Ankara
15°

HAFİF YAĞMUR

Zeynep Tombuloğlu

Zeynep Tombuloğlu

15 Ekim 2026 Perşembe

“Zayıflama iğnesi” tuzağı: Hızlı kilo vaadi, görünmeyen riskler

“Zayıflama iğnesi” tuzağı: Hızlı kilo vaadi, görünmeyen riskler
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Özlem Şaylık

Son dönemde sosyal medya platformlarında hızla yayılan zayıflama iğneleri, kısa sürede kilo verdiren “mucize yöntem” olarak sunuluyor.

Öncesi-sonrası fotoğrafları, influencer paylaşımları ve deneyim videoları milyonlara ulaşırken, bu hızlı dönüşümün arka planındaki riskler ise çoğu zaman görünmez kılınıyor. Diyetisyen ve doktorlara göre bu içerikler, bireyleri tıbbi denetim olmadan ilaç kullanımına yönlendirerek tehlikeli bir algı oluşturuyor.

Diyetisyen Hande Selin Ok, bu ilaçların tek başına çözüm olmadığını işaret ederek, “Bu ilaçlar tek başına mucize yaratmaz, doğru beslenme ve yaşam tarzı değişikliğiyle desteklenmelidir. İlacı değil, alışkanlığı kalıcı kılın” diyor.

Zayıflama iğnelerinin farklı etken maddeler içerdiğini ve cilt altına enjeksiyon yoluyla uygulandığını belirten Ok, bu ilaçların iştahı baskılayarak ve mide boşalmasını yavaşlatarak kilo kaybını desteklediğini ifade ediyor. Ok, ilk olarak diyabet tedavisi için geliştirilen bu yöntemlerin, belirli koşullarda obezite tedavisinde de kullanılabildiğini anlatıyor.

Hande Selin Ok

Hızlı kilo kaybı mutlaka sağlık getiriyor mu?

Hızlı kilo kaybının her zaman sağlıklı bir süreç olmadığının altını çizen Ok, kontrolsüz ve yetersiz beslenmenin; saç dökülmesi, halsizlik, kas kaybı ve metabolizma yavaşlaması gibi ciddi sonuçlara yol açabileceğine dikkat çekiyor.

Ok, diyet planlarının kişiye özel olması gerektiğini söyleyerek, “Diyet planları kişiye özel olmalıdır. Yaş, cinsiyet, fiziksel aktivite düzeyi ve mevcut hastalıklar mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Makro ve mikro besin ögelerinin dengeli bir şekilde planlanması ise sağlıklı kilo kaybının temelini oluşturur” diyor.

Doktor ve diyetisyen kontrolünün kritik önem taşıdığını vurgulayan Ok, şunları söylüyor: “Zayıflama iğneleri ancak hekimin uygun gördüğü fazla kilolu veya obez bireylerde kullanılmalıdır. Tedavi süreci mutlaka doktor tarafından planlanmalı, beslenme süreci ise diyetisyen eşliğinde yürütülmelidir. Aksi hâlde elde edilen sonuçlar kalıcı olmaz.”

Ok, bu tür tedavilerin bir başlangıç noktası olduğunu belirterek, “İlacın bırakılmasının ardından eski beslenme alışkanlıklarına dönülmesi durumunda kilo geri kazanımı kaçınılmaz hâle gelir. Sağlıklı kilo kaybı; planlı beslenme, yeterli protein alımı, dengeli tabak ve sürdürülebilir bir yaşam tarzı ile mümkündür. Kalıcı olan ilaç değil, kazanılan sağlıklı alışkanlıklardır” ifadelerini kullanıyor.

Hastaların deneyimleri nasıl?

Sosyal medyanın etkisiyle bu ilaçları kontrolsüz kullananların sayısı artarken, yaşanan olumsuz deneyimler de dikkat çekiyor.

Uzun bir tedavi süreci geçirmek zorunda kalan Şelale Haktan, süreci şöyle anlatıyor: “Sosyal medyada gördüklerim beni etkiledi. Hızlı kilo verdim ama sonrasında ciddi mide sorunları ve halsizlik yaşadım. Kısa yoldan çözüm ararken sağlığımı riske attığımı fark ettim.”

