DOLAR 32,3015 -0.03%
EURO 35,1322 0.53%
ALTIN 2.402,88-0,50
Ankara
29°

AÇIK

Zeynep Tombuloğlu

Zeynep Tombuloğlu

12 Haziran 2024 Çarşamba

“9. Yargı Paketi kadınların soyadı hakkını yok sayıyor”

“9. Yargı Paketi kadınların soyadı hakkını yok sayıyor”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Evrim Deniz / Kapak Fotoğrafı: DepoPhotos

İktidarın yargıyla ilgili yasal düzenleme hazırlığı Türkiye’nin her yerinde kadınları tepkisini çekti.

Türk Medeni Kanunu’nun 187. maddesine göre bir kadın evlendiğinde kocasının soyadını almak zorundaydı ancak isterse kendi soyadını da kocasının soyadı önünde kullanma hakkına sahipti.

Anayasa Mahkemesi, geçen yıl Resmî Gazete’de yayımlanan kararı ile kadının evlendikten sonra kocasının soyadını almasının zorunlu olmadığına şu cümlelerle hükmetmişti: “Ailenin ortak bir soyadına sahip olmasını mümkün kılan tek seçenek olmadığı, aile bağlarının korunup güçlendirilmesi amacının kuralla öngörülen farklı muamelenin makul nedeni olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı tespitlerinde bulunarak evlenmeden önceki soyadının evlendikten sonra da tek başına kullanılması bağlamında kadın ve erkek arasında kuralla öngörülen farklı muamelenin nesnel ve makul bir temele dayanmaması sebebiyle eşitlik ilkesini ihlal ettiği sonucuna ulaşarak 4721 sayılı Kanun’un 187. maddesinin birinci cümlesinin iptaline karar verilmiştir.

Senelerdir soyadı hakkı için mücadele eden kadınlar bu emsal karar ile anayasada düzenleme bekliyordu. Fakat 9. Yargı Paketi tasarısıyla kadınların soyadı hakkı bir kez daha geri plana atılıyor.

Dayanışmanın Kadın Hali Derneği Başkanı Avukat Aslı Pasinli yasa tasarısını 9. Köy’e değerlendirdi.

Avukat Aslı Pasinli

“Soyadı meselesi kimlik meselesidir”

9. Yargı Paketi’nin bu emsal kararı yok saydığına değinen Pasinli şöyle devam etti:

Pakette soyadıyla ilgili bir madde görüyoruz. Bu madde hem alınan emsal kararı hem de kadınların 30 yıldır verdiği mücadeleyi yok sayıyor. Aslında burada ihlal edilen şeylerden bir tanesi nasıl ki isim soyisim insanın kimliği ise kadınların soyadını kullanma hakkı da kimliğinin bir parçası ve kişiye sıkı sıkı bağlı haklar dediğimiz haklardan bir tanesi. Bunun kadınlar ve erkekler arasında ayrı muameleye tabi tutulması da ayrımcılık yasasını oluşturuyor. Yani ayrımcılığa maruz bırakıyor. Çağımız, kadınların kendi soyadını kullanma hakkının ne kadar ihtiyaç olduğunu gösteren bir sürü örneklerle dolu. Kadınlar artık istihdamda daha fazla yer alıyorlar. Ad soyad insanlar için bir marka niteliğinde ve bir hafızayı temsil ediyor.

“Tasarı taslağı ‘ailenin reisi erkektir’ mesajı veriyor”

Türkiye’de kadınların medeni halleriyle hayatlarının da değiştiğine değinen Pasinli, bu düzenlemelerin erkeklerin hayatına hiçbir değişiklik getirmediğini, hatta kadınları tekrar erkeklerin tahakkümü altına soktuğunu vurguladı:

Medeni halleri değişen erkeklerin hayatlarında hiçbir şey değişmezken kadınların bir tek evlilik haliyle değil, boşanma ile de hayatları değişiyor. Boşanma ile kadınları bir sürü bürokratik iş bekliyor. Pasaportların, kartlarının, kimliklerin, sertifikaların hepsinin değişmesi anlamına geliyor. Bu da aslında kadınlar için bir imaj sıfırlaması gibi bir şey oluyor. Şöyle de düşünebiliriz. Yani bütün ömrüm boyunca ismimi Aslı olarak sürdürdüm. Evlendikten sonra bana bir anda Asya demeye başladılar. Bu buna benziyor yani bunu anlayamayanlara da çok şaşırıyorum açıkçası. Tabi burada yargı paketi ile tekrarlanan, pekiştirilen aslında ‘ailenin reisi erkektir’ mesajı. Yani tekrar tekrar diyor ki bir kadın evleniyorsa bir erkeğin tahakkümü altına giriyor. Ve tahakküm altında aile reisliği pekiştirmesi olarak da soyadı mevzusunu öne sürüyor.

90’lara geri dönüş mü?

Soyadı mücadelesinin halen veriliyor olmasını gerileme olarak tanımlayan Pasinli, kadın ve erkeğin farklı cezalar aldığı 90’lı yılları hatırlatarak, 90’larda Türkiye’de zina suçu vardı ve bu suçun yaptırımında kadınlar ve erkeklere farklı cezalar uygulanıyordu” dedi. Bu düzenlemenin kadınların haklarını geri götürdüğünü ileri süren Pasinli şöyle devam etti:

“Kadınların çalışabilmesi erkeğin iznine tabiydi. Ailenin reisinin medeni kanunda erkek olduğu açık bir şekilde ifade ediliyordu. Soyadı meselesi ile ilgili de ‘ailenin reisi erkektir dolayısıyla bir evlilik yapılıyorsa erkeğin soyuna geçiş vardır’ mesajı bizi tekrar 90’lardaki diğer kanun maddelerinin hortlayacağına dair bir endişeye itiyor. Dolayısıyla bu mevzunun soyadı meselesinin ötesinde bir sürü dalgası var ve bunlar bizim hayatımızı etkileyecek.”

Avukat Pasinli, 9. Yargı Paketi’nin kapalı kapılar ardından yapılmasını ve kadın çalışmaları yapan kişilerin, kurumların fikirleri alınmadan tasarlanmasını tehlikeli bulduklarını söyledi:

Gelişmiş ülkelerde bu tarz yasal değişiklikler yapılırken alanda çalışan kişilerin kurumların özgün bilgi birikim ve deneyimlerinden faydalanılır. Türkiye’de bu tam tersine işliyor. Bu yüzden bu tasarının kamuoyu tepkisini yoklamak amacı taşıdığını düşünüyorum.

Bayramdan sonra meclise sunulacağı tahmin edilen paket için kamuoyu tepkisinin önemine değinen Dayanışmanın Kadın Hali Derneği Başkanı Aslı Pasinli, “Bu tasarı hayvanların, kadınların, toplum yararına çalışanların yaşamını, demokratik haklarını tehlikeye atıyorken sessiz kalmamalıyız” sözleriyle de birlikte mücadele çağrısı yaptı.

Devamını Oku

Bitlis’in köklü 2 gazetesi 30 yılı aşkın süredir yerel haberlerin nabzını tutuyor

Bitlis’in köklü 2 gazetesi 30 yılı aşkın süredir yerel haberlerin nabzını tutuyor
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Gülşen Okay

Bitlis’in medya sahnesinde uzun yıllardır önemli rol üstlenen Tatvan Sesi Gazetesi ve Dideban Gazetesi, 30 yılı aşkın bir süredir kentin ve bölgenin sesi olmaya devam ediyor. Tatvan Sesi Gazetesi 32 yıldır, Dideban Gazetesi ise 31 yıldır kentin, kesintisiz yayın hayatını sürdüren en eski 2 gazetesi olma unvanını elinde bulunduruyor. Gazeteler, bölgedeki güncel gelişmelerin yanı sıra, yerel kültür etkinlikleri, spor haberleri ve toplumsal meseleleri de geniş bir perspektif ile ele alıyor. Şehrin tarihi mirası, kültürel zenginlikleri ve sosyal yaşamıyla ilgili detaylı haberler sunan gazeteler, okuyucularını bilgilendirirken aynı zamanda kentin kimliğinin korunmasına katkı sağlıyor. Yerel halkın günlük yaşamını yansıtan haberlerle birlikte çevre, eğitim ve sağlık gibi konuları da gündeme getiren iki gazete, toplumsal duyarlılığın artmasında da etkili.

