DOLAR 46,5035 0.05%
EURO 52,7941 -0.27%
ALTIN
Ankara
26°

AÇIK

Korhan

Korhan

22 Haziran 2026 Pazartesi

Kılıçdaroğlu’nun bilmediğini Öztürkmen biliyor, öyle mi?

Kılıçdaroğlu’nun bilmediğini Öztürkmen biliyor, öyle mi?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Faruk Bildirici

“2024, 2025 ve bu yılın ilk 4 ayında birtakım TV kanallarına, gazetelere ve trol hesaplara 755 milyon lira ödenmiş. Sayman görevinde bulunan Genel Başkan Yardımcımızın (Bülent Kuşoğlu) verdiği bilgilere göre her gün Kılıçdaroğlu’nu eleştiren, gerçekleri çarpıtan, haber kanalı değil de propaganda kanalı haline gelmiş bazı TV, gazete ve trol hesaplara 755 milyon TL ödenmiş.”

Hasan Öztürkmen’in, MK TV’deki bu sözlerini Şamil Tayyar, “Parayı veren düdüğü çalmış” diye paylaşırken, iktidar medyası da “Trol ağına 755 milyon TL” (Akşam), “Kalemlerini 755 milyona satmışlar” (Yeni Akit), “Fondaş basına para yağdırmış” (Sabah) diye haberleştirdi.

Tabii sorgulamadan, doğruluğunu kontrol etmeden…

Oysa Hasan Öztürkmen’in sözleri bir belgeye dayanmıyordu; kime ve neden para verildiğini de açıklamadan muhalif medyayı karalama, töhmet altında bırakma hakkını görüyordu kendinde.

Whatsapp Image 2026 06 21 At 13.30.37

Peki ne oldu? Hasan Öztürkmen’in isim vermeden “propaganda kanalı” diye nitelediği kanallardan biri olan Sözcü TV, Kemal Kılıçdaroğlu’nu canlı yayına aldı. Hem de iki saat sürdü program. Son yıllarda TV’lerde görmeye alışıldığı gibi konuk ağırlama programı yapmadılar; “Efendim nasıl değerlendiriyorsunuz?” tipi, gazeteciyi edilgenleştiren sorular yerine Kılıçdaroğlu’nu sorgulayan, yer yer zorlayan sorular sordular.

Eksik kalan sorular olabilir, ama Barış Terkoğlu, Senem Toluay Ilgaz ve Aslı Kurtuluş Mutlu, CHP’deki saflaşmanın gazeteciliğe bakışı da olumsuz etkilediği bu ortamda başarılı iş çıkardılar doğrusu. Onları eleştiren kimi gazetecilerin soru sormayı nezaket gösterisi sandıkları, gazetecinin aklına gelen her soruyu soramayacağı gibi yanlış kanaat taşıdıkları ortaya çıktı. Bu gazeteciler, Oriana Fallaci gibi, gazetecinin muhatabıyla çatır çatır tartıştığı söyleşileri ya hiç bilmiyorlar ya da unutmuşlar. Bazı politikacıların gazetecilere gazetecilik öğretmeye kalkması ise trajikomikti.

Programda haklı olarak, Hasan Öztürkmen’in suçlamalarını da sordular. Kılıçdaroğlu, bu soruyu yanıtlarken, “CHP’nin geçmişte de bazı TV kanallarıyla protokol yaptığını, bunların meşru ödemeler olduğunu” ama Özgür Özel döneminde “sosyal medyaya büyük paralar ödendiğini” söyledi. Kılıçdaroğlu, bu sözleriyle CHP’nin Halk TV gibi kanallarla yaptığı ve daha önce de tartışılan “reklam, kampanya videoları ile grup ve basın toplantılarının canlı yayınlanması” protokollerini kastediyordu. O protokolleri de zamanında eleştirmiştim.

Kılıçdaroğlu, Hasan Öztürkmen’in, gazete ve gazetecilere de para ödendiğini öne sürdüğünün anımsatılması üzerine de CHP Sözcüsü Müslim Sarı’nın danışmanı Hüseyin Doğan’ı kastederek, “MYK üyemizin yanında çalışan birisi bunu dillendirdi. Onu partiden uzaklaştırdık. Öyle bir şey yok” dedi. Sonra da “Gazetecileri bilmiyorum. Siz söylüyorsunuz, ben bilmiyorum. Ödeme yapılırsa, eğer ödeme varsa meşru zeminde yapılması lazım” diye ekledi.

Şimdi söz sırası yeniden Hasan Öztürkmen’de. Eğer Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun bilmediği bir bilgisi varsa belgeleriyle isim isim açıklamalı, yoksa çıkıp özür dilemeli. Elbette sadece Öztürkmen de değil, Bülent Kuşoğlu başta olmak üzere kim ne biliyorsa belgeleyerek konuşmalı ya da tezvirat üretmemeli.

Persepolis ve Satrapi’nin anısına saygı

İran’daki baskıcı ve totaliter “molla” rejiminde büyüyen bir kız çocuğunun yaşamını anlattığı “Persepolis” çizgi filmiyle tanınan Marjane Satrapi’nin ölümüyle ilgili haberler gizemliydi.

Fransa’da olduğu gibi Türkiye’deki haberlerde de “aile üyelerinin” verdiği bilgiye dayanılarak, Satrapi’nin “üzüntüden öldüğü” belirtiliyordu. Üzüntü, ölümüne yol açacak kadar nasıl büyük bir tıbbi soruna yol açmıştı o konuda bilgi yoktu haberlerde. Sadece eşi ve “hayatının aşkı” Mattias Ripa’nın bir yıl önceki ölümünden çok etkilendiği vurgulanıyordu.

Elize Sarayı’ndan yapılan açıklamada da “Persepolis ile küresel bir izleyici kitlesini büyüledi. Fransız kültürünün önde gelen bir figürü ve özgürlüğe adanmış bir sanatçı; eserleri evrensel bir mesaj taşıdı ve kendisine büyük uluslararası ün kazandırdı” deniliyor, ama Satrapi’nin ölümüyle ilgili ayrıntıya girilmiyordu.

Whatsapp Image 2026 06 21 At 13.05.47 (1)

Merak edip, taradım. Le Figaro’nun Olivier Delcroix imzasıyla “kültür sayfasında” yayınladığı haberinin başlığında “Persepolis’in yaratıcısı Fransız-İranlı sanatçı Marjane Satrapi, 56 yaşında üzüntüden öldü” deniyordu, ama içerde iki kez kez “intihar etti” kelimesi kullanılmadan, onun eş anlamlıları “yaşamına son verdi, hayatını sonlandırdı” sözcüklerinin geçtiğini buldum. İntihar ile ilgili başkaca bir bilgi de verilmiyordu.

Le Figaro biliyorsa Fransa medyasının tümünün de Satrapi’nin intiharıyla ilgili bilgi sahibi olmadığı düşünülemez. Belli ki, Satrapi’nin anısına saygı göstermek, yakınlarını da üzmemek istemişler. Le Figaro, yine de satır arasında da olsa okurunu bilgilendirme gereği de duymuş.

Ben de bu yazıyı yazmak konusunda tereddüt ettim. Sonra da Satrapi gibi ünlü bir insanın intiharının, ülkemizde olsa tüm ayrıntılarıyla yayımlanacağını düşünüp yazmaya karar verdim.

Umarım Fransa medyasının Satrapi’nin ölümüyle ilgili gösterdiği bu özen, onca uyarıya rağmen intihar vakalarını yöntemine varana değin hiç sakınmadan yazan medyamıza örnek olur.

Kürtçe yazılı bez çantaya gözaltı!

Gazeteciler Tuğçe Tatari ve Rengin Azizoğlu’nun, CHP Grubu’nda gerginliğin yaşandığı gün Meclis girişinde gördükleri kötü muamele dikkat çekmedi; haber de olmadı.

Ben de olanları Tuğçe Tatari’nin, T24’deki “Meclis’e girmek için kötü muameleye razı olmak mı gerek?” başlıklı yazısından öğrendim. Rengin Azizoğlu ile birlikte Meclis’e girerlerken, polis, Azizoğlu’nun, üzerinde Dicle Fırat Gazeteciler Derneği logosu olan ve Kürtçe “Çapemenîya Azad Civaka Azad” (Özgür Basın, Özgür Toplum) yazan bez çantasına el koymuş.

İtiraz edince de arama kabinine sokup, bacaklar ayrık kollar havada, bluzlarını açtırarak “ince arama”ya tabi tutmuşlar. Tatari, “bir adım ötesi çıplak aramaydı” diye aktarıyor o aramayı.

Tatari’nin yazısının ardından bez çantasına el konulan Dicle Fırat Gazeteciler Derneği de açıklama yaptı. DFG, polisin davranışını “onur kırıcı ve hukuka aykırı uygulama” olarak nitelendirdi; TBMM Başkanlığı’nın sorumlular hakkında soruşturma açmasını istedi.