Diyetisyenler, sosyal medyada parlatılan hızlı zayıflama yöntemlerinin gerçeği yansıtmadığına dikkat çekiyor. Kısa sürede kilo kaybı cazip görünse de, bilinçsiz uygulamalar vücutta kalıcı hasarlara yol açabiliyor. Sağlıklı ve sürdürülebilir kilo kaybının yolu ise “hızlı çözümlerden” değil, bilimsel temelli beslenme ve yaşam tarzı değişikliklerinden geçiyor.

Devamını Oku

Kadın usta ön yargıları motor başında aşıyor

Kadın usta ön yargıları motor başında aşıyor
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sümeyye Tek

Türkiye’de otomotiv tamir ve bakım sektörü, geleneksel olarak erkek egemen bir alan olarak bilinse de Eskişehir’de farklı örnekleri görmek de mümkün. Bir otomotiv firmasında çalışan motor bakımı işlerinden sorumlu bir kadın, bu örneklerden biri.

İsmini vermek istemeyen kadın usta, “erkek egemen” olarak bilinen bir sektörde, hem mesleki başarısı,  hem de sektöre getirdiği farklı bakış açısına ilişkin 9. Köy’ün sorularını yanıtladı.

Kadın ustanın, günlük rutini, sabah erkenden dükkanı açmakla başlıyor ve genellikle arızalı araçların tespiti, motor parçalarının sökülüp takılması, periyodik bakımların yapılması gibi yoğun fiziksel ve zihinsel süreçleri içeriyor.

“Çift katmanlı mücadele”

Otomotiv sektöründe kadın olarak çalışmanın deneyimi sorulduğunda, usta bu durumun kendisi için “çift katmanlı bir mücadele” olduğunu dile getiriyor. “Sanayide kadın olmaz” veya “Bu iş sana ağır gelir” gibi ön yargılarılı cümlelerle sıkca karşılaştığını belirtiyor. Ancak bu ön yargıların zamanla, işine olan hakimiyeti ve teknik bilgisi sayesinde kırıldığını, müşteri ve meslektaşlarından saygı gördüğünü vurguluyor.

Motor bakımının fiziksel güç gerektiren yönleri olduğunu kabul eden usta, bu zorlukların üstesinden gelmek için doğru ekipman ve teknik kullanıma odaklandığını ifade ediyor: “Mesele kaba kuvvet değil, doğru kaldıraç, doğru denge ve teknik bilgi kullanmak. Artık birçok iş için vinç ve hidrolik lift gibi yardımcı araçlar var. Zekamızı kullanarak fiziksel gücün önüne geçiyorum“

Ailesi ve çevresinin başlangıçta şaşkınlık ve kaygı duyduğunu, ancak mesleğini severek yapmasından ve elde ettiği başarıdan sonra tam destek verdiklerini ekliyor.

Ekonomik bağımsızlık ve sektörel değişim

Kadın ustanın bu mesleği seçmesi ve sürdürmesi, kişisel hedeflerinin ötesinde toplumsal bir değişimi de işaret ediyor. Bu işin kendisine en büyük katkısının ekonomik bağımsızlık olduğunu dile getiriyor. “Kendi emeğimle kazandığım her kuruş, sadece bana değil, kendime olan güvenime de katkı sağladı” diyor.

Usta, kadın sayısının sektörde artmasının getireceği potansiyel değişimleri şöyle sıralıyor: “Detaylara dikkat, sabır, iletişim becerileri ve farklı bakış açıları. Motor ustası olmak sadece vida sıkmak değil; arızayı tespit etmek ve müşteriyle doğru iletişim kurmak demektir. Kadınlar bu alanlara pozitif katkı sağlayacaktır.”

Usta, kadınların iş gücüne katılımının artmasının sadece ekonomik değil, toplumsal gelişmişlik açısından da hayati öneme sahip olduğunu vurguluyor.

