Rümeysa Nur Karaosmanoğlu
İki bardak içeceğin neredeyse bir günlük asgari ücrete denk gelmesiyle birlikte gençler ve araç sahipleri; ücretsiz internet, priz ve otopark imkanı sunan fast food zincirlerini yeni buluşma noktaları haline getirdi. Fast foodların ağırlıklı müşterileri olan gençlere göre bu mekanlar bütçe dostu birer “sığınak” ve sosyalleşme alanı.
Uzmanlar ise bu zorunlu yönelimin bir algı yönetimi olduğunu ve ucuz gıdaya erişim mecburiyetinin “yoksulluk hastalıklarına” kapı araladığını belirtiyor.
Geleneksel kafelerin cadde üstü konumlarının otopark sorunu yaratması ve artan fiyatlar, özellikle motosiklet kullanıcılarını ve öğrencileri alternatif arayışına itiyor. Motosiklet kullanıcısı Leyla S., fast food zincirlerini tercih etmelerinin temelinde güvenli otopark ve fiyatlandırma olduğunu belirtiyor.
Mekanların ortak kurumsal kuralları sayesinde hijyenik hizmet aldıklarını ifade eden Leyla S., fast food zincir tercihinin nedenlerini şöyle özetliyor: “Kafelerde iki kahveye bir günlük asgari ücret verebilmek için en az 4 asgari ücret kazanıyor olmam lazım. Fast food zincirlerinde fiyatların üçte bir oranında düşük olması sebebiyle, bir kahve aldığımda cebimde 2 litre fazladan benzin alacak para kalıyor. Ücretsiz otopark sayesinde araçlarımızın yanında güvenle oturabiliyoruz. Arkadaş çevremin de buraya kaymasıyla sosyal alanım kaybolmadan bütçeme uygun sosyalleşme imkanı elde ettim.”
Öğrencilerin ve gençlerin bu mekanları tercih etmesindeki bir diğer etken ise satın alma baskısı hissetmemeleri. Muhammet Fatih Yavuz, geleneksel bir kafede 150 TL olan filtre kahveyi, fast food zincirinde 50 TL’ye içebildiğini belirtiyor. “Self servis olduğu için sürekli yeni bir ürün alıp almayacağıma dair bir darlama ile karşılaşmıyorum” diyen Yavuz, sistemin avantajlarını şöyle anlatıyor:
“Hiçbir şey almasam dahi oturup vakit geçirdiğimde çalışanlardan bir serzeniş duymuyorum. Ücretsiz internet ve her masada priz bulunması ders çalışma ihtiyacımı da karşılıyor. Müşteri sadakati uygulamalarıyla ücretsiz ürünler de alabiliyorum, bu beni mekana daha da yakınlaştırıyor.“
Tüketicilerin “ekonomik rahatlık” ve “özgürlük” olarak algıladığı bu yeni sosyalleşme biçimi, akademik perspektiften bakıldığında daha karanlık bir tabloya işaret ediyor.
Sağlık İletişimi Uzmanı Dr. Gülnur Kaplan Esen, vatandaşların ucuz olduğu için bu mekanlara ve ürünlere yönelmesinin bir tercih değil, sistemin dayattığı bir mecburiyet olduğunu vurguluyor.
Türkiye’deki gıda krizinin üretim eksikliğinden ziyade fahiş fiyatlardan kaynaklandığını belirten Esen, vatandaşın ucuz kahve ve fast food menülerine yönelmesini “yoksulluk hastalıkları” kavramıyla açıklıyor. İnsanların sağlık riski taşıyan ürünlere yöneldiğine dikkat çeken Esen sağlıksız gıdayla beslenmenin olası sağlık risklerini şöyle sıralıyor:
“Yeterli beslenemeyen çocuklarda kas, kemik ve zeka gelişimi bozuklukları toplumsal bir sorundur. Hastalıkların önlenmesi dezavantajlı gruplara yönelik düşünülürken, sağlığın korunması sosyoekonomik statüsü yüksek kesimler için kullanılır; bu da dünya üzerindeki sağlık eşitsizliğini net bir şekilde ortaya koyar.”