Gazetecilere reva gördükleri muamele çok vahim. Kürtçe yazılı bir bez çanta gören polisin gözlerinde alarm zilleri çalması daha da vahim… Bu çağda böyle polisler olması, hem de TBMM kapısında görev yapmaları demokrasi ve medya özgürlüğü bakımından büyük tehlike.

Beykoz Medya Okulu kardeşliği işbaşında

Gazeteci Dinçer Gökçe yakalamış, o paylaştı. Buket Aydın, Çağlar Cilara, Cuma Obuz ve Taha Hüseyin Karagöz, ortak paylaşımlarla AKP’ye geçen Beykoz Belediyesi Başkanı Özlem Vural Gürzel’in faaliyetlerinin reklamını yapmış. Neredeyse aynı sözcükler, aynı cümlelerle.

Aynı isimler daha önce de ortak paylaşımlarla dikkat çekmişti. İlk olarak Buket Aydın, Türker Akıncı, Çağlar Cilara ve Başak Şengül, “evlilik dışı ilişki” ile suçlanan AKP’li Adapazarı Belediye Başkanı Mutlu Işıksu’ya destek veren ortak paylaşımlarda bulunmuşlardı. Birbirinden habersizmiş gibi art arda yapılan paylaşımlardaki görsel ve sözler aynıydı.

Whatsapp Image 2026 06 21 At 13.05.47

Buket Aydın, Çağlar Cilara, Fulya Öztürk ve Türker Akıncı, yakın tarihin en karanlık isimlerinden biri olan Abdullah Çatlı’nın filmini de ortak görsel ve ifadelerle tanıtmışlardı.

Bu isimlerin ortak paydası, CHP’den AKP’ye geçen Beykoz Belediye Başkan Vekili Özlem Vural Gürzel’in kurduğu “Beykoz Medya Okulu”nun eğitmenleri olmaları. Acaba bu isimler, AKP’li Beykoz Belediyesi’nden “eğitmenlik” karşılığında ne kadar ücret alıyorlar? Açıklasalar da organize PR çalışmalarının altındaki çıkar ilişkisinin boyutlarını öğrensek.

Yalanlanan haber

Sözcü gazetesinin “İl yapılacak 25 ilçe için yasa teklifi hazırlanıyor” haberi, basılının yanı sıra internet sayfasında da yayımlandı.

Haberde kaynak verilmiyor, sadece “…kanun teklifi hazırlıklarına başlandığı” belirtiliyordu. İl olacak ilçelerin adlarını da içeren haber, hızla yayıldı haber sitelerinde. Fakat Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, “25 yeni il kurulacağı iddiaları gerçeği yansıtmamaktadır” açıklaması yaptı.

DMM’nin yalanlamasının ardından yapılması gereken belli. Ya haberi, belge ve bilgiyle savunursunuz ya da özür diler, geri çekersiniz. Ancak Sözcü, “Türkiye haritası değişiyor: İşte yasa teklifiyle il yapılacak 25 ilçe” başlığının altındaki spota “Konu hakkında DMM’den açıklama geldi” cümlesi ekledi, o kadar. Basılı gazetede onu da yapmadı; hiç düzeltmedi.

Whatsapp Image 2026 06 21 At 13.05.47 (2)

Açıkça okuru kandırmaca oyunu bu. Açıklamanın haberi yalanladığını belirtmeden sadece “Açıklama geldi” diye spota ve haberin altına ek yaparak yanlış bilgi düzeltilmiyor, yalanlama içeriğinin tersine, okurun ilgisini çekmek için kullanılmış oluyor.

Bu tavır doğru değil. Eğer yalanlanan haberle ilgili yeni bir veri ortaya koyamıyorsanız açıkça düzeltmek durumundasınız. Okura saygı ve gerçeğe sadakat bunu gerektirir.

Futbol medyası atladı

Aziz Yıldırım’ın sekiz yıl aradan sonra yeniden Fenerbahçe Başkanı seçildiği gün, futbol medyasında Aykut Kocaman haberleri başladı:

“İşte Yıldırım’ın yol haritası” (Fanatik), “Kocaman bekleniyor” (Fotomaç), “Yüzde 99 Aykut Kocaman” (Sabah), “Kocaman hazırlık (Akşam), “Yıldırım öncelikle Aykut Kocaman’la anlaşacak” (Hürriyet), “Yıldırım’ın planı hazır” (Milliyet), “Yol haritası belli oldu” (Yeni Şafak), “Kocaman görev” (Nefes)”

Futbol yazarları çok emindi Aykut Kocaman’ın yeni teknik direktör olacağından. Öyle ki, 18 Haziran’da “Açıklanıyor” (Sabah) haberlerinde bile “Tek aday Kocaman” diye yazılıyordu.

Fakat Aziz Yıldırım, futbol yazarlarının tümünü atlatıp, İsmail Kartal’ın yeni teknik direktör olduğunu açıkladı. Futbol medyasına da “Büyük sürpriz” (Fanatik), “Kocaman kaosta üç senaryo” (Sözcü), “Aziz Yıldırım’ın Kocaman sürprizi” (Hürriyet) haberleri yazmak kaldı.

Anlaşılan futbol yazarları, perde arkasına tam olarak hâkim değil. Böyle bir durumda Aykut Kocaman’ı kesin bilgi gibi yazmamaları gerekirdi. Ama gözlüyorum da futbol yazarlarının çoğu, bir uçtan öbürüne savurulup duruyor. Milli Takım’ın, Dünya Kupası’na giderken yaptıkları yayınlar ile elendiğindeki yayınlar arasındaki fark da bunun kanıtı…

Tek cümleyle:

  • Türkgün gazetesi GYY Mehmet Müftüoğlu’nun, Habertürk’te “Mansur Yavaş, Özgür Özel ekibiyle hareket etmeyecek. CHP’de kalacak” dediği sırada TV100 ekranın altında İsmail Dükel’in, “Mansur Yavaş, Özel’le hareket edecek” sözleri yer alıyordu.
  • Yeni Şafak’ın “2001 krizi sonrası en kötü senaryo: Sanayicinin kârı faize yetmedi” manşetiyle çıktığı gün Hürriyet, “Sanayide toparlanma sinyali” haberi yayımladı.
  • CHP Milletvekili Adnan Beker’in, Ankara’da Ulus Hali’nde hazırlanan masaya otururken “Esas gazeteciler yesin” diyen Özgür Özel’e, “Onları ben balıkçıya göndereceğim” yanıtı vermesi, gazeteciliğe hakaret niteliğinde gören, çarpık bir bakıştı.
  • İktidar medyası, maden işçilerinin açlık grevini, özel okul öğretmenleri ve Kadın Platformu’nun Ankara’daki eylemine polisin müdahalesini görmezden geldi.
  • Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Moskova gezisine Akşam’dan Mustafa Kartoğlu, Türkiye’den Sevil Nuriyeva ve Yeni Şafak’tan Yahya Bostan’ı da beraberinde götürdü.
  • İnternethaber, “Medipol uzmanından güneş uyarısı” manşetinde hastane reklamı yaptı.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]

Devamını Oku

CHP’deki saflaşma ve gazetecilere saldırılar

CHP’deki saflaşma ve gazetecilere saldırılar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Faruk Bildirici

O yüzden de ağırlamayan, pohpohlamadan sorgulayan gazeteci görünce şaşırıyor, kimi zaman tepki de gösteriyorlar. Gazete Pencere’den Yıldız Yazıcıoğlu daha önce sorgulayan soruları nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Bahçeli başta olmak üzere birçok politikacının tepkisine muhatap olan bir gazeteci.

Şimdi de CHP Sözcüsü Müslim Sarı’ya “mış” gibi yapmadan, dobra sorular sorarken bir çirkinliğe maruz kaldı; “Sarı zarf alıyorsunuz, tabii öyle soru sorarsınız” diye laf attı bir partili.

Yıldız Yazıcıoğlu ve oradaki gazeteciler, anında tepki gösterdiler. Müslim Sarı da Hüseyin Doğan adlı bu kişinin danışmanı olmadığını, sadece “kendisine zaman zaman yardımcı olduğunu” söyledi ve onun davranışını onaylamadığını belirtti.

Fakat gazeteciler için kurulan WhatsApp grubunun yöneticisi olan Hüseyin Doğan’ın partiden uzaklaştırıldığına dair bir açıklama olmadı. Zaten CHP Genel Merkezi’nde iktidar medyası dışındakilere tavır alındığı açık. Muhalif medya ve gazetecilere para ödendiği iftirası bir süredir, partiden bazı isimler ve Yeni Akit gazetesi tarafından öne sürülüyor. Karalanmaya çalışılan gazeteciler dava açsalar da bu dedikoduları tedavülden kaldıracak bir davranış sergilenmiyor.