Meslekteki gelecek hedefleri sorulduğunda, usta kendisini sadece bir teknisyen olarak değil, aynı zamanda kendi iş yerini kurmuş ve kadın çıraklar yetiştiren bir eğitmen olarak görmeyi arzuluyor. Sektörde çalışmak isteyen kadınlara şu mesajı iletiyor:

“Cesaretiniz varsa, kollarınızı sıvayın. İşin ağırlığına değil, ona duyduğunuz tutkuya odaklanın. Teknik bilgi ve doğru araçları kullanmayı öğrendiğinizde, ön yargılar eriyip gidecektir. Sanayi sadece erkeklerin değil, yetenekli herkesin yeridir.”

Devamını Oku

Sıkışmış çocukluk: Beton bloklar arasında “oyun hakkı” mücadelesi

Sıkışmış çocukluk: Beton bloklar arasında “oyun hakkı” mücadelesi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Berfin Şengil

Kentsel dönüşüm, göç ve plansız yapılaşmanın kıskacındaki metropollerde çocukların en temel haklarından biri olan “oyun hakkı” sessiz sedasız yok ediliyor.

Şehrin merkezindeki lüks siteler kendi kapalı oyun parklarını inşa ederken, dar gelirli ailelerin yaşadığı mahallelerde ise çocuklar binaların arasına sıkışmış vaziyette.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 31. maddesi çocukların oyun oynama hakkını güvence altına alsa da sahadaki gerçekler oldukça farklı. Yüksek binaların gölgesinde parkı, bahçesi ya da nefes alacak bir alanı kalmayan Esenyurt’un mahallelerinden birinde, çocukların oyun alanını ve verdikleri “oyun oynama” mücadelesini gözlemledik.

“Biz sadece top oynamak istiyoruz”

Dar bir sokakta iki taş arasını kale yapıp futbol oynamaya çalışan 11 yaşındaki Umut ve 10 yaşındaki Arda, mahalledeki çocuklar adına konuştu. En büyük hayallerinin yeşil çimli, gerçek bir futbol sahası olduğunu söyleyen Umut, sokakta karşılaştıkları tehlikeleri şöyle anlattı: “Bizim mahallede hiç park yok, en yakın park üç mahalle ötemizde. O parka gitmek için büyük bir caddeden geçmemiz gerekiyor ve annelerimiz tek başımıza izin vermiyor. Biz de bu sokakta oynuyoruz ama sokağın her yeri araba dolu. Topumuz sürekli arabaların altına kaçıyor.”

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşlarına, topu almak için koştuğu sırada az kalsın araba çarpacağından bahseden Umut, “Böyle olunca da kornaya basıp bize kızıyorlar. Ama biz sadece top oynamak istiyoruz, bu suç mu?” diye konuştu.

Umut’un ardından söz alan Arda ise iki yıl öncesine kadar top oynamak için boş arsalar bulabildiklerini söyleyerek şunları kaydetti: “Şimdi her yerde kocaman binalar var. Saklambaç oynayacak yer bile yok, nereye saklansak ya inşaat ya da araba oluyor. Annem ‘İnşaatlara sakın yaklaşmayın, kafanıza taş düşer’ diyor, ama ne yapalım?“

Arda ayrıca kentteki her çocuğun eşit şartlarda oyun hakkından yararlanamadığını, “Televizyonda havuzları, parkları olan siteleri görüyoruz. Oradaki çocuklar rahatça koşup oynuyor, bizim niye hakkımız yok?” sözleriyle dile getirdi.

Merkez ile çeper arasındaki uçurum: Sayılar ne diyor?

Umut ve Arda’nın yaşadığı “alan sıkışıklığı” aslında kişisel bir şanssızlık değil, İstanbul’un yapısal ve kentsel adaletsizliğinin doğrudan bir sonucu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) Yeşil Alan Yönetim Sistemi (YAYSİS) Strateji Belgesi Raporu ve bağımsız saha araştırmaları, mega kentteki coğrafi eşitsizliği çarpıcı sayılarla gözler önüne seriyor. Rapora göre; İstanbul genelindeki mahallelerin yüzde 75,4’ünde kişi başına düşen aktif yeşil alan miktarı, yasal sınırların çok altında kalıyor. Ayrıca İstanbul genelinde nüfus barındırdığı halde içinde hiçbir çocuk oyun alanı bulunmayan mahalle sayısı 107 olarak belirlendi.