Abdulhalim Kızılkaya

“Kentin sesi olmaya devam edeceğiz”

Geride bıraktıkları 32 yıllık yayın hayatını değerlendiren Tatvan Sesi Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Abdulhalim Kızılkaya şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da kentin sesi olmaya devam edeceklerini belirtti:

Tatvan Sesi Gazetemiz 7 Eylül 1992 tarihinde ilk sayısı ile yayın hayatına başladı. O tarihten bugüne kadar yayın hayatını aralıksız sürdürmektedir. Yayın hayatımız boyunca güvenilir ve tarafsız habercilik anlayışını benimsedik. Okuyucularımıza her zaman en doğru haberi en kısa sürede sunmaya çalıştık. Dile kolay, bir ömür denebilecek bir yayın hayatını geride bırakmışız. Bu süreçte kentimizin en önemli olaylarına tanıklık edip yerel hikayelerini ve tarihin izini sürmeye çalıştık. Şehrimizin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi dinamiklerini yakından takip edip okuyucularımızla paylaşmaya çalıştık. Okuyucumuzla sıkı bağlarımız oldu. Dijital medyanın en etkili olduğu günümüzde bile hala haberi yerel gazetelerimizden okuyan ve gündemi yine gazetelerimizden takip eden sıkı takipçilerimiz var. Yerel gazetecilik gerçekten bambaşka bir dünya. Evet mesleğin kendine has zorlukları var ama bizler severek bu mesleği yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. İnşallah Bitlis’in tarihi gelişmelerine şahitlik etmiş bir gazete olarak bundan sonra da bölgenin köklü geçmişini yansıtıp yerel hikâyelerin ve tarihin izini sürmeye devam edeceğiz.”

“Yerel gazeteler, dijital dönüşüme uyum sağlamalı”

Yerel gazeteciliğin geçmişten günümüze büyük bir değişim ve dönüşüm yaşadığını anlatan Kızılkaya, kitle iletişim araçlarının artması, internet medyası ve sosyal medya gibi dijital dönüşümün yaygınlaşmasıyla birlikte yerel gazetelerin rolü ve işleyişinin de önemli ölçüde değişime uğradığına dikkat çekti:

Geleneksel yerel gazeteler kendi alanlarında uzmanlaşmış, belirli bir bölge veya topluluk için haber sağlama konusunda uzun yıllardır temel bir kaynak olmuştur. Ancak dijital dönüşüm ve teknolojik ilerlemelerle birlikte bu gazetelerin yaygınlığı ve etkisi üzerinde yeni dinamikler ortaya çıktı. İnternet medyasının ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte haber tüketimi ve dağıtımı hızlandı ve çeşitlendi. İnsanlar artık haberlere her zaman ve her yerden erişebiliyor. Bu durum yerel gazetelerin çevrimiçi platformlarda varlık gösterme ihtiyacını ortaya çıkardı ve birçok yerel gazete dijital yayınlarını güçlendirdi. Çevrimiçi platformlar, yerel gazeteler için daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaşma ve etkileşim kurma fırsatı sunuyor. Sosyal medyanın yaygınlaşması da yerel gazetelerin dağıtımını ve etkisini artırdı. Gazeteler, sosyal medya platformlarında aktif olarak yer alarak haberlerini daha geniş kitlelere ulaştırma imkanı buluyor. Aynı zamanda sosyal medya üzerinden okuyucularla etkileşime geçme ve geri bildirimleri değerlendirme şansı da elde ediyorlar. Ancak bu dijital dönüşüm süreci yerel gazeteler için bazı zorlukları da beraberinde getirdi. Reklam gelirlerindeki düşüş, çevrimiçi rekabet, içerik üretimi ve dağıtımıyla ilgili teknik zorluklar gibi faktörler, yerel gazetelerin sürdürülebilirliğini tehdit edebilmektedir. Bu nedenle yerel gazetelerin dijital çağa uyum sağlayarak kendilerini yeniden şekillendirmeleri ve okuyucularının değişen ihtiyaçlarına cevap vermeleri gerekmektedir. Bizler de bu değişim ve dönüşümlere ayak uydurmaya çalışıyoruz.”