Maalesef CHP’deki saflaşma, gazetecilere fiziki müdahalelere de neden oluyor. Genel Merkez bahçesinde Halk TV ekibine iki kez müdahale edildi. Kemal Kılıçdaroğlu destekçileri, TBMM önündeki karmaşada Sözcü TV muhabirlerine saldırdılar. Özgür Özel destekçileri de TGRT Haber ve Akit TV muhabirlerine fiziki müdahalede bulundu.

Yanlış, gazetecileri, çalıştıkları medya kuruluşunun yayın çizgisinden sorumlu tutan davranışlar bunlar. CHP’nin her iki lideri ve yönetimi, basın ve ifade özgürlüğüne yönelik bu şiddeti durdurmak için de çaba harcamalı, taraftarlarını uyarmalı.

Maalesef bu gergin süreçte, gazeteciliğin serinkanlı ve taraflara mesafeli dilini bırakıp, hakaret sözcükleriyle konuşan, yazan, paylaşımda bulunanlar da var; gazeteci kimliğini bırakıp, politikacı gibi davrananlar da.

Whatsapp Image 2026 06 14 At 13.16.55

Örneğin Şaban Sevinç ekranlarda gazeteci olarak konuşuyor, ama bir yandan da politikacı kimliğiyle Özgür Özel’i destekliyor. Geçmişte CHP’den milletvekili adayı da olan Şaban Sevinç, “mutlak butlan” kararının açıklanmasının hemen ardından Samsun’da bir grup partilinin yaptığı yürüyüşe katıldı; CHP bayrağı asılı kürsüden partililere konuşma yaptı; Kılıçdaroğlu ve ekibini “CHP içindeki aparatlar” olarak nitelendirdi. Kuşkusuz politikacı gibi davranmak hakkı, ama o zaman ekranlarda gazeteci olarak sunulmaması gerek.

Daha önce Kemal Kılıçdaroğlu saflarında yer alan Barış Yarkadaş’ın da politikacı kimliğinin, gazeteciliğinin önüne geçtiğini yazmış, eleştirmiştim. Politikacı olarak taraf olan bu arkadaşlarımızla, bağımsız, bu ayrışmaya mesafeli durarak toplumu nesnel bir dille bilgilendirmeye çalışan bağımsız gazetecileri karıştırmamak lazım.

Öğrenci protestosundan terör eylemi çıkarmak 

İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenciler arasında yaşanan olayları Sabah gazetesi 6 Aralık 2025’te “Şampiyonlara akran dayağı” manşetiyle gündeme getirmişti.

İki gün sonra da Türkiye gazetesi “İstanbul Erkek Lisesi’nde taciz rezaleti: Elit okulda skandal” manşetinde “dayak” iddiasının arkasından “kız öğrencilere yönelik taciz listesi ve mahrem görüntüler çıktığını” yazmıştı.

Fakat Sabah, 27 Aralık’ta soruşturmanın tamamlandığını duyururken “taciz iddiasının doğrulanmadığı”, “kız öğrencilere ait görüntü olmadığı”, “üst-alt sınıf ilişkisi içinde organize ve sistematik şiddet vakası olduğu” bilgisi vererek Türkiye gazetesini yalanlamıştı.

Whatsapp Image 2026 06 14 At 13.16.55 (1)

O zaman Sabah’ı yanıtlamayan Türkiye gazetesi, İstanbul Erkek Lisesi’nin mezuniyet töreninde öğrencilerin sırtlarını dönüp marş söyleyerek okul müdürünü protesto etmesini “İllegal organize yapıların son çırpınışı: İstanbul Lisesi’ndeki provokasyon tutmadı” diye yayımladı. Haberdeki bir cümleyle de aralık ayındaki olaylara gönderme yapılıyordu:

“Birinci dönemde okul sınırları içerisinde yaşanan disiplin olaylarının, basit birer gençlik hatası olmadığı, dışarıdan beslenen organize ve terör iltisaklı yapıların planlı faaliyeti olduğu tespit edildi.”

Halbuki böyle bir “terör iltisaklı yapı”nın varlığına dair ne bir soruşturma ya da gözaltı, ne de bir resmi açıklama oldu. Yeni hiçbir kanıt, bilgi ya da kaynak yoktu haberde. Tamamen “bildirildi”, “belirtildi”, “tespit edildi” diye sonlanan cümlelerden oluşan haberde kimin tespit ettiği, kimin belirttiği, kimin bildirdiği ya da tepki gösterdiği meçhul kalıyordu.

Anlaşılan, Türkiye gazetesi, Sabah’ın “Doğruları ilk kez Sabah yazdı” yalanlamasına içerlemiş, “İstanbul Lisesi’ndeki provokasyon tutmadı” haberiyle gazetecilik iddiasını sürdürmeye çalışıyor. Ama gazetecilik açığı, öğrencilerin demokratik protestosunu terör örgütü faaliyeti gibi sunarak kapatılamaz.

RTÜK’ün yetkisiz müdahaleleri 

RTÜK geçen hafta muhalif kanallar, Halk TV, Sözcü TV ve Now TV dışında iktidar yanlısı kanallar ATV, Show TV, Star TV ve Kanal D’ye ceza vererek şaşırttı. İdari para cezası da olsa RTÜK açısından bir yenilik.

Ancak RTÜK, bir yandan da görevi ve yetkisi olmayan konulara girmeye devam ediyor.

RTÜK’ün bir siyasetçinin konuşmasına müdahale etme, yayınını engelleme gibi bir yetkisi yok. Buna rağmen RTÜK, Özgür Özel’in, Adalet Bakanı Akın Gürlek’e yönelik sözlerini yayımladığı gerekçesiyle Sözcü TV’ye ceza vermesiyle yetki alanı dışına çıktı; basın ve ifade özgürlüğüne müdahale etti.

Whatsapp Image 2026 06 14 At 13.16.55 (2)

RTÜK Başkanı Mehmet Daniş de Anneler Günü öncesinde yayımlanan şarjlı elektrik süpürgesi reklamında kadının köpeğine “Oğlum” diye seslenmesine tepki vererek görev ve yetki alanı dışına çıkmıştı.

“Bu yaklaşım; ne hayvan sevgisini doğru temsil eder ne de annelik kavramına hak ettiği değeri verir” görüşünü dile getirmiş, “ekranlarda değer erozyonuna izin vermeyeceklerini” ve “ilgili reklam filmi hakkında inceleme başlattıklarını” duyurmuştu.

Aslında RTÜK’ün reklamları denetleme yetkisi yoktu; Üst Kurul Başkanı’nın da reklam yayınıyla ilgili inceleme başlatması söz konusu olamazdı. Ticaret Bakanlığı’na bağlı olan, RTÜK’ün de bir üye ile temsil edildiği Reklam Kurulu bu konularda yetkili.

O nedenle Mehmet Daniş’in o sözlerini nasıl gerçekleştireceğini merakla izledim. 2.5 ay kadar geçmesine rağmen RTÜK’ten o reklamla ilgili hiçbir karar çıkmadı, zaten çıkamazdı da.

Şimdi Mehmet Daniş, o sözleriyle ilgili kamuya açıklama yapmakla yükümlü. Umarım karar alınmadan önce Üst Kurul’u bağlayan açıklamalar yapmaması gerektiğini de anlamıştır.

Ödüllerin itibara katkısı

Ali Saydam’ın şirketine, son bir ay içerisinde şirketlere verilen ödüllerle ilgili 93 bülten gelmiş. Yeni Şafak’taki yazısında bu ödülleri tek tek sıralayıp ekledi:

“Bunların hangi birini, kim aklında tutacak? İtibara katma değer getirmelerini bırakın, itibara hasar bile verebilirler. Siz siz olun, ödül meselesine ve iletişimine özel özen gösterin.”

Ali Saydam’ın bu uyarısı, gazetecilik ödülleri için de geçerli. Gazetecilere ve medya kuruluşlarına verilen ödül sayısı da çok fazla. Her yıl onlarca, belki daha fazla ödül dağıtılıyor. Gazetecilik örgütleri dışındaki kuruluşlar, hatta kimi şirketler bile gazetecilere ödül veriyor!

Maalesef bu ödüllerin de büyük bölümü, ödül alan gazetecilere ve medya kuruluşlarının itibarına katkıda bulunmuyor. Umarım bir gün değer katmayan ödülleri reddetmeyi başarabiliriz.

Trafik kazasında ölenlerin adları

Türkiye gazetesi yazarı Ömer Ekinci, Trabzon’da bir trafik kazasında dört yakınını kaybeden insanların yaşadıklarına yakından tanık olmuş. Yakınları, daha “Biz şimdi nasıl söyleyeceğiz kazayı” diye dertlenirken, kaza görüntüleri, ölenlerin isimleri medyada yayımlanmış.