Yaşanan bu durumun en trajik yanı ise nüfus ve yeşil alan dağılımındaki ters orantı. Beşiktaş ve Kadıköy gibi sosyoekonomik açıdan gelişmiş ilçelerde çocuk nüfusunun (0-14 yaş) toplam nüfusa oranı yüzde 10 civarındayken, çocukların erişebileceği aktif mahalle parkı ve yeşil alan miktarı kişi başına ortalama 1-1,5 metrekare arasında değişiyor.

Buna karşılık, çocuk nüfus oranının yüzde 25 ila yüzde 28’e ulaştığı Esenyurt, Bağcılar, Esenler ve Güngören gibi çeper ve yoğun nüfuslu ilçelerde çocuk oyun alanı büyüklüğü; kişi başına 1 metrekarenin, hatta bazı mahallelerde 0,5 metrekarenin altına düşüyor.

Yani çocuk nüfusunun 3 kat daha yoğun olduğu çeperde, çocuklara ayrılan oyun alanı merkezdeki akranlarına göre neredeyse 10 kat daha az.

“Çocuğumu sokağa bırakamıyorum, evde telefonun esiri”

Sokağın köşesinde, gözü sürekli çocukların üzerinde olan mahalle sakinlerinden 38 yaşındaki iki çocuk annesi Merve Demir ise durumun ebeveyn boyutunu şöyle değerlendirdi: “Çocuklar betonun içinde büyüyor, ama yapabileceğim bir şey yok. Sokağa bıraksam her yer araba, her köşe başında inşaat var ve hiç güvenli değil. Evde tutarsam, bu sefer akşama kadar tabletin, telefonun esiri oluyorlar.“

Hafta sonu ailece yeşil bir alana gitmek istediklerinde ise ekonomik durumlarının elvermediğini belirten Demir, “Dört kişilik bir ailenin yol masrafını düşünün. Dışarı çıkmanın maliyeti bizler için epey zorlayıcı. Aslında yoksulluk sadece boğazımızdan kesmedi, çocuklarımızın çocukluğunu da çaldı” sözleriyle durumun vahametini özetledi.

Demir’in güvenlik konusundaki endişesi ise istatistiklerle örtüşüyor. Kamusal alan haritalandırmalarına göre; dar gelirli çeper mahallelerdeki mevcut çocuk parklarının yüzde 60’ından fazlasında akşamları yeterli aydınlatma bulunmuyor ve güvenlik kamerası sistemleri çalışmıyor. Bu durum, az sayıdaki oyun alanını da hava karardıktan sonra çocukların değil, suç odaklarının uğrak yeri haline getiriyor.

“Mekansal adaletsizlik, sağlığı da tehdit ediyor”

Kent planlamasında çocukların tamamen görünmez kılındığını belirten Çocuk Gelişimi Uzmanı Aslıhan Çelik, oyun alanlarının yetersizliğinin çocuk gelişimindeki kalıcı hasarlarına şöyle dikkat çekti:

“Oyun, bir çocuk için lüks değil; zihinsel, sosyal ve motor gelişimi için ekmek ve su gibi temel bir ihtiyaç. Veriler mekânsal adaletsizliğin, yoğun nüfuslu mahallelerdeki çocukların sağlığını da olumsuz etkilediğini gösteriyor. Park ve yeşil alana ulaşamayan, beton zeminde büyüyen ya da evde ekrana hapsolan çocuklarda kronik obezite, D vitamini eksikliği, DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) ve çocukluk çağı depresyonu gibi fiziksel ve ruhsal rahatsızlıkların görülme riski, yeşil alan erişimi olan akranlarına kıyasla belirgin derecede yüksek. Yapılan küresel araştırmalar, bu risklerin türüne göre; yüzde 20 ila yüzde 55 arasında arttığını göstermekte.”

