02 Kasım 2026 Pazartesi
Faruk Bildirici
“Faik Öztrak, fon kriziyle ilgili değerlendirmesinde Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Erişah Arıcan’ı hedef alan bir paylaşım yaptı. ‘Dostoyevski, ‘Hepimiz Gogol’ün Paltosu’ndan çıktık’ demiş ya. Bürokraside de pek çok kurumun yöneticisi Erişah Hanım ve ekibinin paltosundan çıktı.”
Selvi, Öztrak’ın, Erişah Arıcan’ın, Berat Albayrak ve Şahap Kavcıoğlu’nun tez danışmanı olduğu göndermesi yaptığından açıkça söz etmiyordu. Buna rağmen Berat Albayrak’ın avukatından aynı gün hayli sert bir açıklama geldi. Selvi’yi de Ümit Özlale ve Faik Öztrak gibi “taşeron” olarak nitelendiren bu açıklamayı Sabah geniş biçimde yayımladı.
O gün Sabah yazarlarından Okan Müderrisoğlu “Berat Albayrak’ı hedef alan ‘hayasızca saldırı’ ve sonrası”, Salih Tuna (Davut Kayacı) da “Ne eşekmişiz desenize” yazısında Berat Albayrak’ı cansiperane savundu.

23 Ekim’de Sabah, Selvi’ye toplu saldırıya geçti. Dilek Güngör, “Kirli ittifak işbaşında”, Hilal Kaplan da “Hükümete yakın” yazılarıyla Abdülkadir Selvi’yi suçlayıp Berat Albayrak’ı savundu. Bir gün sonra da Okan Müderrisoğlu “mutemet isim” diyerek bir daha destek verdi.
Bu yazıları nesnel değerlendirmeler olarak görmek mümkün değil. Zira Berat Albayrak, Turkuvaz Medya’nın CEO’su Serhat Albayrak’ın kardeşi, o yüzden de grubun gazete ve TV’leri sürekli olarak Berat Albayrak güzellemeleri yayımlıyor; bir eleştiri ya da suçlama olduğunda hemen savunmaya geçiyorlar. Yazarları da her an patrona yaranma yarışına girmek için hazır bekliyorlar. Tabii gazetecilikle, toplumu bilgilendirme kaygısıyla ilgisi yok bu çabalarının.
Sabah’ın tutumu yeni değil, o yüzden asıl dikkat çekici olan Hürriyet’in ürkek tavrı. Öncelikle Selvi’nin kendisine yönelik ağır saldırıya tek cümleyle bile yanıt vermemesi ya da verememesi manidardı. Üstelik Hürriyet de Berat Albayrak’ın avukatının açıklamasını tam metin yayımlamakla kalmadı; gazetenin genel yayın yönetmeni Ahmet Hakan da “Berat Albayrak’a iftira atmaya doyamıyorlar” diye Ümit Özlale ve Faik Öztrak’a yüklendi. Sanki gazetesinin yazarı da bu tartışmada taraf değilmiş gibi davrandı; suçlamalar karşısında Selvi’yi savunmadı.
Arka planda neler oldu, Abdülkadir Selvi ve Ahmet Hakan neden onca ağır söze yanıt veremedi, o tarafını bilmiyoruz. Gazetecilik refleksiyle hareket edilmiş olsa mutlaka yanıt verilirdi. Araya başka güçler ve kaygılar girmiş olabilir. Gazetecilik, patron çıkarının bekçisi ve siyasi hesaplaşmaların tarafı haline gelince böyle oluyor işte…
Cem Küçük ve Tahir Sarıkaya yaklaşık üç aydır tutuklu. Teslim olan Beyaz TV Program Koordinatörü İsmail Çanak ise adli kontrol koşuluyla serbest. Elbette iddianame hazırlanınca suçlamaları daha net görebileceğiz.
Ancak savcılık sorguları ve ifadeler, aralarında sürekli bir “para trafiği” olduğu yönünde. Cem Küçük, savcılık ifadesinde Tahir Sarıkaya ile aralarındaki 537 bin 800 TL tutarında para alışverişi için “alacak verecek meselesinden veya organizasyon ücretlerinden kaynaklanmaktadır” dedi. Şantaj ve tehditle yayın suçlamasını da kesin bir dille reddetti.
Tahir Sarıkaya da ifadesinde “Tweet atılması ya da haber yapılması karşılığında para göndermedim” dedi ama “birlikte katıldıkları açılış ve programların ödemelerini de yapmış olabileceğini” söyledi. Sarıkaya, “iş insanı Serdar Özyurt’la ilgili haberler ve sosyal medyadaki tanıtım paylaşımları yaptığını, karşılığında hesabına para gönderildiğini” kabul etti.

En ilginci de İsmail Çanak’ın ifadesiydi. Çanak “Cem Küçük’e belediye organizasyonlarına katılması karşılığı”, Tahir Sarıkaya’ya da katıldıkları etkinlikler için ödemeler yaptığını söyledi. Ayrıca Fatih Eke’den 21, Serdar Özyurt’tan ise reklam, tanıtım ve sosyal medya paylaşımlarının karşılığı 64 kez para aldığını kabul etti.
Nitekim Serdar Özyurt hakkında ünlü Forbes dergisine kapak olmuş gibi övgüler yazanlardan biri de Cem Küçük’tü, diğeri de Ahmet Hakan. İkisi de görseline yer verdikleri kapağın sahte olduğu anlaşıldıktan sonra düzeltmediler bile.
Cem Küçük son olarak TGRT’de program yapıyor; Türkiye gazetesinde yazıyordu. Tahir Sarıkaya da Beyaz TV’de “Uyan Türkiye” adlı sabah programını sunuyordu. İsmail Çanak ise aynı zamanda Özyurt Silah Sanayi Özel Kalem Müdürü idi. Sarıkaya’nın programında yayımlanan belediye başkanlarıyla paralı söyleşilerin muhabiriydi. Sonra da milyonluk şirketler kurmuş bir girişimci olmuş!
Tüm bu finansal ilişkilerin odağında Beyaz TV görünüyor. Tahir Sarıkaya ve İsmail Çanak da aynı kanaldan. Paralı programlar, paralı sosyal medya tanıtımları, paralı organizasyonlar, acaba Beyaz TV yönetiminin bilgisi dahilinde mi yapılıyordu, yoksa onlardan habersiz mi? Beyaz TV yöneticileri, bu süreçte sanki başka bir kanaldan söz ediliyormuşçasına hiç ses etmediler.
Beyaz TV’nin “yenilenme ve teknik değişiklikler nedeniyle ana haber bültenine bir süre ara verdiği” duyuruldu. Bu gelişmeyi duyuran Odatv, sonra da jandarmanın kanal binasında arama yaptığını yazdı. Ama Beyaz TV ve Osman Gökçek, arama haberini yalanladılar.
Fakat “arama” haberini hızla yalanlayan ve “kurumsal itibar zedelenmesi”nden söz eden Beyaz TV, Tahir Sarıkaya ve İsmail Çanak’a yöneltilen suçlamalar hakkında aylardır suskun.
Beyaz TV yönetimi, parasal ilişkilerle yayın yapılıp yapılmadığını, suçlamalar doğruysa da neden müdahale etmediklerini açıklamadan “kurumsal itibar” dan söz etmenin karşılığı olamaz.
“Tutuklu gazeteci Fatih Ergin’in iddianamesi kabul edildi” haberi, Cumhuriyet, Sözcü, Medyaradar, T24 gibi birçok haber sitesinde yer alıyordu. 4-5 cümlelik haberlerde Fatih Ergin’in “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla 28 Eylül’den beri tutuklu olduğu, iddianamenin kabul edildiği ve 18 Kasım’da ilk kez hâkim karşısına çıkarılacağı belirtiliyordu.
Fakat 26 Ekim’deki bu haberde Fatih Ergin’e yöneltilen suçlamanın içeriği yoktu. Ne yaptı da tutuklandı ve hakkında iddianame hazırlandı, o belirsizdi. Evet, 19 Ekim’de iddianame hazırlandığı haberi bu sitelerde de yayımlanmış, bu bilgiler orada yer almıştı. Ama herkes her haberi okumak zorunda değil. Haberler, 5N1K diye özetlenen temel unsurları içermek zorunda.