İnsanların acısına ortak olan Ömer Ekinci, çok üzülmüş. “Kaza görüntülerine sınır” başlıklı bir yazı kaleme alarak, trafik kazası haberlerinde ölenlerin isimlerinin ve kaza görüntülerinin pervasızca yayımlanmasına karşı çıktı. Kaza haberlerine “sınırlamalar” getirilmesini önerdi:

· Kazalarda kimlik bilgilerinin yayımlanması yasaklanmalı,

· Çocuk kimliklerinin yayımlanması mutlak yasak kapsamına alınmalı,

· Kaza görüntülerinin sosyal medyada anlık yayımına sınırlama getirilmeli,

· İçerik kaldırma mekanizması kolaylaştırılmalı,

· Medya kuruluşlarına ‘Trajedi Haberciliği Etik Kılavuzu’ zorunluluğu getirilmeli,

· Unutulma hakkı uygulamasında kaza haberleri öncelikli kategori sayılmalı.

Aslında Ekinci’nin önerdiği gibi yasaklamaya gerek yok, etik ilkelere uyulsa sorun kalmaz. Trafik kazasında ölen ya da yaralananların isimlerinin, yakınları öğrenmeden yayımlanmaması gazetecilikte evrensel bir ilke. İnsanların acısına saygı, yakınlarının ölümünü ya da yaralanmasını özel olarak ve uygun yöntemlerle öğrenmelerini gerektirir.

Her olayda olduğu gibi, kaza görüntülerinin de ölümü ve dehşeti yansıtmamasına, kanlı sahneler içermemesine dikkat edilmeli. Ancak içerik kaldırma mekanizması zaten çok kolay ülkemizde. Sulh ceza hâkimleri bir dilekçeyle onlarca haberi anında yayından kaldırıyor.

“Unutulma hakkı” konusunda da henüz hukukumuzda düzenleme yok, ama zaten başvuru halinde medya kuruluşları insanların travmalarını yıllara yayan haberleri yayından kaldırmalı.

Ömer Ekinci’nin, trafik kazası haberlerinin insanlarda yarattığı travmayı dert edinmesi çok değerli. Biz gazeteciler de kaza haberlerinde o insanların acısına ortak olmayı esas almalıyız.

Tek cümleyle:

  • Eski AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın CHP’deki butlan kararı için yaptığı “Kapatılma kararından çok daha ağır” değerlendirmesini, Cumhuriyet “Kapatılsaydı daha iyi olurdu”, Sözcü TV “Keşke kapatılsaydı” diye duyurarak yanlış aktardı.
  • Bir firmanın Koreli bir otomobil markasıyla “dijital dönüşüm işbirliği” tanıtımı, Hürriyet ve Sabah’ta “Bu bir ilandır” ibaresiyle, Yeni Şafak’ta ise haber gibi uyarısız yayımlandı.
  • Yeni Şafak, AKP’li Ümraniye Belediyesi’nin tam sayfa tanıtımını reklam uyarısı koymadan haber gibi yayımladı.
  • Yeni Akit, Rahmi Koç’un anlattığı fıkra sonrasında Koç Holding şirketlerine başlayan silahlı saldırıları “Saygısız Koç’a öfke dinmiyor” başlığıyla yayımlayarak şiddete destek verdi.

ELEŞTİRİŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN[email protected]

Devamını Oku

Yunan düşmanlığını besleyen dil

Yunan düşmanlığını besleyen dil
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Faruk Bildirici

“Son dönemde yaşanan gelişmeler ve başkentlerden atılan karşılıklı adımlar gerilimin yeniden artmasına neden oldu” tespiti yapılıyor, “Taraflar bu konuda da birbirlerini suçlamaya devam ediyor” deniliyordu.

Yıllardan beri böyle. İki devlet ve iki tarafın politikacıları birbirini suçlar; anlaşmazlıkları gidermek yönünde kalıcı adım atılamaz ve gerginlik, hatta düşmanlık öylece sürer gider.

Maalesef medyamızda bu havanın tersine haber ve girişimler olsa da bunlar zayıf kalıyor; devam etmiyor; medyada da baskın olan devlet politikasının uzantısı niteliğinde yayınlar…

Whatsapp Image 2026 06 07 At 12.42.12 (3)

Hatta son zamanlarda daha da fena bir çizgi izleniyor; Yunanistan devleti ve politikacılarının uygulamalarından Yunan ulusu sorumlu tutuluyor; ayrımcı ve düşmanlık saçan bir dil kullanılıyor haberlerde. Yer yer bu dil nefret söylemine de kayıyor.

Sözünü ettiğim ayrımcı ve düşmanlık içeren haberlerden birkaç örnek vereyim. BBC Türkçe’nin haberindeki gibi Akşam’ın, “ABD’den Yunan’a terörist tepkisi”, Yeni Akit’in, “Yunan’da dijital gözetleme paniği” ve Nefes’in “Kopyacı Yunan’ın mavi stratejisi” haberlerinde devlet ile ulus ayrımı yapılmıyordu. Yunanistan devletinin haberlere konu olan icraatlarını sanki bütün Yunan ulusu birlikte yapmış gibi bir yaklaşım sergileniyordu.

Ensonhaber sitesinin “Sana şöyle gelsek ne yapabilirsin ki Yunan” haberinde bir tatbikattan sahile çıkarma yapan zırhlıların görseli yer alıyordu. İki ulus arasındaki düşmanlığı besleyen, savaş kışkırtıcılığı yapan bir haberdi bu. Türkiye gazetesi, F-16’ların, Meis üzerinde alçaktan uçan Yunanistan jetlerini uzaklaştırmasıyla ilgili habere “KAŞınıyorlar” başlığı atarak kışkırtıcılık yapıyordu.

Medyada iki ülke arasında savaş çıkması, gerilimin artması isteği o kadar yerleşik ki, işkembenin hangi kültürden olduğuna dair tartışmalar bile “savaş” ve “gerilim” sözcükleriyle haberleştiriliyor. Selanik’teki bir Yunan restoran sahibinin işkembeyi “gelenekse Yunan yemeği” olarak tescil ettirmek istemesi, “Yunanistan ile paça ve işkembe gerilimi” (Nefes), “Yunanistan ve Türkiye arasındaki ‘işkembe’ savaşı” (EuroNews) ve “Yunanlılar bu kez şifa kaynağımıza göz dikti” (Sözcü) başlıklarıyla yayımlandı. İki ulusun ortak tarihini, aynı topraklardan beslenen ortak kültürünü yok sayan haberler bunlar.

Türkiye Gazeteciler Hak ve Sorumluluk Bildirgesi, gazetecilerin, “tüm uluslara saygı göstermesini”, “uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınmasını” ve “ulusların kültürel değerlerini küçümsememesini” öngörür. Zira gazeteciliğin, uluslar arasında düşmanlığı ve nefreti değil, dostluğu geliştirmek gibi bir yükümlülüğü vardır.

Ülkemizde bu ilkenin önde gelen savunucusu Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’ydi. Türk – Yunan dostluğunun gelişmesine çok emek verdi. O yüzden de 1979’da öldürülmesinin ardından Milliyet ve Elefterotipia gazetelerinin sahiplendiği “Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü” oluşturuldu. Ancak bu ödüller 2000 yılına kadar devam edebildi.

Ne yazık, gazetecilik barış ve dostluk bayrağını taşıyamıyor artık, onun yerini düşmanlık besleyen, kışkırtıcı yayınlar aldı.

Rahmi Koç’un fıkrası ve paranın gücü

İşinsanı Rahmi Koç’un, İzmir’deki hastane açılışı sırasında Kürt kadınları aşağılayan, cinsiyetçi ve ırkçı bir “fıkra” anlatırken yanındakilerden en ufak bir itiraz gelmemiş. Dahası Binali Yıldırım ve oradaki herkes gülüyor…

Etraflarında gazeteciler de yok. Bir tek yerel gazeteci Erhan Gülenç yakalıyor görüntüyü. O da “Rahmi Koç’tan güldüren fıkra: Doktor önce sen soyun” başlığıyla paylaşıyor sosyal medyadan.

Fakat anında itirazlar yükseldi sosyal medyada; kadın örgütleri, barolar ve çeşitli kuruluşlar birbiri ardına tepki gösterdi. Rahmi Koç’un, bu kez “Kürt” demeden özür dilemesi de durumu kurtarmaya yetmedi; Adalet Bakanı Akın Gürlek, soruşturma açıldığını duyurdu.

Whatsapp Image 2026 06 07 At 12.42.12 (2)

Ancak o zaman Erhan Gülenç’in de yaklaşımı değişti, “Tehdide rağmen direndik ve videoyu kaldırmadık. Bu bizim miras bırakacağımız bir gazetecilik oldu” paylaşımı yaptı.

Elbette davetli onca gazeteci varken, o sohbeti sadece Erhan Gülenç’in görüntülemesi bir başarı. Ancak ayrımcılığı, aşağılamayı fark edemeden “güldüren fıkra” diye paylaşması yanlış.

Ayrıca açıklamalar, tepkiler ve soruşturma açılması, olayın “haber değeri”ni, önemini daha da artırmıştı. Nitekim hemen tüm haber sitelerinde yayımlandı da.