Çelik, kentlerin acil bir şekilde “çocuk dostu” bir perspektifle yeniden tasarlanması gerektiğinin altını çizdi. Yerel yönetimlerin de imar planı yaparken çocuk nüfus yoğunluğunu göz önünde bulundurması gerektiğini belirten Çelik, şunları söyledi:

“Çözüm; CBS (Coğrafi Bilgi Sistemleri) tabanlı haritalandırmalarla ihtiyacın en yoğun olduğu mahalleleri tespit etmek ve gerekirse acil kamulaştırmalarla buralara küçük ‘cep parkları’ kazandırmak. Çocuk dostu kentler bir tercih değil, anayasal bir zorunluluk. Kentin büyüme hırsı ve betonlaşma, en çok da en savunmasız olanların, çocukların dünyasını küçültüyor. Bunu unutmadan, kent kullanım hakkı çocuk doğduğu andan itibaren gözetilmeli.”

Devamını Oku

Onlarca sokak hayvanına destek olan vegan kafe, 30’dan fazla kişiyi veganlıkla tanıştırdı

Onlarca sokak hayvanına destek olan vegan kafe, 30’dan fazla kişiyi veganlıkla tanıştırdı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ahmet Caner Altay

Kadıköy’de veganların, ekolojistlerin ve farklı hak mücadelelerinden insanların buluşma noktalarından biri olan Ayrışım Kitabevi Kafe, 1,5 yılda 30’dan fazla kişinin vegan olmasına destek oldu. Kafe, onlarca kedi, köpek ve kuşun tedavisine de destek veriyor.

Ayrışım Kitabevi Kafe’nin kurucuları, mekânı “antikapitalist çeşitli hak ve mücadele alanlarını yaşatmak ve dayanışmak için kurulan kolektif bir mekân” olarak tanımlıyor. Tamamen vegan olan kafenin, vegan aktivizmi ve hayvan özgürlüğü mücadelesini kucaklayan bir platform olmasını hedeflediklerini belirtiyorlar.

Kurucular, “Sadece insanların üzerindeki baskı ve sömürünün ortadan kaldırılması değil, hayvanlar üzerindeki baskı ve sömürünün de ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir düşünceyi benimsiyoruz” diyor.

Kafede vegan yemek etkinliklerinin yanı sıra hayvan hakları buluşmaları, sanat pazarları ve sokak hayvanları için kermesler düzenleniyor. Öğrenciler ve okul kulüpleri de fanzin ve film günü buluşmaları gerçekleştiriyor. Kitabevi daha önce “Hayvan Hakları Kütüphanelere” kampanyası kapsamında her üniversiteye veganizm ve hayvan hakları alanında bir kitap gönderdi. Ramazan ayında da vegan iftarlar düzenlendi.

Sokak hayvanları için kermes

Kafede düzenlenen sanat pazarı ve kermeslerden elde edilen gelirlerle kurtarılmış hayvanların tedavi masrafları karşılanıyor. Kurucular, “Burada aşağı yukarı 9-10 tane kediye biz bakım verebiliyoruz” diyor.

Ümraniye ve Üsküdar’daki dayanışma ağlarının da sokak hayvanlarının klinik borçlarını kapatmak amacıyla kermesler ve el emeği ürünlerin satıldığı etkinlikler düzenlediğini belirten kurucular, kermes günlerinde kafenin gelirlerinin tamamını bu dayanışma ağlarına bağışlıyor.

Dayanışma ağlarından birinin 100’den fazla köpeğin bakım sorumluluğunu üstlendiğini belirten kurucular, “Katliam Yasası” olarak bilinen yasa sonrasında hayvan bakım emekçileri ve savunucularının kendi imkânlarıyla kimsesiz hayvanlara yuva olduğunu, tedavi ve yuvalandırma çalışmaları yaptığını anlatıyor.

“Hayvan özgürlüğü meselesi toplumsal bir mücadeledir”

Hayvan özgürlüğünün yalnızca bireysel veganlıkla sınırlı olmadığını savunan kurucular, “Hayvan özgürlüğü meselesi toplumsal bir mücadeledir” görüşünü dile getiriyor. Kurucular, hayvanları sistematik baskı ve sömürü altına alan yapının ortadan kaldırılması gerektiğini belirterek, “Evet insanlar vegan olmalı, kendi hayatındaki baskı ve sömürüyü hemen durdurmalı” ifadelerini kullanıyor.

