldü, birtakım isimlerin İmamoğlu’na ‘kalp’ işareti yaptığı beyan edildi.”
Haberde nesnel bir dil kullanma gereği duymadıkları gibi, İmamoğlu’na “kalp işareti” yapan “birtakım isimleri” gören ve “beyan edeni” de yazmaya gerek görmemişlerdi. Duruşmada yaşananlar gizli olmadığına göre kimin gördüğü, kimin “beyan ettiği” yazılabilirdi, yazılmalıydı.

Hal böyle olunca “beyan edeni” araştırdım. Gazeteci Hasan Basri Akdemir’in, TGRT’deki programda, “İmamoğlu’na soru sormak gazetecinin işi. Ama İmamoğlu’na şunu yapmak (eliyle kalp işareti yaparak) gazetecinin işi değil. Bu gazeteci işi değil” dediğini buldum.
Akdemir çok haklı, gazeteci fırsat bulduğu her yerde soru sorar. Gazeteciler, sırf soru sorduğu için suçlanamaz. Ama elbette gazeteci, izlediği davada yargılanan bir kişiye “kalp işareti” yapamaz. Gazetecilikle bağdaşmaz böyle bir tutum.
Ancak Akdemir, kalp işaretini kimin ya da kimlerin yaptığına dair de bir şey söylemiyordu programda. Ben de kendisiyle konuştum, bu işareti yapanları sordum. “Genç bir gazetecinin yaptığını, onu zor durumda bırakmamak için isim vermediğini” söyledi.
Koruma kaygısıyla teşhir etmemeyi anlıyorum. Fakat isim ve sayı vermeyince oradaki bütün muhalif gazeteciler bu işareti yapmış gibi zan altında kaldılar; buna da yol açılmaması gerekirdi.
Nitekim Sabah gazetesi, Akdemir’in sözlerini -kaynak göstermeden- kullanıp, “birtakım isimler” diyerek oradaki bütün muhalif gazetecileri, İmamoğlu’na “kalp işareti” yapan taraftarlar olarak sunuyordu haberinde. Sabah’ın yaptığı, haberinde de vurguladığı gibi “gazetecilik maskesi” ile karalama faaliyetiydi. Büyük bir haksızlıktı.
Akdemir de Sabah’ta böyle bir haber çıkınca TGRT’deki programda, “kalp işareti”ni “birçok gazeteci”nin yapmadığını belirterek sözlerine açıklık getirdi; Sabah’ın haber dilini eleştirdi. Tabii Sabah, suçladığı gazetecilerden özür de dilemedi, haberini düzeltme gereği de duymadı.
Şimdi de BirGün gazetesinden İsmail Arı, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasının hedefi oldu; ailesine bayram ziyareti için gittiği Tokat’ta tutuklandı.
İsmail Arı’nın, üç gün üst üste yayımlanan son haberleri, “Ayhan Bora Kaplan çetesi ve polise kurulan kumpas” dosyası hakkındaydı. MHP’li bir yöneticinin adının da dosyada geçtiğini ve çete liderinin avukatı Cengiz Haliç’in, liderin sağ kolu Serdar Sertçelik’e, telefonundan “Sabah gazetesi, Ayhan Bora Kaplan operasyonunu ‘darbe’ olarak nitelendiren haber yapacak” mesajı gönderdiğini de aktarıyordu.
Hakikaten de bu mesajdan bir gün sonra Sabah’ta “Ayhan Bora Kaplan suç örgütü ve darbe girişimi iddiası Türkiye’yi sarstı’ haberi çıkmıştı! Nedense, MHP’li bir ismin telefon yazışmalarında geçtiği “Ek İddianame”ye konulmuş ama Sabah’tan hiç söz edilmemişti!
İsmail Arı’nın yazdığı bu bilgiler, iktidar yanlılarını hayli kızdırmış olacak ki, gözaltına alındığı duyulduktan sonra gece boyu, bu operasyonu destekleyen, meşru göstermeye çalışan paylaşımlarda bulundular.
Onların yazıp çizdiklerine bakılırsa bu kadar da değil. İsmail Arı’nın, bir süre önce Zafer Arapkirli’nin BirGün TV’deki programında “Bilal Erdoğan’ın yönetiminde olduğu vakıflar ve kamu kaynaklarının bu vakıflara aktarılması” ile ilgili sözleri de birilerinin tepkisini çekmiş.
İsmail Arı, bunları aktarırken, kimi kızdırıp kızdırmayacağına aldırmadan gazeteciliğin gereğini yapıyordu. Ama sırf iyi gazetecilik yaptığı için uzun süredir, hatta belki deprem günlerinde Kızılay’ın çadır sattığı haberlerinden beri, birileri onu hedefe koymuştu. Davalar erişim engelleri eksik olmuyordu.