Gençlerin sadece ucuz internet veya kahve için değil, bilinçaltlarına işlenen reklamlar nedeniyle bu mekanlara çekildiğini belirten Esen, bu durumu George Ritzer’in “Toplumun McDonald’slaştırılması” kavramıyla açıklıyor:
“Bu mekanların amacı insanları saatlerce içeride tutmak değil, nitelikten ziyade niceliğe odaklanarak ‘ye-kalk’ mantığıyla anlık satışı artırmaktır. Sandalyeler uzun süre rahat edilsin diye dizayn edilmemiştir. Akşama kadar oturulabilecek kahveciler ve simitçiler de varken gençler indirim, kupon ve ‘ikincisi bedava’ taktikleriyle pazarlanan bu alanlara gidiyor. Tüketilen kof gıdalar ilk başta doyurucu hissettirse de yarım saat sonra tekrar acıktırır.”
Sağlık Bakanlığı ve RTÜK yönergelerine rağmen dijital sipariş platformlarında sürekli fast food reklamlarının pompalandığını hatırlatan Esen, Kanada’nın Quebec eyaletinde zararlı reklam izlemeyen çocuklarda obezite oranının sıfır, bu reklamlara maruz kalanlarda ise yüzde seksen olduğu araştırmasına dikkat çekiyor.
Vatandaşların ekonomik çaresizliğinin ve sosyalleşme ihtiyacının, büyük endüstriler tarafından bir fırsata çevrildiğini belirten Esen, halkla ilişkiler sektörünün ürün kalitesi yerine “algı yöneterek” yaşam tarzı pazarladığına dikkat çekiyor.
Kurumların günahlarını örtbas etmek için çevrecilik projelerine veya festivallere sponsor olmasını “Yeşil Aklama” (Greenwashing) olarak tanımlayan Esen, Pierre Bourdieu ve Louis Althusser’in kavramlarına değinerek, bireylerin kararlarının devletin ideolojik aygıtlarıyla çocukluktan itibaren şekillendirildiğini ifade ediyor.
Bu döngüden ve dayatılan tüketim kültüründen kurtulmanın yolunun bir araya gelmekten geçtiğini savunan Esen, çözüm önerisini şu sözlerle dile getiriyor:
“Tüm bu sistemin önüne geçebilmek için bilinçsiz bir kitle olmaktan çıkıp, kamu politikalarında söz sahibi olmak adına talep eden ‘aktivist hedef kitle’ olmamız gerekir. ‘Medyada savunuculuk’ ve ‘kamu sağlığı lobiciliği’ yöntemlerini kullanarak, hayatımızı düzenleyen gıda ve sağlık politikalarına sivil toplum kuruluşları aracılığıyla dahil olunmalıdır. Hak temelli tüketici örgütlerine üye olarak toplumsal bir denge unsuru haline gelinmelidir.”
1
Şırnak sofrasının şifalı yemeği: Hengedan
8805 kez okundu
2
Halfeti’nin çiçeği ‘Karagül’ü dünya tanıyor
8427 kez okundu
3
Azerbaycan akraba evliliklerini yasakladı
6957 kez okundu
4
Azerbaycan’da taksi sorunu: Taksi çok, fiyatı ucuz, trafiğe yük!
6490 kez okundu
5
“Yaşlıların bakımında kamu sorumluluk almalı”
6105 kez okundu
6
“Aile diş hekimliği” sözü tutulmadı: 40 bin ağız ve diş sağlığı teknikeri atama bekliyor
5339 kez okundu
7
Toprakkale Kalesi kaderine mi terk edildi?
5120 kez okundu
1
Emekli maaşında dönüm noktası, 2008 oldu!
31303 kez okundu
2
Şişli Feriköy’de 2. el gece pazarı
17723 kez okundu
3
“Altın Sarısı” Şemdinli tütünü, altınla yarışıyor
9231 kez okundu
4
Üniversite bitirmek için “garsonluk-bulaşıkçılık” yapan öğrenci öyküleri
5958 kez okundu
5
Çiftçi tarlasına ne ekeceğini e-devletten öğrenecek!
4858 kez okundu