Nitekim Yeniçağ ve Nefes, haberin girişinde “sosyal medyada paylaştığı haber tweetinde ‘eski cezaevi kampüs doktoru’ yerine ‘adli tıp uzmanı’ yazdığı gerekçesiyle 28 gündür tutuklu bulunan gazeteci” bilgisini veriyordu. “Ne olmuştu” bölümünde Fatih Ergin’in eski MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun ölümüne ilişkin soruşturmada gözaltına alınıp serbest bırakılan Turgay Tamer hakkındaki paylaşımındaki yanlışını düzeltmesine rağmen tutuklandığı ve 18 Kasım’da ilk duruşmaya çıkarılacağı da vurgulanıyordu. 12Punto ve Karar da haberde bu bilgilere yer vermişti. Doğru haber yazımı bu.
Ancak Fatih Ergin, Nefes.com.tr’nin haber müdürü. Çalışanı olduğunu satır arasına sıkıştıran Nefes, tutuklandığı gün de haberi böyle küçük vermiş, birinci sayfaya bile çıkarmamıştı. Ardından iki küçük haber yapmış, sonra da iddianame hazırlanana kadar unutmuştu.
Bir gazetenin kendi çalışanını, uğradığı hukuksuzluk karşısında savunmaması çok acı. Kendi haber müdürünü savunamayan, sessizlerin sesi, güçsüzlerin gücü hiç olamaz.
Üstelik Fatih Ergin’in tutuklanması, gazetecilerin bir sözcük hatası yüzünden tutuklanmasının ilk örneğiydi. Son olarak da Sözcü.com.tr Genel Yayın Yönetmeni Ercüment İşleyen ile Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Tuğba Nur Çelik de Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i protesto afişi astıkları için tutuklanan iki genç kadınla ilgili haberde “üniversite” yerine “lise öğrencisi” yazıldığı gerekçesiyle saatlerce gözaltında tutuldular.
Bu operasyonlara itiraz etmeli, -Seyhan Avşar’ın vurguladığı gibi- “bu kadar ağır bir yöntemin normalleştirilmesine” rıza göstermemeliyiz. Olması gereken, BirGün’ün, tutuklanan ve uyduruk gerekçelerle hakkında dava açılan muhabiri İsmail Arı’yı her gün ilk sayfaya çıkararak savunması gibi güçlü ve sürekli itiraz.
TV100, sanki suç çeteleri çatışmış gibi “Kanlı hesaplaşma” başlığı koymuştu habere. Oysa 15 yaşındaki bir çocuk, 14 yaşındaki başka birini silahla vurup öldürmüştü.
Cinayetin nedeni konusunda da bir karmaşa vardı haberde. Hem “Ankara’da iki çocuk arasında telefonda başlayan tartışma parkta kanlı bitti” denilerek bir “akran cinayeti”ne işaret ediliyordu. Hem de “Cinayetin arkasından iki aile arasında 11 yıl önce yaşanan ölümlü bir olay nedeniyle başlayan husumet iddiası çıktı” cümlesiyle “kan davası” olasılığı üzerinde duruluyordu.
Aynı cinayete ilişkin başka mecralarda “Parkta karşılaşan çocukların husumeti cinayetle bitti” (İHA), “Ankara’da 14 yaşındaki çocuğun öldürülmesinde kan davası iddiası” (Sabah, NTV), “11 yıllık husumet iddiası (Cumhuriyet) “Maktul 14, katili 15 yaşında! Akran cinayetinden kan davası çıktı (Habertürk), “Akran cinayetinden aile husumeti çıktı” (Akşam) başlıkları kullanılmıştı. Tümünde “husumet” ve “kan davası”ndan söz ediliyordu ama ya cümleler “iddiaya göre” diye başlıyordu ya da “iddiası”, “ileri sürüldü” gibi sözcüklerle bitiyordu.

“İddia” ve “İleri sürüldü” denilince ben yeterince araştırılmadığını ve yazılan bilgilerin tam olarak doğrulanamadığını anlıyorum. Bu ciddi bir gazetecilik hatası. Doğrulanamayan bilgilerle haber yazılamaz, iddia demek de her duyulanı haber yapma hakkı vermez. Ya iyi araştırıp, doğrulayacak öyle yazacaksınız ya da yazmayacaksınız.
Dahası çocuktan “husumetli” ya da “kan davalı” olmaz. Eğer gerçekten bir kan davası cinayeti ise 15 yaşındaki bir çocuğun kullanılması söz konusudur. Maalesef haberlerde cinayetin bu yanı üzerinde hiç durulmamış. Çocuğun o silahı nasıl edindiği de sorgulanmamış. İyi araştırılıp, iddia boyutundan çıkılabilseydi sadece bir cinayeti merak uyandıracak şekilde duyurmaktan çıkar; topluma yararlı, uyarıcı bir habere dönüşürdü.
Polisiye haberlerin bilumum hastalıklarını içeren bu haberde ölen 14 yaşındaki çocuğun portre fotoğrafının kullanılması da yanlıştı. Hele Sabah’ın, ölen çocuğun yerde yatarken kanlı fotoğrafını kullanması daha da beter bir gazetecilik hatasıydı.
Tek cümleyle:
ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
Faruk Bildirici
CHP Milletvekili Mustafa Sarıgül ve oğullarına yönelik soruşturmada Murat Ağırel’e “kendisine iletilen bilgi ve belgeleri araştırmak yerine Sarıgül’e verdiği, savcılık ve basınla paylaşmadığı” suçlaması yöneltildi. Ağırel de bu suçlamayı “Sinan Çampınar isimli şahısla görüştüm, iddia ettiği tekne alım satımı ve şirket kurulması olayına ilişkin belgeleri istedim.
Osman Gökçek ile ilgili haberi vermek için bu haberi yapmamı şart koştular. Ama herhangi bir belge sunmadı, ben de haberi yapmadım, kimseye bilge vermedim” diyerek yanıtladı. Buna rağmen de tek cümlelik gerekçeyle tutuklandı.
Ayrıca gazetecinin elindeki bilgiyi yayımlamadan önce savcıya vermek gibi bir misyonu olamaz. Gazeteci savcılığın yardımcı elemanı değildir.
Bir gazetecinin doğrulayamadığı bir iddiayı yayımlamamasından daha doğal ne olabilir ki? Eğer doğrulamaya çalışmasa, doğrulamadan yayımlasa yanlış yapmış olurdu. İddiayı muhataplarına sorması ve “karşı görüş” alması da zaten gazeteciliğin gereğidir. Aksi kanıtlanmadığı sürece Ağırel’in davranışında bırakın suçu, etik bir ihlal de yok. Cezaevinde kaleme aldığı ve Osman Gökçek ile ilgili doğrulanmamış iddialar içeren “Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na” başlıklı yazıyı da belli ki, kırgınlık ve öfkeyle yazmış.