Vahit Olcay

“Dijital platformlar sayesinde daha geniş kesimlere ulaştık”

Dideban Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Vahit Olcay ise sektörde 31 yılı geride bıraktıklarını hatırlattı ve Bitlis’in nabzını tutmaktan duydukları memnuniyeti şu sözlerle paylaştı:

Bu süreçte yerel medyanın ve iletişim teknolojilerinin hızla değiştiğine şahit olduk. Teknolojinin ve dijital platformların yaygınlaşmasıyla birlikte haber alışkanlıklarında da ciddi değişimler yaşandı. Ancak bizler her zaman yerel hikayelerin, kültürel mirasın ve toplumsal olayların takipçisi olmaya devam ettik. Dideban Gazetesi olarak geleneksel değerleri koruyarak yeni teknolojilere uyum sağladık. İnternet medyasının ve sosyal medyanın önemini kavrayarak dijital platformlarda da aktif bir şekilde varlık gösterdik. Bu sayede daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaşma ve etkileşim kurma fırsatı yakaladık. Yerel gazeteciliğin gücüne ve önemine olan inancımızı hiçbir zaman yitirmedik. Şehrimizin sesi olma misyonunu her zaman ön planda tuttuk ve toplumun her kesiminden gelen geri bildirimleri dikkate alarak daha iyisini yapma çabası içinde olduk. Gelecek için ise daha güçlü ve etkili bir gazete olma hedefiyle çalışmalarımıza devam edeceğiz.

“Yerel yönetimlerin hesap verebilirliğini sağlamakta rolümüz var”

Yerel gazeteciliğin yaşadığı değişim ve dönüşümle ilgili de değerlendirmede bulunan Olcay, şöyle konuştu:

Geçmişten günümüze yerel gazetecilik, toplumların haber alma ve bilgiye erişim ihtiyaçlarına yanıt veren önemli bir kurum olarak varlığını sürdürmektedir. Yerel gazeteler, belirli bir bölge veya topluluk için haber sağlama, toplumsal olayları aktarma ve yerel kimliği koruma gibi önemli görevleri üstlenirler. Bu bağlamda yerel gazetecilik önemli bir toplumsal hizmet sunar. Geçmişte, yerel gazeteler genellikle basılı medya üzerinden yayın yapardı ve genellikle küçük bir okuyucu kitlesine hitap ederlerdi. Ancak, teknolojik ilerlemeler ve internetin yaygınlaşmasıyla birlikte yerel gazetecilik dijitalleşme sürecine girmiş ve çevrimiçi platformlarda da varlık göstermeye başlamıştır. Bu durum yerel haberlerin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamış ve yerel gazeteciliğin etkisini artırmıştır. Günümüzde, sosyal medyanın ve diğer dijital platformların yaygınlaşmasıyla birlikte yerel gazetecilik daha da önemli hale gelmiştir. Toplum, haberlere erişim konusunda artık daha seçici hale gelmiş olsa da yerel gazetelerin sunduğu derinlemesine yerel içerik ve toplumsal bağlar, hala büyük bir değere sahiptir. Yerel gazeteler, toplumun sesi olma misyonunu sürdürerek yerel yönetimlerin hesap verebilirliğini sağlama konusunda da önemli bir rol oynamaktadır. Ancak dijitalleşme ve reklam gelirlerindeki düşüş gibi faktörler yerel gazeteciliği zorlayabilir. Bu nedenle yerel gazetelerin sürdürülebilirliği için yeni iş modelleri ve gelir kaynakları üzerinde çalışmalar yapılması gerekmektedir. Ayrıca yerel gazetecilerin mesleki standartlara uygun bir şekilde haber yapma ve toplumu bilgilendirme sorumluluğunu yerine getirmesi önemlidir. Genel olarak yerel gazetecilik, toplumların ihtiyaç duyduğu güvenilir bilgiye erişim sağlama konusunda önemli bir role sahiptir. Dideban Gazetesi olarak bizler de ilk gün olduğu gibi bundan sonra da bu görev ve sorumluluklarımızın bilinciyle hareket etmeye devam edeceğiz.