Ayrışım Kitabevi Kafe’yi açtıkları günden bu yana bir buçuk yılda 30’dan fazla kişinin vegan olmasına destek olduklarını belirten kurucular, 10’dan fazla kişinin vegan aktivizm ve hayvan özgürlüğü savunuculuğu ile daha yakından ilgilenmeye başladığına dikkat çekiyor.

“Hayvanların durumu çok daha zor”

Ekonomik olarak zorlandıklarını belirten kurucular, “Maddi veya manevi olarak bizim durumumuz da iyi değil ama hayvanların durumu çok daha zor” diyor.

“Kitabevini ve aktif sosyal, kültürel, dayanışmacı varlığımızı sürdürmeyi çok istiyoruz” diyen kurucular, vegan, kapitalizm karşıtı ve “tüm hayvan türleriyle barışçıl olan eşitlikçi bir kültürün paydaşı” olmayı sürdüreceklerini ifade ediyor.

Kitabevinin veganlık tartışmalarını kamuoyuna açmak amacıyla manifesto ve bildirilerin yanı sıra çeviri ve yayın çalışmaları da bulunuyor.

Devamını Oku

Öğrenciden öğrenciye psikolojik destek modelinin sınırları ne olmalı?

Öğrenciden öğrenciye psikolojik destek modelinin sınırları ne olmalı?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sümeyye Tek

Üniversitelerde öğrencilerin psikolojik destek ihtiyacını karşılamak amacıyla hizmet veren danışmanlık merkezlerinde, psikoloji ve psikolojik danışmanlık gibi alanlarda eğitim gören öğrenciler de görev alabiliyor. Öğrenciler için deneyim alanı oluşturan bu model, hizmete erişimi kolaylaştırırken ciddi psikolojik sorunlarda profesyonel desteğe yönlendirme ve gizliliğin korunması gibi konuları gündeme getiriyor.

Üniversitelerin bu modele yönelmesinde artan öğrenci sayısı karşısında profesyonel psikolog ve psikolojik danışman sayısının yetersiz kalması etkili olduğuna dikkat çekiliyor. Öğrenci danışmanlar ise hem üniversite öğrencilerine ilk destek ve yönlendirme sağlayabiliyor hem de eğitim aldıkları alanlarda uygulamalı deneyim kazanıyor.

9.Köy’e konuşan uzmanlar, öğrencilerin benzer yaş grubunda olması ve kampüs yaşamının getirdiği sınav stresi, yurt sorunları ve sosyal kaygı gibi sorunları yakından tanımalarının iletişimi kolaylaştırdığına dikkat çekiyor. Uzmanların verdiği bilgye göre bu durum, psikolojik destek alma konusunda çekinceleri bulunan öğrencilerin danışmanlık hizmetine başvurmasını da kolaylaştırabiliyor.

Ancak model, özellikle profesyonel yetkinlik açısından bazı riskler taşıyor. Öğrenci danışmanların depresyon, anksiyete veya travma gibi daha ciddi psikolojik sorunların değerlendirilmesi ve yönetilmesinde yeterli deneyime sahip olmaması, bu vakalarda profesyonel desteğe yönlendirmeyi zorunlu kılıyor.

“Süpervizyon şart”

Uzmanların anlatımına göre modelin sağlıklı biçimde yürütülmesinde profesyonel süpervizyon belirleyici rol oynuyor. Öğrenci danışmanların deneyimli ve lisanslı bir uzman tarafından düzenli olarak takip edilmesi, hem danışmanlık hizmetinin niteliğinin korunması hem de etik sorunların önlenmesi açısından önem taşıyor.

Bu nedenle öğrenci danışmanların görevlerinin destek, ilk yardım ve yönlendirme ile sınırlandırılması; tanı ve tedavi süreçlerine dahil edilmemesi gerekiyor.

Öğrencilerin danışmanlık hizmetlerinde destek amacıyla görev alması üniversiteler açısından personel açığının azaltılmasına ve öğrencilere uygulamalı deneyim kazandırılmasına katkı sağlayabilir. Ancak bu modelin, üniversitelerin profesyonel ve tam zamanlı psikolojik danışmanlık kadrolarını güçlendirme sorumluluğunun yerine geçmemesi gerekiyor.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.