Asıl etik ihlal kendisine “40 yıllık gazeteci” diyen Murat Kelkitlioğlu’nun, TV100’deki programda “Murat Ağırel’in hesap hareketlerinde farklılık olduğu”nu söylemesinde. “Bu tamamen iddia. Bu savcılık iddiası” diyerek bu kadar ağır bir iftirada bulunma hakkını kendinde görebilmesi, gazetecilik etiğinden ne denli uzak olduğunu gösteriyor. Halbuki bırakın söylediğinin gerçekliğini, savcılığın böyle bir iddiası olduğu bile doğrulanmadı.
İsmail Arı’nın tutuklanması ise tümden keyfi bir cezalandırma. Eski RTÜK Başkanı ve Halk Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Ebubekir Şahin şikâyet edince ifadeye çağrılıyor. İsmail Arı’nın paylaştığı fotoğraf gerçek, üstelik o da Ebubekir Şahin’i arayıp görüşünü alarak gazeteciliğin gereğini yapmak istemiş, paylaşımlarında hakaret de yok.
Buna rağmen hâkim İsmail Arı’yı dinlemeye bile gerek görmeksizin tutuklama kararı vermiş. Belli ki, hüküm önceden verilmiş zaten.
Kuşkusuz Murat Ağırel ve İsmail Arı’nın tutuklanma yöntemi bağımsız ve eleştirel gazeteciliği kuşatma ve boğma operasyonlarının devamı. Bu yıl tutuklanan gazetecilerin sayısı 20’yi aştı. Halk TV’ye el konulması ve T24 sitesine erişim engeli getirilmesinin ardından son olarak Yeni Yaşam’ın da sosyal medya hesabı engellendi. Geçen hafta 14 gazeteci hâkim karşısına çıktı.
Gazetecilerin, başta Ankara ve İstanbul başta olmak üzere (Tele1’e el konulmasının yıldönümü olan 24 Ekim’de) 10 ayrı kentte sokağa çıkmalarının nedeni de işte bu baskılar.
Gazetecilik direnişte, gazeteciler, habere ve haberciye özgürlük için sokakta…
Fransa’daki hayat pahalılığına ve eğitim koşullarına tepki eylemlerinin haberleştirilmesindeki yanlışlardan Türkiye medyasının da çıkarması gereken dersler var.
Fransa’daki televizyonlarda da Türkiye’de olduğu gibi göstericiler ve onların talepleri değil, saldırgan grupların yıkıp dökme, polisle çatışma görüntüleri öndeydi. Halbuki saldıranlar azınlıktı, on binler sorunlarını barışçıl biçimde dile getiriyordu. Buna rağmen haberlerde saldırganlara ağırlık verilmesi barışçıl tepkiyi görünmez kılıyor, gösterileri etkisizleştiriyordu.
Özellikle de kamu yayıncısı France 2’de 18 Ekim akşamı “Şiddetin kalbinde” başlığıyla yayımlanan ve 12 dakika boyunca kaos görüntülerinin birbirine zincirleme ve yorumsuz aktarıldığı uzun haber büyük eleştiri aldı.
France Televisions Haber Dairesi Başkanı Philippe Corbe de franceinfo.fr sitesinde yayımlanan yazısında “kurgu, bağlamlandırma ve yorum konusunda daha net olmalıydık” diyerek hatalarını kabul etti. Kurumun ombudsmanı Pascal Doucet-Bon da yazısında “Sosyal medyanın çoğu zaman yeterli bağlam sunmadan görüntüler yayımladığı bir dönemde, televizyon haber bülteni de aynı şeyi yapmalı mı?” diye sorarak eleştirilere hak verdi.
Fransa’da gösteri haberlerinin geleceği açından yararlı ve öğretici olan bu değerli tartışma Türkiye’ye de taşınmalı. Zira Türkiye’deki televizyon kanalları Fransa’da iki gece süren olaylar yatıştıktan sonra bile günlerce Fransa’ya ait şiddet görüntüleri yayımlamaya devam etti. Neredeyse Paris yanmış yıkılmış ve bu günlerdir devam ediyormuş gibi bir algı oluşturdu. Aynı tutum 24 Ekim’deki büyük gösteriler ve öncesinde de tekrarlandı.

Üstelik de kırıp dökme anlarına ilişkin aynı görüntüler üst üste defalarca yayınlandı. Hem de yer ve zaman belirtilmediği için eski ve yeni görüntüler de birbirine karıştı. Akşam tartışma programlarında bile yer ve zaman belirtilmediği için sanki o olaylar, saldırılar o an yaşanıyormuş gibi bir algı oluşturuldu. Oysa Fransa’daki TV’ler bu konuda çok duyarlıydı. Olay görüntülerinin üzerinde yeri ve tarihi, hatta gerekirse saati bile yer alıyordu. Böyle bakınca bizim bazı haber kanallarının görüntü seçimi ve yayımı hem sorunlu ve aldatıcı hem de amatör kalıyor.
Ayrıca veri olmadan komplo teorileri üzerinden analiz yapma hevesi Fransa’daki gösterilere ilişkin haber ve tartışma programlarında da kendini gösterdi. Fransa’daki eylemlerde İsrail’in etkisi olduğu tevatürü üretildi; bunun üzerinden konuşuldu, yazıldı, yorumlar yapıldı. Cumhurbaşkanı Macron’un, “dış müdahale söz konusu değil, ancak yabancı kaynaklı bilgi manipülasyonu var” sözlerine de komplo iddiaları kadar yer verilmedi.
Türkiye gazetesi ise “İsrail’den itiraf Avrupa’yı yaktık” başlıklı bir haber yayımladı. Oysa haber, başlığını yalanlıyordu. Haberde İsrail Diaspora Bakanı Chikli, itirafta bulunmadığı gibi Fransa’nın “barbarlara karşı zafer kazanması” dileğinde bulunuyordu.
Gerçek yerine böyle abartılı haber ve komplo teorilerine yer vermek kötü habercilik. Maalesef bu yayınları yapanlar, İsrail gibi katliamcı bir devlete olduğundan büyük güç vehmettiklerinin ve her şeye muktedirmiş gibi göstererek İsrail’in yararına davrandıklarının farkında değiller.
Yine de umarım özellikle televizyon habercileri, Fransa’daki habercilik tartışmasından bir nebze olsun ders alır; gösteri haberlerinde insanların talepleri ve dile getirdikleri sorunlardan çok anlık şiddet görüntülerine ya da polis müdahalesine odaklanmaktan vazgeçerler.
Pascal Doucet Bon’un dediği gibi, “televizyon haberleri, görüntüleri hiçbir bağlam sunmadan yayımlayan sosyal medyadan” farklı olmalı…
Murat Güloğlu, Habertürk’te “Burası haftasonu” adlı haber programını sunuyor hafta sonlarında. Kendisini gazeteci olarak kabul ediyor olsa gerek ki, sosyal medya hesabındaki profilinde de “TV | Gazeteci | Journalist | News Anchor #HaberturkTV” yazıyor.
Fakat geçenlerde Instagram hesabında bir görüntü yayımladı, açıkça reklam oyunculuğu yapmış. Bir gıda takviyesi markasının kutusunu eline alıyor ve başlıyor övgülere:
“Sen de mi kalbine iyi bakmanın yolunu arıyorsun. Ben… kullanıyorum. İyi alışkanlıklara başlamak gözümde hep büyüyordu. Tavsiye üzerine … ı araştırdım ben de kullanmaya başladım. Arkasında bilim, içinde kalite var. Tam aradığım omega üç. Kalbime iyi bakmayı günlük alışkanlığa çevirdim. … ile iyiyim.”

Güloğlu bu paylaşımının altına da yasal zorunluluk olduğu için #reklam ve #işbirligi etiketleri koymuş. Böylece yasal koşullara uygun reklam yaptığını ilan ediyor. Zaten bu firma, Güloğlu ile birlikte sporcu, oyuncu gibi birçok ünlüye de benzer reklam görüntüleri çektirmiş. Bu kampanya da halka arzlarla başlayan “büyüme hamlesi”nin bir parçası.
Güloğlu’nun yaptığı yasalara uygun olabilir ama etik değil. Bir gazeteci, YouTube yayınına reklam ya da sponsor alabilir. Fakat kendisi reklam oyuncusu olursa haberciliğin güvenilirliğini ticari bir ürünün satışı için kullanmış olur. Para veren ticari kuruluşun istediği şeyi söyleyebilen bir kişi konumuna indirgenir.
Gazetecilik gerçekleri aktarma işidir. Reklamda oynayan gazetecinin sunduğu öbür haberlerin de çıkar karşılığı olabileceği kuşkusu doğar. Reklamda oynayan gazetecinin sattığı gazeteciliktir.
Gazeteciler, Ekrem İmamoğlu’nun İBB davasındaki savunmasından görüntü alamadılar, fotoğraf da çekemediler. Sosyal medyada yayılan ve savcılığın soruşturma açtığı İmamoğlu görüntüsünü çekenler de gazeteci değildi.
Fakat Cumhuriyet’ten, BirGün, Karar ve Sözcü’ye, Medyascope’tan Agos’a ve T24’e kadar onlarca medya kuruluşunda İmamoğlu’nun savunma yapma anının görselleri vardı. Hepsi de fotoğraf değil, yapay zekâ programları tarafından üretilmiş görsellerdi.