Devamını Oku

“Depremin kalbiyiz ama ne yazık ki hazır değiliz”

“Depremin kalbiyiz ama ne yazık ki hazır değiliz”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Barış Dönmez 

Van depreminin üzerinden 13 yıl geçmesine rağmen kent merkezinde birçok ağır ve orta hasarlı bina var ve bu binalarda binlerce insan yaşıyor. Olası bir depremde bu yapıların durumu çok kritik, içinde yaşayanlar ise risk altında. Van merkez ve Erciş ilçesinde ağır ve orta hasarlı 31 bin 870 konut, 8 bin 849 işyeri tespit edildi. Deprem sonrası tespit çalışmaları devam etse de işleyişin çok yavaş olduğu eleştirileri var.

“Tüm kurumlar ortak hareket etmeli”

Bu eleştirileri getirenlerden biri de İnşaat Mühendisleri Odası Van Şube Başkanı Baran Bulut Balkan.”Depremin kalbiyiz ama ne yazık ki hazır değiliz” diyen Balkan, tüm kurum ve kuruluşların ortak hareket ederek bir an önce risk analizlerinin yapılması ve yapı stoku haritalarının çıkartılması gerektiğini söyledi. Balkan şu uyarıları yaptı, “Genel haritayı görmek için Van’da bulunan birçok kurum ve kuruluş birlikte hareket etmeli. İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, belediyeler ile meslek odalarının birlikte hareket etmesi, yapı stokunu hep beraber görmeleri gerekli.”

Baran Bulut Balkan

Kentte ciddi anlamda kaçak yapılaşmanın olduğuna ancak kaçak yapıları da içeren yapı stokunu bilemediklerine vurgu yapan Balkan, sadece ruhsatlı yapılar üzerinden bir çalışma yapılamayacağına dikkat çekti. Meslek odaları, belediyeler ve tüm kurum ve kuruluşların, risklerin tespit edilerek gerekli önlemlerin alındığı ortak bir çalışma yapması gerektiğini kaydeden Balkan, böyle bir çalışmanın önlem açısından çok değerli olacağını söyledi. Ruhsatsız yapılar İMO olarak depreme ilişkin bir yol haritası çizdiklerini ve birçok kurumla görüş alışverişinde bulunduklarını dile getiren Balkan, “Bunu önemsiyoruz. Bizler için analiz yapmak, analitik düşünmek değerlidir. Bu bilgileri gerekli kurumlara da aktardık. Bir yol haritası çizeceğiz” dedi.

İMO Van Şube Başkanı Balkan şehrin durumuyla ilgili de şunları ifade etti, “Şehir merkezinde çok fazla yapı var. Bitişik nizam yapılar sorunlu. Kaçak yapıların durumunu ise bilmiyoruz. Bir tarama yapıldığında öncelikle yapının ruhsatı alınır, sonra yapıya gidip bakılır. Bu yapıda ne var, hangi tür taşıyıcı maddeler kullanılmış? Bunlar ruhsatta yazılıdır. Ruhsatsız yapılarda bunu göremiyoruz. Kentte ciddi bir imar sorunu var. Bu sorun ruhsatı, ruhsat da yapı denetimini etkiliyor. Her şey birbirini etkiliyor.

Bitmeyen imar sorunu ve betonlaşan kent yapılanmasına dikkat çeken Balkan, konuşmasını şöyle sürdürdü, “Bugün depreme hazır olmak için bakir alanlara bakmak lazım. Örneğin bu alanlar İpekyolu ilçesinde çok az kalmış. Bu alanları kat sınırlaması, imar düzenlemeleriyle ve diğer çalışmalarıyla toparlamak lazım. Hep birlikte konuşup tedbir almak gerekiyor. Tedbir alınmayınca hep kaçağa ve dağınık bir düzene gidiliyor. Bu da kent düzenini ve aslında kent kültürünü yok ediyor. Denetimler artarsa bu duruma izin verilmez. Denetimler yapılmayınca olası depremler hepimize ciddi anlamda zarar verecek. Kentte yeşil alan neredeyse yok denecek kadar az ve kent yeşil alandan çok betona gömüldü. Yeşil alanların az olması da imar ile alakalıdır. Rezerve alanlara, kaçak yapılara izin verilmemesi gerekir. Bu konuda belediyeler araştırmalar yapıyor ama sadece bir kurumun değil bütün kurumların beraber hareket etmesi lazım.