Görünürde, İsmail Arı’ya yöneltilen, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlaması. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mezun olduğu imam hatip lisesine yurt inşa edilmesi için tarihi yapıların bulunduğu alanın seçildiğini duyuran “Tarihi yapılan gözden çıkarıldı” haberi de gerekçe yapıldı tutuklanmasına. Fakat biz gazeteciler biliyoruz ki, onun tutuklanmasının asıl nedeni halkı yanıltması değil, aydınlatması. Asıl suçlama bu, “halkı aydınlatıcı bilgiyi yayma suçu”…
“Meryem hayaline kavuştu” ve “Gazzeli Meryem, Erdoğan ile hayalini gerçekleştirdi” başlıklı haberler, Akşam, Sabah, Türkiye, Yeni Akit ve Yeni Şafak gazetelerinde yayımlandı.
Haberlerde, Türkiye- Filistin Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanı Hasan Turan’ın, Gazzeli Meryem Yılmaz’ı, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştürerek, genç kadının hayalini gerçekleştirdiği anlatılıyordu.
Bu haberleri okuyunca gözler ister istemez, “Gazzeli Meryem”in, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yan yana çekilmiş bir fotoğrafını arıyor. Fakat bu haberlerin hiçbirinde böyle bir fotoğraf yoktu. Sadece Hasan Turan ile fotoğrafı yer alıyordu.

TBMM Grup toplantısında ayaküstü bir görüşme bile olsa Erdoğan ile fotoğraf olmalıydı haberde. Ya da en azından neden fotoğraf olmadığı belirtilmeliydi. Bunların olmaması yanlış, eksik gazetecilik. Aktarılan görüşmenin görsel unsuru yerine başka kişiyle fotoğraf kullanılınca haber, bir genç kadının hayalinin gerçekleşmesini yansıtmaktan uzaklaşıp, komisyon başkanı Hasan Turan’ın reklamına dönmüş.
Haberi yayımlayanlar içinde sadece Anadolu Ajansı editörleri, eksikliği fark ederek, Erdoğan ile Meryem’in görüşme fotoğrafını Cumhurbaşkanlığı’ndan alarak habere sonradan eklediler.
Öbür editörlerin eksikliği algılayamamaları ise bir gazetecilik sorunu.
Dijital medyada yanlışı, yalanı, dezenformasyonu ayırabilmek zor olabiliyor. İletişimciler, gazeteciler bile dijital medyada yollarını şaşırıp, çıkmaz sokaklara sapabiliyorlar.
İnsanların yanlışları anında saptamasını sağlayacak turnusol kağıdı benzeri bir “gerçekölçer” sahibi olmaları mümkün değil. Herkes için zorunlu artık iyi bir dijital medya okuryazarı olmak.
IPS İletişim Vakfı / Bianet’in öncülüğünde yürütülen “Bizim Medyamız” projesi çerçevesinde dijital medyanın muhatabı olan herkesin yararlanabileceği bir kılavuz oluşturuldu. Dr. Sinem Aydınlı ve Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu öncülüğünde hazırlanan “Dijital Medya Okuryazarlığı Kılavuzu”nda benim de aralarında bulunduğum 15 uzmanın yazıları yer alıyor.
Her yazı da altındaki sorularla özetleniyor. Kılavuzu okuyup bitirdikten sonra o soruların akılda tutulmasında büyük yarar var. Yol gösterici nitelikteki o sorulardan bir demet sunayım:
“Dijital ortamda bilgiye eleştirel bakıyor muyum? Kaynağı sorguluyor muyum? Farklı seslere alan açan medyayı takip ediyor muyum? Dijital ortamda karşılaştığım içeriklerin kimler tarafından, hangi amaçla üretildiğini ve hangi çıkarları temsil ettiğini araştırıyor muyum?
Hız baskısı altında dahi, haberin kaynağını, zamanını ve bağlamını teyit ediyor muyum?
Başlık ve içerik üretiminde manipülatif tıklanma stratejilerinden kaçınıyor muyum?
Şüphe, merak, doğruluk ve kamu yararı ilkelerini dijital araçlarla birlikte yaşatabiliyor muyum? Haber kuruluşları, hatalarını kabul edip kamuya açıklayabiliyor, özeleştiri kültürünü sürdürebiliyor mu?
Okurların görüşlerini iletebileceği, karar süreçlerine katılabileceği şeffaf yapılar (ombudsman, medya izleme platformları) mevcut mu? Gazeteciler, STK’ler ve yurttaşlar ortak platformlarda medya etiği ve toplumsal güven üzerine çalışabiliyor mu?
Paylaşılan bilgilerin doğruluğu kadar, söylemin ayrımcı veya dışlayıcı etkilerini de değerlendiriyor muyuz?”
Bu sorular, sadece doğruyu yanlıştan ayırt etmeyi değil, dijital ortamlarda katılımcı olma ve eleştirel düşünmeyi de öğütlüyor. Kılavuzun temel amacı da demokratik kültürü güçlendirmek…
Tek cümleyle:
ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.