Gerçek olmayan bu görsellerin yapay zekâ ürünü olduğunun yazılmaması eksiklik. Çünkü ilk bakışta fotoğraf izlenimi veriyor, okurların çoğu da gerçek fotoğraf sanıyor olabilir o görselleri.
Gazeteci, gerçeği deforme etmez. Bu görseller ise gerçeğin bozulmuş hali, gerçekmiş gibi sunulamaz. O nedenle böyle yapay zekâ tarafından üretilmiş görselleri, haber fotoğrafı gibi kullanmak doğru değil.
Kullanılıyorsa da yanıltıcı olmamak için yapay zekâ ürünü olduğunu belirtmek gerek. Tabii bu sadece İmamoğlu görselleri için değil, tüm yapay zekâ görselleri için de geçerli. Örneğin, Yeni Şafak’ın Almanya, Fransa ve İtalya liderlerini kar altında titrerken gösteren “Avrupa’da yeni akaryakıt krizi kapıda” görseli de yapay zekâ işiydi ve kaynağı yazılmayarak okur yanıltılıyordu.
Hürriyet’in ekonomi sayfasında bir zincir marketle ilgili “… tarım platformu tüm yerel üreticilere açıldı” başlıklı bir haber yer alıyordu. Dikkatle arayınca, sol alt köşesinde dikey olarak belli belirsiz bir “Bu bir ilandır” uyarısı olduğu görülüyordu.
Aynı gün Sabah gazetesinin ekonomi sayfasında da “Tarım platformunu yerel üreticilere açtı” başlıklı bir haber vardı. Bu haber de Hürriyet’teki gibi zincir marketin turuncusuyla bezenmişti ve çok küçük değişiklikler dışında Hürriyet’tekiyle aynıydı.
Fakat Sabah’ta bu metnin şirketin hazırladığı bir ilan olduğu uyarısı olmadığı gibi bir de “Feride Cem/ Sabah” imzası vardı. İlan, sanki Sabah’ın özel haberi gibi sunulmuştu. Oysa metnin ilan ya da reklam olduğunun okurun rahatça görebileceği biçimde belirtilmesi gerekirdi.
Hürriyet, minicik bir uyarıyla yasak savıyor ama Sabah’ın yaptığı, gazeteciliği reklama alet etmek ve en önemlisi okuru kandırmak.
Tek cümleyle:
ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
Faruk Bildirici
“Husiler bir kez daha Riyad Havalimanı’nı vurdu” (AHaber), “Husiler, Suudi hava sahasını hedef aldık” (NTV), “Husiler, Suudi Arabistan’ı vuruyor” (Habertürk), “Suudi Arabistan’a en şiddetli saldırı: 19 Ölü” (Sözcü TV), “Havalimanları tek tek vuruluyor” (Haber Global).
Gazetelerde de benzer haberler yer alıyor. Anadolu Ajansı da hava saldırılarının yanı sıra “Yemen’deki Husilerin Taiz kentinde İHA ile düzenlediği saldırıda 3 çocuk hayatını kaybetti” haberleri geçiyor. Böylece sürekli S. Arabistan’ın tehlikede olduğu, Husiler’in oraya füze yağdırdığı algısı yaratılıyor. Sanki tek taraflı bir savaşmış gibi…

Yemen’de merkezi hükümetin yanı sıra S. Arabistan ile de savaşan Husiler’e ne olduğundan hiç söz edilmiyor. Oysa S. Arabistan ve onlara yardım eden Pakistan uçakları da günlerdir, haftalardır Husiler’in üzerine tonlarca bomba yağdırıyor. O bombaların öldürdüğü siviller, Türkiye medyasında haber olamıyor. Örneğin, Suudi Arabistan’ın, 6 Ekim’de Hac ve Taiz eyaletlerini hedef alan hava saldırısında dördü çocuk olmak üzere aynı aileden altı sivilin öldüğü, dört sivilin yaralandığı açıklamasına yer verilmedi medyada.
Üstelik asıl felaket, Arabistan’da değil, Yemen’de. Ülkede büyük bir insanlık dramı yaşanıyor. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP), çatışmalar nedeniyle 18,3 milyon kişinin akut gıda güvensizliği, 5 yaşın altındaki yaklaşık 2,2 milyon çocuğun yetersiz beslenme sorunu ile karşı karşıya olduğunu açıkladı. Bu haberler de medyada ilgi görmüyor, söz edilmiyor.
Halbuki daha birkaç yıl önce Anadolu Ajansı ve TRT Haber başta olmak üzere tüm iktidar medyası, bugünkünün tam tersi çizgide habercilik yapıyordu. Kıbrıslı gazeteci Sabahattin İsmail’in, sosyal medyada verdiği örneklerden de alıntılar yaparak anımsatayım iktidar medyasının yakın geçmişteki tutumunu:
“Yemen’deki çocuk ölümlerinin yarısından Suudi koalisyonu sorumlu” (18 Ağustos 2017 / AA), “Arap koalisyonunun Yemen stratejisi ‘aç bırakmak” (28 Kasım Ocak 2018/ AA), “Yemen’de koalisyon güçleri çocukları taşıyan aracı hedef aldı (9 Ağustos 2018/ TRT Haber), “Yemen’de Suudi hava saldırısında çocuklarla dolu otobüs vuruldu” (10 Ağustos 2018/ Hürriyet), “BM: Yemen’de 400 bin çocuk açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya (12 Şubat 2021/ TRT Haber), “En feci insanlık felaketi: Yemen ölüyor” (9 Kasım 2018/ Yeni Şafak)”
Gazeteci, savaşlarda savaşmayan taraftır ve iki tarafın da acılarına odaklanır. Gazeteci, siyasi iktidarın tutumuna göre tavır değiştirmez. Oysa muhalif medyanın bir bölümü mesleki eksiklikler ve donanım sorunlarından savaşın Yemen’e getirdiği insani felaketi ihmal ediyor. İktidar medyası ise siyasi iktidarın “Mekke antlaşması” ile başlayan politika değişikliğine uyum çabası içinde. Gazetecilik, bu savaşta kötü sınav veriyor.
Bulgaristan’ın Karadeniz kıyıları açıklarında üç insansız hava aracıyla (İHA) hedef alınan iki gemiden biri battı, altı gemici kurtarıldı, 11’i de kayboldu. Önceki hafta da üç gemi saldırıya uğramış, Türk sahipli Togo bayraklı “Alfa Watan” adlı gemideki 10 denizci kurtarılamamıştı.
Maalesef bu saldırılar da medyanın ilgisini çekmedi. Oysa ticari gemilere saldırılar giderek artıyor. Ukrayna-Rusya savaşında kullanılan İHA ve SİHA’lar ile saldırılan, batırılan ticari gemilerin bilançosu da korkunç. Yalnızca 2026’nın ilk sekiz ayında vurulan gemi sayısı 163’ü aşmış. Saldırıların yaklaşık yüzde 64’ü Rusya, yüzde 32’si ise Ukrayna kaynaklıymış. Aydınlık gazetesine göre, ocak ayından beri saldırıya uğrayan 73 ticari gemiden 52’si Türkiye bağlantılı.
Aydın Sezer’in aktardığına göre de Türk Armatörler Birliği (TAB) ve Deniz Ticaret Odası (İMEAK DTO) çatışmaların başından 2026 sonbaharına kadar Karadeniz, Kerç Boğazı ve Azak Denizi’nde 200’ün üzerinde ticari gemi vurulduğunu veya hasar gördüğünü saptamış.