Haberi yayımlamayan az sayıdaki medya kuruluşu arasında Gazete Oksijen’in olması dikkat çekiciydi. Zira geçen hafta Koç Holding için “100. yıl gazetesi” adlı 40 sayfalık reklam eki çıkaran Oksijen, “Koç Holding’ten 150 milyon dolarlık sağlık yatırımı” haberinde ne fıkradan söz etti, ne de Rahmi Koç hakkında soruşturma açılmasından…

Paranın gücü, gazeteciliği yendi ama bereket hayli sınırlı kaldı etkisi…

“Çarpıldı” karikatürünün çizeri

Özgür Özel, TBMM’deki konuşmasında “Canımız Ferdi Zeyrek’in elektrik çarpması sonucu canıyla uğraştığı o gün, Yeni Akit gazetesine ‘Çarpıldı’ diye dalga geçen karikatürü çizen kadın, bugün çikolata dağıtıyor babaevinde” dedi.

Sözünü ettiği kişi, CHP üyesi olan, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çalışırken bir süre önce işten çıkarılan Gülşah Alyans’tı. Polislerin, Özgür Özel ve partilileri biber gazı ve plastik mermiyle Genel Merkez’den çıkardığı gün, makam odasına gelenlere çikolata dağıttığı doğruydu. Fotoğraflar, görüntüler vardı.

Ancak Özgür Özel’in, neye dayanarak Gülşah Alyans’ı, Yeni Akit’teki karikatürle ilişkilendirdiği belli değildi. Gülşah Alyans, bir açıklama yaparak, hayatı boyunca karikatür çizmediğini, o karikatürle ilgisi olmadığını, sosyal medyada paylaşmadığını belirtti.

Hakikaten, Gülşah Alyans’ın X hesabı Kasım 2025’te açılmış; oysa Ferdi Zeyrek’in ölümü 10 Haziran 2025’te. Özgür Özel’in sözünü ettiği karikatür de Yeni Akit’te 11 Haziran 2025’te, ölümünün ertesi günü yayımlanmış. Zaten Yeni Akit’teki “Manşetüstü” karikatürlerini, karikatürist Kemal Güler çiziyor. “Çarpıldı” karikatürü de Kemal Güler’in çizgileri, belli.

Whatsapp Image 2026 06 07 At 12.42.12 (1)

Ayrıca bu karikatür, “Akit’i iftiralarla susturamazsınız. Geberdi diyenin de lince kalkışanın da…” manşetinin altında yayımlanmış. O günlerde Akit’in, Ferdi Zeyrek için “Geberdi” başlığı kullandığı paylaşımları yapılmıştı; gazete o iddiayı reddediyordu. Karikatür de bu manşeti destekliyor; Yeni Akit’in, “iftira” atanları çarptığını gösteriyordu!

Ben de o günlerde yazmıştım, Yeni Akit’in “Geberdi” başlığı attığı doğru değildi; montajdı. Ancak Yeni Akit, ilk haberinde “Çarpıldı” yazarak nefret saçmıştı. Onunla da kalmamış, Ferdi Zeyrek yaşam mücadelesi verirken “lüks villası” haberi yayımlamışlardı; kötücüllerdi.

Yeni Akit’in istediği özgürlük!

Basın İlan Kurumu, resmi ilan ve reklamların adil dağıtımını düzenlemek için oluşturulmuş bir kurum ama içerik denetimini de görev edinmiş durumdaydı.

Para gücünü elinde bulunduran bir kurumun içerik denetimi yapması etik açıdan sorunluydu. Nitekim “Basın Ahlak Esasları” denilen ilkeler, iktidarı desteklemeyen medyayı cezalandırmak için “silah” haline getirilmişti.

Gazeteciler Cemiyeti’nin, “Basın Ahlak Esasları”nı içeren hükmün iptali istemini Anayasa Mahkemesi’nin kabul etmesi, daha özgürlükçü bir düzenleme için umutlandırmıştı. Fakat iktidarın TBMM’ye sevk ettiği yeni yasa teklifinde, “Basın Yayın İlkeleri” başlığı altında “Basın Ahlak Esasları”ndan çok daha ağır, çok daha belirsiz, istenildiği gibi yorumlanabilecek 15 maddeye yer verildi. Eskiye göre, Kurum’a daha geniş yetkiler veriyordu bu düzenleme.

Whatsapp Image 2026 06 07 At 12.42.12

Fakat düzenlemeye ilk itiraz meslek örgütlerinden değil de önce HÜDAPAR’dan, ertesi gün de Yeni Akit’ten geldi. “Yeni bir 5816 zulmü yolda: Bu yasa, basına pranga vurur” başlıklı haberde, “Atatürk ilke ve inkılapları aleyhine yayın yaptığı değerlendirilen medya kuruluşlarına ilan ve reklam kesme cezası uygulanmasının önünün açılmak istenmesi tepki çekti” deniyordu. 15 madde içerisinde bir tek “Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı yayın yapılamaz” maddesine takılmışlardı! İktidar ile yıldızı hiç barışmayan Yeni Asya ve Milli Gazete de “163. Madde geri mi geliyor?” haberleriyle düzenlemeye karşı çıktı; Yeni Akit ile aynı paydada buluştular.

Yasa teklifinin TBMM Bütçe ve Plan Komisyonu’ndaki görüşmeleri sırasında bir gelişme oldu; iktidar, teklifin “Basın Yayın İlkeleri” bölümünü geri çekti. Bu bölümün neden geri çekildiği açıklanmadı. Ancak Yeni Akit’in kampanyalarının iktidar üzerindeki etkisi malum. Anayasa Mahkemesi’nin “süresiz” nafakayla ilgili yasayı iptal kararı da Yeni Akit’in aylarca devam eden kampanyasının ardından geldi. Şimdi de “Muhalif gazetecilerin döviz vurgunu deşifre oldu” gibi haberlerle bağımsız gazetecilere yönelik iftira kampanyası sürdürüyorlar.

Gazetecilik örgütlerinin süreci izlemesinde ve yeni bir düzenlemeye karşı hazırlıklı olmasında yarar var. Bugünkü haliyle Basın İlan Kurumu içerik denetimi yapamıyor; doğrusu da bu…

Tek cümleyle:

  • Cansu Çamlıbel, CHP’li Bülent Kuşoğlu ile T24’te yaptığı başarılı ve siyasi gündemde iz bırakan söyleşiyle, iyi hazırlanılmış, konuyu irdeleyen, konuğunu zorlayan gazetecilik geleneğini medyamıza anımsatmış oldu.
  • CHP Milletvekili Mustafa Adıgüzel ile yaptığı söyleşisi nedeniyle Şule Aydın’a yöneltilen eleştiriler de haksızdı; o da başarılı, sorgulayan bir söyleşiydi; kendi duruşunu sergilemesi konuğunun söz hakkını kullanmasına engel olmuyordu.
  • Kısa Dalga’da Canan Coşkun’un yazdığı ve yankı uyandıran “Vize imparatorluğu” araştırma dosyasına erişim engelleri konuldu; araştırmada adı geçen eski Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da “cevap hakkı” olarak Kısa Dalga’ya değil Cüneyt Özdemir’e yanıt gönderdi.
  • İktidar medyası “Büyümede kesinti yok” ve “Türkiye ilk çeyrekte yüzde 2.5 büyüdü” başlıkları kullanırken, Yeni Şafak, “Sanayideki yüzde 0,8’lik daralma”ya dikkat çekti.
  • Hürriyet internet, Özgür Özel’in TBMM’de bir grup gazeteciyle sohbetini Özgür Özel, “Hürriyet’e konuştu; merak edilen soruları yanıtladı” diye yanıltıcı başlıkla verdi.
  • Milliyet’in, “Kurultay Arapsaçı” manşetinde kullanılan “arapsaçı” sözcüğü, “ırkçı çağrışımları olan, nefret söylemine kapı aralayan bir sözcüktü. (Prof. Dr. Süleyman İrvan)
  • Anadolu Ajansı, Aydın’ın Söke ilçesinde eşini ve yanındaki kişiyi öldüren erkeğin videosunu yayımlayarak, katilin cinayeti meşrulaştırma çabasına katkıda bulundu.
  • Show TV ve Sözcü intiharların bulaşıcı olduğu bilinmesine rağmen Antalya’daki bir hemşirenin intiharını, yöntemi de ayrıntılı biçimde aktararak haber yaptı.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]

Devamını Oku

Politikacılık gazeteciliğin önüne geçerse

Politikacılık gazeteciliğin önüne geçerse
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Faruk Bildirici

Bekleneceği gibi, Yarkadaş’ın bu paylaşımı, iktidar medyasının ilgisini çekti. Ensonhaber sitesi, “Barış Yarkadaş duyurdu: ‘Troll’ hesaplar için genel merkez para ayırdı”, Beyaz Gazete “CHP troll hesaplara ne kadar para ödedi?” ve hatta Milli Gazete de “Barış Yarkadaş’tan çarpıcı iddia: “Troll hesaplara ve medyaya aylık 46 milyon TL!” haberi yayımladı.