Bu saldırılarda Ekim 2026 itibarıyla hayatını kaybeden denizcilerin sayısı ise 70’i aşmış durumda. Ölen ya da yaralananların ne kadarının Türkiye’den olduğu bilinmiyor. Çünkü savaş bölgesine sefer yapan Türk sahipli gemilerin de çoğu Togo gibi başka ülkelerin bayrağını taşıyor. Böyle olunca da gemi personeline ilişkin sağlıklı bilgi alınamıyor. Uluslararası sigortacılar, Karadeniz’i “savaş bölgesi” kabul etmekte haksız sayılmaz.
Ayrıca yabancı bayraklı olan bu gemilerde çalışanlar, Türkiye’den SGK’lı olamıyorlar. Gemi sahipleri, “Ekstra savaş tazminatı öderiz” diye çalıştırıyor; ölüm tehlikesi nedeniyle bölgeye gitmeyi reddeden gemicileri de başka gemilerde çalıştırmıyorlar.
İnsanlar sahipsiz durumda olduğu gibi, Karadeniz’de seyrüsefer güvenliğine yönelik girişimlerden de henüz sonuç alınabilmiş değil. İletişim Başkanlığı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Ekim’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüşmesinde bu konunun da gündeme geldiğini açıkladı. Bulgaristan’da, Romanya ve Türkiye’nin katılımıyla üçlü toplantı yapıldı ama bu konuda Türkiye’de bir açıklama olmadı.
Bulgaristan, 13 Ekim’de karasularında iki gemiye saldırılması üzerine Rusya Büyükelçisi’ni, Dışişleri’ne çağırarak uyardı. Ama Türkiye’de böyle bir girişim de yok. İktidar medyası da muhalif medya da yeterince ilgilenmiyor bu saldırılarla. Böyle olunca da Karadeniz’deki bu tehlikeli gelişmeler, Türkiye’de bir türlü gündemin ilk sıralarına taşınamıyor. Ne batan gemiler ve alınacak önlemler izleniyor, ne de ölen, yaralanan gemicilerin yaşam öyküleri aktarılıyor.
Medyanın, toplumu bilgilendirmek ve yöneticileri uyarmak yerine bu kadar yakınımızda yaşanan, insanları ve hatta ekonomiyi doğrudan etkileyen savaşa karşı duyarsız kalması üzücü.
Halk TV geçen ay haber kanallarının birincisiydi. Günlük ortalama reytingi, TRT Haber, CNN Türk, A Haber’in yanı sıra Sözcü TV’yi de geride bırakmıştı.
En çok izlenen haber kanalına kayyum atandığı gün, izleyici anında tepki verdi, muhalif iki kanala yöneldi. Sözcü TV, AB grubunda tüm günde 4.64’lük reytingle, 14 Ekim’i açık ara lider olarak tamamladı. Koza TV’nin bir gün önce 0.17 olan reytingi de bir günde 0.78’e yükseldi.
Zira Halk TV’ye polis baskını ve sonrasını bu iki kanal ayrıntılı olarak aktardı. İktidar yanlısı kanallar, Halk TV’ye kayyum atanmasını gün boyu görmezden geldi. Akşam da savcılığın açıklamasına dayanarak, Cafer Mahiroğlu’na yönelik suçlamaları aktararak; kayyum atanmasını haklılaştırmaya çalıştılar. Oysa Cafer Mahiroğlu, yargılanıp mahkûm olmuş değil. Kaldı ki, olsa bile onun durumu Halk TV’ye el koymanın gerekçesi olamaz.

24 TV ve Habertürk gibi kanallar o gün bir de ABD Başkanı Trump’ın “Türkiye’den Yemen’deki karşılığa katılmasını istiyor musunuz?” sorusuna verdiği “Yapabilirim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, isteğimi yerine getireceğini düşünüyorum” yanıtına açıklık getirmeye çalışıyorlardı.
İktidar medyasını huzursuz eden o soruyu Trump’a soran, Halk TV’nin ABD Temsilcisi Serra Karaçam’dı. Halk TV, el konulmadan önce bu soru ve yanıtı da yayımlamıştı.
Bir gün sonra da Halk TV’de “fon vurgunu”nunda malvarlığına el konulan 141 kişilik listedeki “29 kişilik düzeltme”yi haber yapan Bahadır Özgür, gözaltına alındı. Gerekçe de “soruşturmanın gizliliğini ihlal”di. Ardından zaten ev hapsinde olan Murat Ağırel gözaltına alınırken de bu kez gerekçe, henüz yazmadığı bir haberle ilgili araştırma yapmasıydı.
RTÜK de sessiz kalmadı tabii. Hemen izlenme oranları artan Sözcü TV ve Koza TV’yi “fon vurgunu” yayınları nedeniyle cezalandırdı.
Bu ağır kuşatmanın nedeninin bağımsız ve eleştirel gazetecilerin toplumu bilgilendirmesini engellemek, medyanın tümüyle kontrollü gazetecilik yapmasını sağlamak olduğu çok açık.
Nitekim kayyum olarak atandığında Habertürk’ün yayınını aynen sürdüren İbrahim Paşalı da Tele1’de yaptığı gibi ilk iş olarak Halk TV’nin haber yayınını durdurdu.
Peki ne oldu? İnsanlar, onun yerine hemen başka kanallara çevirdi yüzlerini. Haber de su gibidir, kendine akacak kanal bulur, mutlaka… Önüne engeller koyarsanız bir gün sel olur akar…
AKP’ye yakın gazeteciler arasındaki Yahya Sinvar fotoğrafı kavgasını, İsmail Kılıçarslan’ın Yeni Şafak’taki yazısından fark ettim:
“Yahya Sinvar. Yüz akı şehidimiz. Fransa’da yaşayan İsrail yanlısı bir Cezayirli Siyonist ile yine batıda yaşayan İsrail yanlısı Mısırlı bir Siyonist, Yahya Sinvar’ı Tel Aviv’de bir restoranda yemek yerken gösteren yapay zekayla yapılmış bir fotoğraf servis ettiler.
Bu fotoğraf ne yazık ki Akşam gazetesi yazarı Yusuf Alabarda eliyle girdi Türkiye’de dolaşıma. Kendini doğru ifade edemeyen bir tweetle fotoğrafa ‘Gerçek’ dedi, Alabarda.”

Sosyal medyaya baktım. Meğer, 11 Ekim’de o fotoğrafı paylaşan Yusuf Alabarda’ya hücum edilmiş, büyük kavga çıkmıştı. Kimisi fotoğraftaki kişinin Yahya Sinvar olmadığını, kimisi de fotoğrafın yapay zeka ürünü olduğunu savunuyordu.
Hem de İsmail Kılıçarslan kadar serinkanlı yaklaşıp “yanlış anlamayı gidermesini” istemiyorlardı Yusuf Alabarda’dan. Fatih Tezcan “dangalak”, Özlem Doğan “Bu kişiler artık gözümde şüphelidir”, Taha Ün de “Kifayetiniz yok” diye sesleniyordu. Yusuf Alabarda ise “Davutoğlu beslemesi” diyerek sadece Taha Ün’ü yanıtlıyor, suçlamayı reddediyordu. Yusuf Alabarda’nın kavgaya neden olan paylaşımına da baktım; fotoğrafın üzerine şunları yazmıştı:
“Fotoğraf gerçek. Tel Aviv Humms Restoran. Allah insanları aynı suretten çift yaratırmış… Aksini düşünmek uyku kaçırır.”
Görüleceği gibi, Yusuf Alabarda tepki gösterilen paylaşımında, fotoğraftaki kişinin Yahya Sinvar olduğunu söylemiyor, “Allah aynı suretten çift yaratırmış” diyerek o kişinin Yahya Sinvar’a benzerliğini vurguluyordu. O kadar. “Fotoğraf gerçek” derken kastettiği buydu.
Yusuf Alabarda’nın Yahya Sinvar’a saygı duyan bir isim olduğu bilinmesine rağmen, anlayıp dinlemeden bu kadar ağır biçimde saldırılması sanırım o çevrelerdeki gerilimi yansıtıyor. Bir de farklı bir yaklaşımda bulunana bile tahammül edilemediğini…
Tek cümleyle:
ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
Faruk Bildirici
Bengü Türk muhabiri, “AKP’li bürokrat Osman Arıkan Nacar, 20 milyar liralık fon vurgunuyla yurt dışına kaçmadan kısa süre önce Ömer Çelik ile Bodrum’da tatil yaptı” iddiasını hayli yumuşatarak ve de genelleştirerek sordu basın toplantısında:
“Önce Yeni Partili isimler, ardından da Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel fon krizi ile ilgili Sayın Cumhurbaşkanı’nı, Adalet Bakanı’nı, Hazine ve Maliye Bakanı’nı, sizin şahsınızı hedef alan bazı söylemler ve iddialarda bulundular, neler söylersiniz?”
Ömer Çelik, “Borsa işinden anlamam, borsa hesabım da olmadı” diye karşılık verirken aslında soruyu yanıtlamadı. Normalde, gazetecilerin yeniden söze girerek bir daha sorması, “Nacar ile tatile gidip gitmediği”ni ve Nacar’ın durumunu netleştirmeye çalışması beklenir ama yapılmadı.

Gazeteciliğin özü olan soru sorma refleksinin zaafa uğradığını gösteren ikinci olay da Yeni Parti İzmir Milletvekili Ümit Özlale’nin, TBMM’de düzenlediği ve iki bakana soru formunda suçlamalar yönelttiği basın toplantısında yaşandı.
Özlale, Ticaret Bakanı Ömer Bolat’a, “Hedef Portföy’de 170 milyon liralık işlem size mi ait?” sorusunu yönelttiğinde gazetecilerden hiç ses çıkmadı. Hatta Özlale bir süre bekledi ama yine de soru gelmedi izleyen gazetecilerden.
Oysa Ömer Bolat, önceki akşam gazeteci Murat Ağırel’in Sözcü TV’deki konuşmasının ardından yaptığı açıklamada, “37,8 milyon lira tutarındaki aile tasarrufunun Hedef Yatırım Portföy’deki sukuk hesabında (kira sertifikası) durduğunu” belirtmiş, 2 yıl 8 aydır işlem yapılmadığını, soruşturma sonrasında da hesabın kapatılmadığını vurgulamıştı.
Aslında Bolat, bu açıklamayla, dolaylı olarak Özlale’nin TBMM Genel Kurulu’nda dile getirdiği soruyu da yanıtlamış oluyordu. Gazeteciler, bu yanıtı anımsatabilir, en azından 170 milyonluk işlemin tarihi sorulabilirlerdi.
Özlale’ye, Bolat’ın, gazeteciler Murat Ağırel ve İsmail Saymaz için kullandığı hakaretamiz dil de sorulabilirdi. Zira Ağırel, Özlale’nin TBMM’deki konuşmasında kastettiği bakanın Bolat olduğunu dile getirmiş, İsmail Saymaz da “400 koyup 800 alan Ömer Bolat mı?” diye sormuştu. Murat Ağırel, bakanı suçlamadan “Onu bilmiyorum” karşılığını vermişti. Gazeteciler, Özlale’nin basın toplantısında sorularla bu durumun da altını çizebilirdi.
Ancak Bolat’ın, sanki “400 koyup 800 aldı” suçlamasında bulunmuşlar gibi açıklama yapması, Murat Ağırel ve İsmail Saymaz’a “ev hapsi” cezası verilmesine dayanak oldu maalesef.
Gazeteciler Mustafa Balcı ile Şaban Sevinç de sırf Ömer Çelik’in arkasında Osman Arıkan Nacar’ın göründüğü ve Bodrum’daki bir konserde çekilmiş bir fotoğrafı sosyal medyada paylaştıkları için tutuklandılar.
Yeterince soru sormadan yapılan, sınırlı sorumlu gazetecilik, üstüne üstlük bir de hukuksuz ve haksız soruşturmaların, gözaltıların, tutuklamaların baskısı altında…
Eski bakan ve AKP yöneticisi Fatma Betül Sayan Kaya ve eşinin, fonlardan elde ettikleri haksız kazancı iade edip etmediklerini muammasını yaratan ilk adım Ekonomim’den gelmişti.
29 Eylül 2026 günü, Ekonomim’in web sayfasında “Fatma Betül Sayan Kaya 2,2 milyar lirayı iade etti!” haberi yayımlandı. Ertesi gün basılı gazetede de yayımlanan bu haber, önce dijital medyada, ardından haber televizyonları ve gazetelerde de alıntılandı. “Ekonomim.com’un edindiği bilgilere göre, Kaya ve eşi İlyas Kaya’nın yaklaşık 2.2 milyar lirayı Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın bildirdiği hesaba aktardığı” bilgisi verilen haber, haber kanallarında tartışma programlarına ve muhalefetten bazı isimlerin açıklamalarına da konu oldu.