Tabii Yeni Akit de devreye girdi; “Saraçhane bülbülleri parayla ötüyormuş; Fondaşların sarı zarfları açıldı” diye haber yaptı. Barış Yarkadaş’ın paylaşımının alıntılandığı haberde, ilaveten muhalif medyadan 20 gazeteci ile Cumhuriyet, Halk TV, Sözcü ve bazı haber sitelerinin isimleri de sıralandı. Fuat Uğur, Zekeriya Say gibi bazı isimler de paylaşarak bu iddiayı yaydılar.

Whatsapp Image 2026 05 31 At 12.54.34 (1)

Kıyamet koptu tabii. CHP’den para aldıkları iddia edilen gazeteciler ve medya kuruluşları, birbiri ardına yalanladılar bu suçlamayı. Yeni Akit’e dava açacaklarını duyurdular. CHP’nin yeni yönetiminden “medyaya ve gazetecilere ödeme yapılıp yapılmadığını açıklamasını” istediler.

Aslında CHP’nin muhalif medya ile mali ilişkisi daha önce de gündeme gelmişti. Anayasa Mahkemesi’nin 2009 yılı mali denetim raporunda CHP’nin “canlı yayın bedeli” olarak Halk TV’ye o yıl toplam 2 milyon 233 bin lira ödediği belirtiliyordu. Ayrıca 2023’te, 38. kurultay öncesinde Kılıçdaroğlu yönetiminin Genel Başkan Yardımcısı Eren Erdem, Halk TV ile aralarındaki yayın anlaşmasını iptal ettiklerini açıklamıştı.

O zaman ben de CHP’nin Halk TV ile “reklam, kampanya videoları yayınlama, grup ve basın toplantılarının canlı yayınlanması anlaşması”nı etik açıdan eleştirirken, 5 TV kanalı, 3 radyo, 18 gazete ile de benzer anlaşmaları olduğunu yazmıştım.

Kılıçdaroğlu dönemindeki bu anlaşmalar, Özgür Özel döneminde de devam etti mi, ettiyse nasıl anlaşmalar yapıldı; tek tek açıklanmalı. Ancak gazetecilere bireysel ödemeler yapıldığına dair kanıt olmadan böyle iddiaları ortaya atmak, haksızlık.

AKP’li belediye ve kamu bankalarının AKP medyasını finanse etmesinden ve muhalif medyaya uygulanan reklam ambargosundan söz etmeden bunları konuşmak da adil değil.

Üstelik Yeni Akit’in gazetecileri suçlarken dayanağı “belirtiliyor” ve “öğrenildi”den ibaret. Bu da gösteriyor ki, ellerinde yeterli kanıt yok. Buna rağmen attıkları başlık ve haberin üslubu, bırakın gazetecilik ilkelerini, ahlaki açıdan sorunlu bir davranış.

Barış Yarkadaş da “…alıyormuş”, “…ödeniyormuş”, “…ayrılmış” diye yazıyor paylaşımında. Bu da belgelere değil, söyleme dayanan bir aktarım. Nitekim kendisi de “Faturalar bugün yarın ortalığa dökülür” diyerek elinde belge olmadığını dile getiriyor.

Gazeteci, değil meslektaşlarını, hiç kimseyi somut bilgi ve belgeye dayanmadan töhmet altında bırakmamalı. Ancak bir konuyu daha konuşmalıyız. Barış Yarkadaş, gazeteci midir?

Barış Yarkadaş’ın politikacı kimliği gazeteciliğinin önüne geçti. Ekran konuşmalarında ve paylaşımlarında gazetecilik nesnelliği yok. CHP Genel Merkezi önündeki mitingte de görüldüğü gibi parti içindeki kavgada da taraf konumunda, hem de aktif bir taraf. Elbette kendi bilir ama ekranda gazeteci olarak sunulması ve gazeteciliğin araç haline getirilmesi yanlış…

Yanlışı “müjde” yapabilme yaratıcılığı!

Türkiye gazetesinin “Bilgi Üniversitesi kararının perde arkası: Mevzuat kapattı, külliye açtı” haberinin spotu aynen şöyleydi:

“Kapatma değil, hukuki süreç izlendi. ‘Üç günde kapatılıp açıldı’ eleştirileri asılsız. Bağlı yetki ile takdir yetkisi karıştırılıyor. 22 bin öğrenci ve personel rahat nefes aldı.”

Akşam’ın, “22 bin öğrenciye ‘Bilgi’ müjdesi”, Hürriyet’in, “Bilgi’yi yeniden açtıran rapor” ve Yeni Şafak’ın, “Bilgi’de prosedür uygulandı” haberlerinin içeriği de aynıydı.

Fakat bu haberler, Bilgi Üniversitesi’nin, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan imzasıyla 21 Mayıs’ta kapatılması ve 24 Mayıs’ta ilk kararın iptal edilerek üniversitenin tekrar açılması arasında geçen sürede olup bitenler hakkında bilgi içermiyordu.

İlk haberlerde bırakın geçici olduğunu, kapatma gerekçesi bile belirsizdi; kararın içeriğiyle ilgili bilgi yoktu. Dolayısıyla, 22 Mayıs sabahı, “kapatmanın prosedür gereği olduğunu, üniversitenin üç gün sonra yeniden açılacağı”nı kimseler bilmiyordu!

Whatsapp Image 2026 05 31 At 12.54.34

O yüzden de üniversitenin öğrenci ve öğretim üyeleri, kararın iptal edilmesi isteğiyle direniş başlattı. Polis, öğrencileri coplayarak, biber gazı sıkarak, zorla kampüs dışına çıkardı. Eylemleri yatıştırmaya çalışan rektörlük, “Merak etmeyin, bu karar üç günlük” açıklaması yapmak yerine Santral İstanbul Kampüsü’nün kapılarını kilitletti; erzak girişinin de engelleneceğini açıkladı!

Eylemler devam ederken AKP camiasından Yusuf Kaplan bile “Onca emek, onca tecrübe el değiştirerek korunabilirdi” diyerek kapatmaya karşı çıktı, kararın gözden geçirilmesini istedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikinci kararı bütün bunlardan sonraya geldi, üstelik yeni bir karar almadı, ilk kararını yürürlükten kaldırdı. Öğrencilerin eylemini ve “Direnişimiz sonuç verdi” diyen öğrencinin gözaltına alınmasını görmezden geleceksiniz, sonra da yanlıştan dönülmesini “müjde” diye vereceksiniz! Çok yaratıcı doğrusu, ama gazetecilik değil…

Melih Altınok gazetesini görmemiş

“Siyasete ikinci yargı müdahalesi” başlıklı yazımda iktidar yanlısı yazarların mutlak butlan kararına sevindiğini vurgulayan örnekler verirken “Melih Altınok ‘CHP’de büyük temizlik başlıyor’ diye yazarak, kararı CHP lehine bir gelişme gibi yorumladı” demiştim.

Melih Altınok, “Ben sevinmedim de sizin bu telaşınız ne olacak Faruk Bey?” başlıklı bir yazıyla yanıt verdi bana. Yazısında benim aktardığım gibi bir ifade olmadığını belirtti; ardından benimle ilgili değerlendirme ve suçlamalarda bulundu.

Anlaşılan Melih Altınok, kendi gazetesini okumuyor. Zira 23 Mayıs’ta, Sabah’ın birinci sayfasında, üstelik manşetin yanında kendi imzası ve fotoğrafının üzerinde “CHP’de büyük temizlik başlıyor” yazıyordu.

Whatsapp Image 2026 05 31 At 12.54.34 (3)

Evet, iç sayfadaki başlık bu değildi, ama gazetenin yöneticileri Melih Altınok’un yazısını okuyunca böyle bir sonuca varmış, bu başlığı uygun görmüşlerdi. Ben de o başlığa ve spota dayanarak yazdım o cümleyi. Melih Altınok’un asıl itiraz etmesi gereken ben değilim, gazetesi.

Yine de kendisi CHP’deki gelişmelere “sevinmediğini” söylüyor, yanlış aktardığımı düşünüyorsa bana yazıp düzeltme isteyebilirdi. Onun yerine uzun bir yazı döşenip, “telaş”, “fişleme” ve “partililik”ten dem vurması haksızdı. Yazılarım gören gözlere açık, meydanda duruyor, neyin tarafında olduğum oradan rahatlıkla görülebilir.

Nuray Başaran’ın kulisleri

Nuray Başaran, “Namık Tan, mutlak butlan kararından sonra ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’a giderek yardım istemiş” dedi bir programda.

Namık Tan da itiraz etti, 22 Mayıs’ta geçirdiği göz operasyonu nedeniyle evde gözetim altında olduğunu açıkladı; “Barrack ile yan yana bile gelmedim” dedi; Başaran’ı kınadı.