İlk itiraz, “Güvendiğim bir iki kaynaktan bu haberin doğru olmadığı söylendi” diyen Nagehan Alçı’dan geldi. Alçı’nın itirazına ertesi gün İsmail Saymaz da Kaya ve eşinin parayı iade etmediğini söyleyerek destek verdi.
Bunun üzerine medya ikiye bölündü; bazı TV programlarında paranın iade edildiği bilgisi yinelendi, bazıları da paranın iade edilmediğini ifade etmeyi sürdürdü. Ekonomim’den haberlerini savunmak gibi bir çaba olmadığı gibi ilgili kurumlardan da somut bir açıklama gelmeyince beş gün böyle ikircikli biçimde geçti.
Kararsızlık hali, 5 Ekim akşamı, Kaya ve eşinin başvurusu üzerine savcılığın, hesaplarındaki blokeyi kaldırarak, TMSF’nin açtığı “gönüllü iade hesabı”na para yatırmalarına izin verdiği bilgisinin duyulmasıyla biraz olsun aydınlandı.
Önce DHA, Kaya ve eşinin parayı yatırdığını duyurdu. Ardından Hürriyet ve Yeni Şafak da Kaya ile eşinin, hesaba yatırdığı miktarın 1 Milyar 860 milyon lira olduğunu yazdı. Kaya ve eşinin, fondan çektikleri 2.2 milyar lirayı değil, fona koydukları 163 milyon lira ana paraya ilaveten bir de faiz olarak 147 milyon lirayı kendilerine saklamayı düşündükleri anlaşılıyordu!
Bu gelişmeden sonra Ekonomim, sanki 29 Eylül’de “Kaya ve eşinin parayı iade ettiği” belirtilen ve yanlış çıkan haberi kendileri yapmamış gibi, 5 Ekim akşamı, DHA ile hemen aynı sıralarda “Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi, parayı TMSF’ye yatırdı” haberi yayımladı. Üstelik de bu haberde ilkinden hiç söz edilmedi.
Neyse ki, Kaya ve eşinin durumu, fondan kazandıkları paranın bir kısmını iade etmeleriyle ilgili belirsizlikler, savcılığa ifadeye çağrılmalarının ardından sona erdi.
Türkiye Gazeteciler Hak ve Sorumluluk Bildirgesi, “Gazeteci, yayınlarındaki her yanlışı en kısa sürede düzeltmekle ve gerektiğinde özür dilemekle yükümlüdür” ilkesini içerir. Ekonomim de eleştiriler gelince hemen yeniden araştırmalı, okurunu yeniden bilgilendirmeliydi. Yanlışı düzeltmeden altı gün bekleyip, sonra da yanlış çıkan haberi yok varsayarak yeni bir haber yayımlamak doğru olmadı.
İfade Özgürlüğü Derneği’nin X hesabına bile erişim engellemesi, Türkiye’deki ifade özgürlüğünün halini yansıtıyor.
İFÖD, siyasi bir örgütlenme değil. Türkiye’de ifade özgürlüğü, medya ve İnternet özgürlüğünün korunması ve geliştirilmesini amaçlayan, erişim engellemelerini izleyen, raporlayan ve duyuran bir dernek. Faaliyetlerinin suç olduğunu öne süren bir yargı makamı, kararı da yok. Erişim engelinin neden, hangi makam tarafından verildiğine dair bildirim de yok.
Hem de öyle bir yargı düzeni var ki, önce muhatabına sorulmadan erişim engeli getiriliyor, savunmasız getirilen ceza infaz ediliyor. Güya sonradan itiraz yolu da açık ama aslında pratikte o yol da kapalı. T24, 118 yazı gerekçe gösterilerek sitenin tamamına getirilen erişim engeli kararına 1 Ekim’de itiraz etti. Başvuru sekiz gün bekletildikten sonra görüşüldü. “Kararı değiştirecek somut delil olmadığı” gibi hukuk dışı bir gerekçeyle de reddedildi. Gerekçe gösterilen 118 yazının kaldırılmış olmasını bile dikkate almadı hakim. T24 hâlâ engelli.
T24’e ilaveten geçen hafta bir de Bianet’in X hesabı, Mezopotamya Ajansı’nın (MA) alan adı engellendi. Çok sayıda gazetecinin X hesabına bir kez daha erişim engeli getirildi. Bu ayın ilk günlerindeki engellemelerin sayısı 200’ü geçti.
Erişim engellerinin en garibi, 2004’de 13 yaşındaki Erdin Özel’in dönemin ABD Başkanı Bush’la fotoğraf çektirmek için Esenboğa’ya sızdığı haberinin 23 yıllık kupürünü paylaşan hesaba da erişim engeli getirilmesiydi.
Ergün Gökçek: Takip ettiğim gazetelerde sürekli emekli banka promosyonları hakkında yalan haberler yapılıyor. Banka değişiyor ancak ifadeler her zaman birbirinin kopyası halinde. Üstelik güncellenmiş herhangi bir promosyon da yok.
Emre Yörük: Türkiye’de haber sitelerinde yıllardır beni rahatsız eden bir alışkanlık var ve zaman geçtikçe yaygınlaşıyor. Haberi bilinçli şekilde eksik veren veya “click-bait” başlıklar. En açık örneği Merkez Bankası bir faiz kararı açıkladığında görülüyor. Manşetlerden açıklanan karar hakkında okur bilgi edinemiyor, illa habere tıklayıp açılan sayfada detaya erişilebiliyor. Birkaç tıklama için haberin içini boşaltan başlıklar atılması sizce de bir sorun değil mi?

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
Faruk Bildirici
Fakat bunun hemen üzerinde “İskender Balcı da gözaltında” haberi vardı. O haberde İskender Balcı’nın, Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı, Bankacılık ve Denetleme Kurulu’nun eski üyesi Mustafa Balcı’nın da oğlu olduğu yazmıyordu.
Sabah’ın haberinde de “Eski CHP milletvekilinin kardeşi ‘Balıkçı İsmet’in 3 milyarlık para trafiği inceleniyor” yazıyordu. Fakat üzerindeki “Fon soruşturmasında yeni operasyon: 9 gözaltı” haberinde İskender Balcı’nın Osman Çelik’in damadı olduğundan hiç söz edilmiyordu.
Elbette hiç kimse akrabalık ilişkilerinden dolayı suçlu gösterilemez. Ama CHP’li Ensar Öğüt olunca haberin başına çıkarıp, AKP’li Osman Çelik olunca hiç koymamak çifte standarttır, korumacılıktır. Üstelik Osman Çelik, Ensar Öğüt’ten farklı olarak yetkili ve etkili konumda.

Hürriyet ve Sabah gibi Akşam’ın da “Balıkçı İsmet’e 3.1 milyar” haberinde kardeş Ensar Öğüt vardı ama “Karadağ’dan gelip teslim oldu” haberinde kayınpeder Osman Çelik yoktu. Yeni Şafak da öyleydi. Onda da “CHP’li vekilin kardeşi 3 milyar TL çekmiş” haberinde Ensar Öğüt en baştaydı. “Destek ve Özata’da 9 gözaltı” haberinde ise Bakan Yardımcısı yazılmamıştı.
Yeni Akit, “CHP’li ‘samancı’nın kardeşi de fon vurguncusu çıktı” haberinde Ensar Öğüt’ü ilk sayfaya çıkarırken, damat İskender Balcı’nın gözaltına alınmasını hiç haber bile yapmamıştı.
İktidar medyasında Türkiye gazetesi istisnaydı. Her iki akrabalık ilişkisine de aynı ölçütlerle yaklaşmış, ikisini de belirtmişti. Fakat o da bir gün önce Fatma Betül Sayan Kaya’nın AKP yönetiminden “affı” haberinde iktidar medyasıyla aynı tavrı almıştı. Türkiye’de de Akşam, Milliyet, Sabah, Yeni Akit, Yeni Şafak’ta olduğu gibi Kaya ve eşinin fona 163 milyon yatırıp beş ay sonra 2 milyar 170 milyon lira olarak çektiği bilgisi yoktu.
Sadece “fon krizi iddialarına adı karışan” gibi üstü kapalı ifadelerle geçiştirilmişti Kaya’nın “affedilmesi”nin nedeni. Kaya’nın bu vurgununun soruşturmayla değil, Yeni Parti Genel Sekreteri Yunus Emre’nin açıklamasıyla ortaya çıktığı da aktarılmıyordu. Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Nefsine yenilenle vedalaşırız” konuşmasından sonra iktidar medyasının frenleri boşaldı da Kaya’nın mal varlığının dondurulduğu bile kısaca haber yapılabildi.
Ancak yine de AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın oğlu Mustafa Yazıcı’nın malvarlığına el konulup sonra kaldırılmasına ve yurtdışı yasağı getirilmesine hiç değinilmedi iktidar medyasında. AKP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Zeybekçi’nin, “Ben de fon mağduruyum” sözleri ve dört şirketinin 250 milyon lirasının o fonlara yatırılması da yok sayıldı.
İskender Balcı’nın, Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı olduğu da ancak tutuklandıktan sonra satır aralarında haberleştirildi. Tabii İsmet Öğüt tutuklandığında ise onun Ensar Öğüt’ün kardeşi olduğunun yeniden haberleştirilmesi unutulmadı.
Sonra da Sabah, “fon soruşturması” haberlerini hızla magazin eki Günaydın’a indirgedi. Mustafa Sandal’ın kayınpederi Cihan Sütşurup’un vurguncular listesinin altıncı sırasında olduğunu yazdı ama ilk beşteki isimleri yazmadı!
Bu koruma örnekleri, iktidar medyasının fon dolandırıcılığı haberlerinde AKP’ye dokunan noktaları örtme çabasını, muhalefete ise aynı kriterlerle yaklaşmadığını bir kez daha somutluyor.
Ayrıca muhalif medyada da tersine “damat” haberleri öne çıkarıldı ama “Balıkçı İsmet” haberlerine yer verilmedi. Aynı kaynaktan servis edilen bu haberin BirGün, Cumhuriyet ve Sözcü’ye ulaşmaması doğal ama sonraki günlerde değinilebilirdi bu isme.
Muhalif medyanın istisnası da Nefes’ti. Nefes, akrabalık ilişkisini vurguladığı her iki haberde de suçlananların yanıtını habere koydu. “Damatların belli fonları” haberinde İskender Balcı’nın, “Balıkçı İsmet’in oltasına 3 milyar takılmış” haberinde de Ensar Öğüt’ün sözleri yer alıyordu.
Doğrusu da bu. Hangi partiden olursa olsun objektif değerlendirmek, kime yönelik olursa olsun tüm suçlamaları da savunmaları da aktarmak gerek.
İfade Özgürlüğü Derneği (İFD), EngelliWeb projesi kapsamında hazırladığı “Dijital sıkıyönetim: Kamu düzeni gerekçesiyle kamunun susturulması” başlıklı 2025 yılı raporunda, engellemelerin önceki yıllarla kıyaslanmayacak ölçüde arttığını vurguluyordu.
Bu yıl erişim engellemeleri, geçen yılı katbekat aştı. Hele de eylül ayı, erişim engellemelerinde yeni bir rekorla kapandı. İFD’nin saptamalarına göre, geçen yılın tamamında 985 olan X hesabı erişim engellerinin sayısı bu yıl sadece eylül ayında 1.270’i buldu. Eylülde engellenen toplam dijital medya içeriği sayısı da Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’ne göre 3.492.
“Millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle gerçekleştirilen engellemeler, ağırlıklı olarak gazeteciler, medya kuruluşları, akademisyenler ve hak savunucularına yönelik. X hesabı engellenenler arasında EngelliWeb ile İFD kurucularından Yaman Akdeniz de bulunuyor. Fon dolandırıcılığı, Narin Güran cinayeti davası ve Furkan Cemaati hakkında paylaşımlar yapan 300’e yakın X hesabı Türkiye’den görünmez kılındı. Web sitelerindeki 15 haber de engellendi.

“Dijital sıkıyönetim” olanca karanlığıyla muhalif medyanın üzerine çöktü. Medya kuruluşları Evrensel, Kısa Dalga, Jinnews, Sol Haber, Bizim TV, Turkeyindepth, Mezopotamya Ajansı ile gazeteciler Furkan Karabay, Meral Danyıldız, Hikmet Adal, Tuğçe Yılmaz, Sarya Toprak, Esra Tokat, Ersin Eroğlu, Dinçer Gökçe, Ali Tarakcı, İrfan Değirmenci, Hilmi Hacaloğlu, Alptekin Dursunoğlu, Onur Dalar, Razi Canikligil, Canan Kaya, Yıldız Tar, Burçin Atılgan, Alex Crawford ve Erdal Sağlam’ın hesapları erişime kapatıldı.
Hiç dinmeyen engelleme dalgası, artık toplam gazete satışının 500 bini bile bulmadığı bir ortamda milyonlara ulaşan ve “merkez medya” konumuna erişen T24 haber sitesini bile vurdu. Sosyal medya hesaplarının yanısıra T24 sitesinin tümüyle engellenmesinin gerekçesi, “son bir yıl içerisinde yayımlanan 118 haber ve yazıda LGBT propagandası” yapıldığı suçlamasıydı.
Oysa “LGBT propagandası” diye bir suç yok yasalarda. Zaten haberle propaganda yapılmaz. Üstelik “son bir yılda” denilen 118 yazının çoğu eski, 2017’de çıkan yazılar bile var içlerinde.
Engellemeye gerekçe yapılanlardan biri de benim “Etki ajanlığı yasası yürürlükte mi?” başlıklı yazım. LGBT derneklerini hedef alan “Ailem güvende” operasyonlarının iktidar medyasında haber yapılma biçimini eleştiriyordum. O yazı da “LGBT propagandası” sayılmış!
Asıl amaç, bu yazılar olsa sadece o linklere erişim engellemesi getirebilirlerdi. O linklerle yetinmemeleri, hedefin doğrudan T24 olduğunu gösteriyor. Öyle hukuk düzeni ki, sulh ceza hâkimi savunma bile almadan cezayı kesip uygulatıyor. Ondan sonra itiraz edebiliyorsunuz!
Muhalif medyaya yönelik operasyonlar dijital mecralarla da sınırlı değil. Olmadık bir suçlamayla Merdan Yanardağ’ı tutuklayıp, Tele1’i kapatmakla başlatılan operasyonlar tüm hızıyla devam ediyor. Son bir ayda gazeteciler Selahattin Günday, Oya Lale Özan Arslan, Hüseyin Aykan, Ali Tarakcı, Tuğba Tekerek, Fatih Ergin ve Derya Okatan da tutuklandılar. Hem de eften püften gerekçelerle.
Eminim bağımsız ve eleştirel gazetecilik yine de susmayacak. T24 ve tutuklanan, hesabı engellenen tüm meslektaşlarımızla dayanışma içinde olacağız.
Bu ülkede tek parti döneminde de yere düşmedi gazetecilik bayrağı, 12 Eylül askeri rejiminde de. Eleştirel ve bağımsız gazetecilik bunca ağır “dijital sıkıyönetime” rağmen yolunu bulacaktır. Yeter ki, bizler gazeteciliğimizden, hakikate sadakatten taviz vermeyelim.
Murat Ağırel’in, “Gökçek ailesinin Almanya’daki milyonluk serveti ortaya çıktı: Düsseldorf’ta 15 dairelik bina” başlığıyla özetlenen haberleri, son zamanlarda eşine nadir rastlanan bir araştırmacı gazetecilik ürünüydü.
Murat Ağırel’in önce Onlar TV’de izleyiciye aktardığı, sonra da Cumhuriyet’te sürdürdüğü bu haberler, medyada epeyce yankılandı, savcılık Melih Gökçek, oğlu Ahmet Gökçek ve gelini Hülya Gökçek hakkında soruşturma da açtı. İfadeler ve açıklamalar, Gökçek ailesinin Almanya’da bir şirket kurduğunu ve milyonlarca euro transfer ettiğini doğruladı. Paranın kaynağı ve Melih Gökçek’in bu faaliyetler içindeki konumu ise soruşturmayla netleşecek.

Almanya’ya kadar giderek duyumlarını yerinde araştırdığı ve haberleştirdiği için Murat Ağırel’i kutlamak gerek. Tek itirazım, savcıya ifade verdikten sonra kaleme aldığı yazısındaki “Bugüne kadar anlatamadıklarımı da savcılığa anlattım. Hatta kamuoyuyla henüz paylaşmadığım belgeleri de savcılığa ilettim” sözleri.
Gazetecinin soruşturmalarda tanıklığının haberleriyle sınırlı olması gerek. Gazetecinin önceliği her zaman kamuoyudur; doğruladıklarını toplumdan saklamaz. Henüz yazmadıkları ya da doğrulayamadıkları üzerinden de soruşturmaya katkıda bulunmaz.
Fakat Levent Gültekin’in, “Ben girmiyorum öyle şeylere. Murat Ağırel üzerinden Melih Gökçek operasyonu çektiler. Murat Ağırel’e o bilgileri kimin verdiğini medya dünyasında olan herkes az buçuk biliyor” sözleri yanlış ve yakışıksız. Levent Gültekin’in, duyduklarını söylemiyor olması kendi bileceği bir iş. Ancak böyle bir tavrın gazetecilikle ilgisi olamaz.
Ne garip ki, Murat Ağırel’in haberlerinin doğru olmadığını da söylemiyor Levent Gültekin ama öte yandan “Melih Gökçek’e operasyon çekilmesinde kullanıldığı” suçlamasında bulunarak kendisiyle çelişiyor. Hem varsa “operasyon çekenler” hakkında bir bildiği onu açıklamalıydı; açıkça isim, adres vermeden “operasyon” diye nitelendirmek büyük haksızlık.
Murat Ağırel, Levent Gültekin’in bu tavrına itiraz etmekte haklı. Ancak bir gazeteci olarak yanıtını hakaret ve küfür boyutuna vardırmamalıydı. Levent Gültekin’in ona yanıtı da hakaret yüklü. Yanlış ve konunun özünden uzaklaştıran bir üslup bu.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.