Konuyu bana havale eden Hilmi Hacaloğlu’nun da vurguladığı gibi, Başaran’ın, böyle bir iddiayı Tan ile görüşmeden dile getirmesi yanlış. Kaynağından doğrulamaya bile gerek görmediğine göre elinde net bir kanıt olması beklenir.

Fakat Başaran, şu ana kadar böyle bir kanıt açıklayıp, söylediğini savunamadığına göre, artık yapması gereken, sözlerini düzeltmek ve özür dilemek. Ama daha önce de CHP kurultayında bütün delegelere cep telefonu dağıtıldığını söylemiş ve o da doğrulanmamıştı. Buna rağmen özür dilememiş, iddiasını geri çekmemişti.

Böyle olunca da Başaran’ın “kulis”leri, gazetecilik sınırlarının hayli dışına taşıyor.

Korkutmaya çalışan haberler

NTV’yi açtığımda sunucu neredeyse çığlık çığlığaydı. Büyük bir felaket yaşanmış gibi heyecanla anlatıyordu. Durup, baktım ben de merakla.

Meğer Malatya’da deprem olmuş, ondan bahsediyordu. Fakat o kadar telaşlanmasını gerektiren bir durum yoktu. 5.6’lık bir depremdi; bölgede yıkım olmadığı gibi, ölen yaralanan da yoktu. Türkiye gibi bir depremler ülkesinde 5.6’lık bir depremi böyle anlatmak çok abartılıydı.

Whatsapp Image 2026 05 31 At 12.54.34 (2)

Sadece NTV de değil, 20 Mayıs’taki deprem çoğu haber kanalı gibi haber siteleri ve gazetelerde de “Malatya’da 5.6 paniği” (Karar), “Deprem bölgesinde 5.6’lık korku” (Türkiye), “Malatya’da korkutan deprem” (Memurlar.net) başlıklarıyla haberleştirildi.

Maalesef “Korkutan deprem” başlıkları medyamızın bir klasiği. Depremin büyüklüğü ya da sonuçlarına bakılmaksızın hep bu başlık kullanılıyor. Nitekim Malatya’da 24 Mayıs’taki 4.0 büyüklüğündeki deprem de “Malatya’da korkutan deprem: Çevre illerden de hissedildi” (Haber7) ve “Malatya’da 4.0 büyüklüğünde korkutan deprem” (Milliyet) başlıklarıyla duyuruldu.

Adana’da 24 Mayıs’ta meydana gelen 4.9’luk deprem sonrasında da Hürriyet, “Adana’da 4.9’luk deprem korkuttu”, Akşam da “Adana’da 4.9’luk korku” (Akşam) haberleri yayımladı.

Deprem olan kentlerde panik, korku havası yoktu. Hal böyleyken korku ve telaş haberleri yapmak, korku yaymak yanlış. Büyük deprem felaketlerinin geride bıraktığı travmayı yeniden canlandırır. Depremden korkutmak, depreme karşı bilinçlendirme yöntemi olamaz.

Tek cümleyle:

  • Akşam’ın “Mama lobisi gözünü kurbana dikti” haberinde sokak hayvanlarına mama alınması çağrısına “büyük tepki” gösterildiği belirtiliyordu, ama kimin tepki gösterdiği yoktu.
  • DHA ve İHA’nın geçtiği, Hürriyet, Karar ve Nefes’in kullandığı “Kız meselesi kanlı bitti” haberindeki ilkel ve ayrımcı “kız meselesi” tanımı, cinayetin nedenini açıklamıyordu.
  • CNN Türk, “Corona, Türk ırkını etkilemez” sözleri alay konusu olan tıp doktoru Oytun Erbaş’ın, CHP’deki gelişmeleri yorumlamasını “Bilimsel CHP analizi” diye sundu.
  • Sabah, Anayasa Mahkemesi’nin, bir hükümlünün elleri kelepçeli muayenesinin “insan haysiyetiyle bağdaşmadığı”nı kabul etmesini “tartışmalı karar” diye haber yaptı.
  • Gazete Pencere’nin, “Murat Karayalçın’dan Kılıçdaroğlu’na açık çağrı” haberi Oksijen’den alınmıştı ama kaynak gösterilmemişti.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]

Devamını Oku

Demokrasi yoksa ilkeli gazetecilik olamaz mı?

Demokrasi yoksa ilkeli gazetecilik olamaz mı?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Faruk Bildirici

“Hâlâ anlayamadınız! İslamcılar demokrasi tramvayından indi. Demokrasiyi rafa kaldırdılar. CHP’ye karşı savaş hukuku uyguluyorlar! Ve siz hâlâ gazetecilik ilkeleri ‘falan’ diyorsunuz. Siz hâlâ sanki demokratik bir rejimde yaşıyormuşuz gibi anlamsız yazılar yazıyorsunuz.”

Böyle düşünen başkaları da olabilir, anlatayım. Ben okurun savunduğunun aksine, gazetecilik ilkelerinin her zaman gerekli ve geçerli olduğuna, hatta demokrasinin bugünkü gibi ağır saldırı altında olduğu koşullarda daha da büyük önem kazandığına inanıyorum.

İlkeli gazetecilik iyi gazeteciliktir bana göre. İyi gazetecilik de insanları doğru, eksiksiz bilgilendirir. Gerçeği bilen insanlar, demokrasi ve özgürlük için mücadele edebilir. O yüzden de demokrasi ve özgürlüklere düşman olanlar aynı zamanda gerçeğin de düşmanıdırlar; ilkeli gazetecilik değil, yandaş gazetecilik isterler; gazeteciliği kontrol altına almaya çalışırlar.

Siyaset bilimci Prof. Dr. Murat Somer de sosyal medyada “Doğru bilgilenen halk demokrasiyi ve hukuk devletini seçecektir” diyerek tam da bu noktaya dikkat çekiyordu:

“Bunu söylersek muhalefeti yaralar, muhalif seçmeni ümitsizliğe sevk eder’ kaygısı demokrasiye ve muhalefete iyilik yapmıyor.”

İşte benim çabam da bu. Gazetecilerin görevi, insanları doğru ve eksiksiz bilgilendirmektir. İyi gazeteci, yazdığının, söylediğinin kimin hoşuna gidip gitmeyeceğine bakmaz. İyi gazetecilik için de eleştiri ve özeleştiri şarttır.

Fuat Oktay’a sorulamadı

“Casus” olmakla suçlanan Hüseyin Gün’ün, 2017 yılında dönemin Başbakanlık Müsteşarı Fuat Oktay’dan lobi faaliyetlerinde devleti temsil için “yetki belgesi” aldığı sözleri duruşmalardaki en çarpıcı gelişmeydi.

Gazetecilik ilkeleri, yargılamalarda sadece iddianın değil, savunmanın da adil ve dengeli biçimde yayımlanmasını öngörür. Ancak Hürriyet, Sabah ve Yeni Şafak gibi iktidar mecraları, davaya ilişkin haberlerinde Hüseyin Gün’ün savunmasını yok saydılar.

Hatta 12 Mayıs’ta TBMM’deki görüşmelerde İyi Parti Bursa Milletvekili Selçuk Türkoğlu, konuyu Hüseyin Gün’ün sözünü ettiği belgeye getirerek, “Dün devlet adına çalışan bir kişi bugün nasıl bir anda casus ilan ediliyor?” diye sordu. Türkoğlu’ndan sonra kürsüye gelen Mustafa Arslan, “Bir şahsın geçmişte belli görevlerde bulunmuş olması ona bağışıklık sağlamaz” dedi. Fakat CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, bu sözleri “Hüseyin Gün’ün devlet adına çalıştığının kabulü olarak” değerlendirince de Arslan, “Kesinlikle onun devlet görevlisi olduğuna dair emare yok, kabul etmiyoruz” diye itiraz etti.

Whatsapp Image 2026 05 17 At 12.47.02 (1)

TBMM’deki bu tartışma da iktidar medyasında haber olmadı, üzeri örtüldü. Aradan günler geçmesine rağmen açıklama yapılmadı. Oysa Fuat Oktay, halen milletvekili ve TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı. Oktay, geçen hafta da komisyon toplantısına başkanlık yaptı, ama hiçbir gazeteci ona bu belgeyi soramadı. Meclis’te onca gazetecinin arasındaki bir milletvekiline Tele1’e el konulmasına yol açan bir davayla ilgili soru sorulamıyor olması hem gazetecilik olanaklarının daralmasının hem de habercilik reflekslerinin zayıflamasının işareti olsa gerek.

Çakarlı araç ayrıcalığı

“Ulan it topuk takımı”! Akşam gazetesi Ankara Temsilcisi Emin Pazarcı’nın, kızı Begüm Ece Pazarcı’nın çakarlı bir araçta çektiği görüntüsünü sosyal medyada paylaşmasına yönelik tepkilere yanıtı böyle başlıyordu.

Önce garajda çakarlı bir arabanın önünde poz vererek, “Çakarlı araç mı arıyorsunuz? Kızımda değil bende var. Bir kere bile kullanmadım. Tedbiren duruyor” diyerek durumu kurtarmaya çalıştı. Ancak kızının paylaşımındaki aracın farklı olduğu ortaya çıkıp, trafik cezası yazılınca da ilk mesajını silip, “Herkes bilir, benim de şahsıma ait bir aracım bulunmadığını” dedi.

Kendisinin aracı yoksa neden çakarlı bir araçla fotoğraf paylaşmıştı, orası belirsiz kaldı. Emin Pazarcı, kendisini eleştiren ve bazıları hakaret içeren paylaşımlara da -daha önce de yaptığı gibi- hakaretlerle, küfürlerle yanıt verdi. Tepkiler dinmeyince de önce Akşam’daki yazılarına ara verildi; birkaç gün sonra da Ankara Temsilciliği’nden uzaklaşmak zorunda kaldı.

Whatsapp Image 2026 05 17 At 12.47.02

İktidar medyasının büyük bölümü uzak durdu bu meseleden. Hatta Emin Pazarcı’nın çalıştığı Akşam, hiç haber yapmadı. İktidar yanlısı gazetecilerden Emin Pazarcı’yı savunanlar olsa da “çakarlı araç” ayrıcalığının üzerinde hiç durmadılar.

Oysa asıl üzerinde durulması gereken iktidar destekçisi kimi gazetecilere tanınan bu ayrıcalık. CHP Grup Başkanvekili A. Mahir Başarır, geçen yıl “Ahmet Hakan, Ferhat Murat, Candaş Tolga Işık ve Hadi Özışık ile hukukçu Serkan Toper’in de çakarlı araç kullandığını” öne sürdüğünde iktidar yanlısı bazı yazarlar bile gazetecilere çakarlı araç verilmesine karşı çıkmışlardı.

Fakat o zaman çakarlı aracı olduğunu yalanlayan TV yorumcusu Ferhat Murat’ın geçen hafta Silivri’ye çakarlı araçla gittiği yazıldığında ses çıkarmadılar.

Başka hangi “gazeteciler”in çakarlı araç konforuna sahip olduğunu da hâlâ bilmiyoruz. İnsanların cebelleştiği trafikte ayrıcalıklı hareket edebilmek gazeteciliğin doğasına aykırı.

“El yazması” dedikleri imitasyon mu?

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kaçakçılıkla Mücadele Daire Başkanı Zeynep Boz, “Kültür varlıklarının yasadışı ticaretiyle mücadele” konusunda Anadolu Ajansı’na demeç verdi:

“Yurtdışından eser iadesi, en sembolik ve de uluslararası kamuoyuna verilen en güçlü mesajı temsil ediyor. 2002’den bu yana 13 bin 453 eserin Türkiye’ye iadesini sağladık.”

Birkaç gün sonra da “Kaçakçıyı fena üzdük” başlıklı söyleşisi Hürriyet’te manşetten yayımlandı. Boz, “Yurtdışındaki arkeoloji piyasasını biraz üzdük” diye övünüyordu söyleşide.

Sanırım her iki söyleşiyi yapan gazeteci de kültürel eserlerin iadesiyle ilgili gelişmeleri yakından izlemiyor. Zira eserlerin iadesi konusunda yaşanan önemli bir tartışmayı atlamışlar.

Whatsapp Image 2026 05 17 At 12.47.02 (2)

1.5 ay kadar önce medyada yayımlanan “Kanada’dan ilk kez Türkiye’ye eser iadesi”, “Kanada’dan tarihi eser iadesi” haberlerinde “yedi el yazması sayfa, iki nadir matbu eser sayfası ve iki modern hat çalışması”nın iade edildiği vurgulanıyordu.

Fakat bu haberlerin hemen ardından Üsküdar Sahaflar Çarşısı Derneği’nden “Sayın Bakanım, ortada korkunç bir yanlışlık var” itirazı gelmişti:

“Bunlar Beyazıt’ta turistlere satılan imitasyon, yeni imalat şeyler! Bunların iadesi için harcadığınız hukuk mücadelesi parasına orijinalleri bulunup satın alınabilir.”

Karar gazetesinin konuştuğu uzmanlar, Prof. Dr. Süleyman Berk, Prof. Dr. Münevver Üçer ve Dr. Sinan Genim’in değerlendirmeleri de şüpheleri artırdı; tartışma başka uzmanların da katılmasıyla genişledi. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan bu eleştirilere yanıt gelmedi.

Oysa TRT’de yayımlanan “Tozkoparan İskender” dizisinde kullanılan “Menzil Taşı” dizi dekorunun, İstanbul 5 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nca “tarihi eser” olarak tescillendiği düşünülürse sahafların itirazı hiç de yabana atılamaz.

Bu kaygıları gidermenin, gerçeği öğrenmenin yolu bakanlık bürokratına bunları da sormaktı ama o fırsat kaçırılmış.

Uçaktaki partili gazeteciler

Cumhurbaşkanlığı uçağındaki seçilmiş gazeteciler, Kazakistan gezisi dönüşündeki sohbet sırasında kendilerini aşmışlar. Öyle ki, iktidar medyasındaki haberlerde bile sorular ya kısaltılarak yayımlanmış ya da tamamen çıkarılmış.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a övgü yarışına girişen gazetecilerden biri, “somut sonuçlar elde eden lidersiniz” diyerek sormuş sorusunu. Bir başkası da “Gerek ABD nezdinde gerek İran nezdinde güçlü bir ülkeyiz. Siz de güçlü bir lidersiniz ve bu ülkelerle iyi ilişkileriniz var” diye başlamış sorusuna.

Whatsapp Image 2026 05 17 At 12.47.02 (3)

CHP’ye ilişkin sorularda da gazetecilik değil, iktidar partisi yöneticilerinin dili kullanılmış. CHP’de “kaos” olduğundan söz eden bir gazeteci, “Bu bir güven krizi midir? Güvenlik krizi midir?” diye noktalamış sorusunu. En müthiş soru, yine gurbetçilerle ilgili:

“Gurbetçi vatandaşlarımızın Türkiye’ye tatil için gelecekleri zamanlar yaklaşıyor. Muhalefet, gurbetçilerle ilgili çirkin dil kullanıyor. Bazen sokakta morallerini bozacak, Türkiye’ye geldiklerine pişman edecek pozisyona sokuyor onları. Bu konu hakkında değerlendirmenizi rica ediyorum.”

Muhalefet, gurbetçilere nerede ne yapmış? Böylesine dayanaksız, somutlanmamış soruyu ancak o uçaktaki bir gazeteci sorabilirdi herhalde. Erdoğan da “edep dışı şekilde yapıyorlar” gibi genel ifadelerle yanıtlamış. Düşünün, bir de bunlar önceden iletilip, onaylanmış sorular…

Falezleri değil, otelleri koruyorlar

Demirören Haber Ajansı’nın “Falezlerdeki işgal son bulacak” haberinde falezler üzerindeki “betonarme yapı, asansör, merdiven, platform gibi 26 kaçak uygulamadan 16’sı için yıkım kararı alındığı” duyuruluyordu.

Falezlere inmek için asansör ve tünel yapılan bir otelin de “yapı kayıt belgesi”nin iptal edildiği belirtiliyordu. Ancak bu otelin adı yoktu haberde. Sadece “Gençlik mahallesindeki otel” deniyordu. Etik açıdan bir gerekçe olmamasına rağmen adını yazmayarak korumuşlardı oteli.

DHA’nın bu habere özgü bir yaklaşımı değil, cezalandırılan otelin adını yazmamak. Olumsuzluk içeren haberlerde büyük şirketlerin, özel hastanelerin, beş yıldızlı otellerin adlarını asla yazmıyorlar; güçlüyü, zengini kayıran bir habercilik anlayışları var.

Nitekim Antalya’da müşterilerinin denize kolay inebilmesi için falezlere, asansör ve tünel açan beş yıldızlı iki otel daha var; DHA geçen yıl yayımladığı haberde de o otellerin adını gizlemişti. O haberi, NTV, “Falezleri oydular: 5 yıldızlı oteldeki gizli tünel İngiliz YouTuber’ın videosunda” başlığıyla, Hürriyet de “Antalya’da 5 yıldızlı iki otelden falezlere gizli tünel bulundu” diye haber yapmıştı. Ancak onlar da haberin öznesi olan bu otellerin adlarını gizlemişlerdi. Olayı faili meçhule çevirmişlerdi elbirliğiyle…

Sosyal medyada açık açık videolarla duyurulan bu otellerin adının yazılmaması, haberi etkisiz kılan bir yanlış. Özne belli olmayınca haber olmaktan çıkıp dedikoduya dönüyor; isimleri verilmeyen otellerin “suçu”na ortaklık ediliyor. Gazetecilikten iyiden iyiye uzaklaşılıyor.

O otellerden birinin Ramada Plaza by Wyndham olduğunu biliyorum, gördüm çünkü…

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.