“Toplanma alanları yetersiz”

Deprem sonrası toplanma alanlarının da önemine işaret eden Balkan, “Van’da deprem toplanma alanları ne yazık ki yeterli değil. Nüfusumuz çok fazla. Betonlaşmadan dolayı deprem sonrası toplanma alanları için yerimiz kalmıyor” dedi.

Devamını Oku

“Besi Bebek” Adıyaman kültürünü dünyaya tanıtıyor

“Besi Bebek” Adıyaman kültürünü dünyaya tanıtıyor
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Ömer Karakuş
 
Adıyaman’da tarihi ve kültürel kadın giyiminden esinlenen “Besi Bebekler”, kentin dünyaya tanıtımında önemli işlev görüyorlar.
Yaptığı “Besi Bebekler” aracılığıyla Adıyaman kadın giyimini genç nesillere aktaran Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın el sanatları sanatçısı olan Zahide Durmaz Akar, 9. Köy’e yaptığı açıklamada, bebeklerin kıyafetlerini oluştururken, kendisini büyüten anneannesinin giyiminden etkilendiğini anlattı.
 

“Bu kıyafet kültürü çok eskiden beri var”

Her bir bebeği 3 gün içerisinde diken Akar, “1997 yılından bu yana bu işi yapıyorum. Besi ismi benim anneannemin ismi. Anneannem bu şekilde geleneksel giyinirdi. Beni o büyüttü. O öldükten sonra onun da giymiş olduğu kıyafetleri bebeklere giydirerek onu bütün dünyaya tanıtmak amacıyla bu işe başladım” dedi.
 

Zahide Durmaz Akar

 
Besi Bebeklerimizin kumaşlarının el dokuması ipek kumaşlar olduğunu ve kök boyama yöntemiyle renklendirildiklerini de anlatan Akar, bebeklerin kıyafetlerindeki farkların da kültürel farkları yansıttığını söyledi:
 
Baş bağlama şekline göre ekonomisi, sosyal yaşantısı ve kaç çocuk sahibi olduğu bilinir. Her bebeği biz 3 günde yapıyoruz. 50 ayrı aşamadan da geçiyor. Hiçbiri birbirinin aynısı değil. Bebeklerimiz ülkemizde ve yurt dışında ilimizi dünyaya tanıtıyor ve kıyafet kültürümüzü gelecek yıllara taşıyor.
 
 
Bebeklerde kullanılan kıyafetlerin Adıyaman’da çok eski zamanlara kadar giden bir kültürü yansıttığını da ifade eden Zahide Durmaz Akar, “Bu kıyafet kültürü çok eskiden bu yana var. Belki tarihçesi de çok net olarak da bilinmiyor. Çünkü insanlar kendilerini bildiklerinden bu yana kuşaktan kuşağa aktarılmış bir kültürdür bu kültür. Adıyaman’ın köylerinde hemen hemen hepsinde bu kıyafetler varmış. Ama şu anda maalesef her köyde geleneksel giyinen bulmak mümkün değil. Şu an itibariyle Adıyaman’ın dağ köylerinde, dağlı ilçelerinde yöresel giyinen çok az da olsa kadınlarımız var” dedi.
 
Adıyaman’da “ovada yaşayanlar” ve “dağda yaşayanlar” arasında kıyafet farkı olduğunu da söyleyen Akar, “Ovalılar çok fazla 3 etek giymemişler. Onlar fistanın üzerine sırmalı puşi bağlarlarmış. Şu anda sırmalı puşili ovalı hiçbir kadını görmezsiniz. Dağlılarla ovalıların arasındaki kıyafet farkı baş bağlamasından belli olur. Ovalılar sırmalı puşiyi beyaz ketenin üzerine bağlarlar. Dağlılar ise tam tersini yaparak, sırmalı puşiyi beyaz ketenin altına bağlarlar. Beyaz keten üstte olur, sırmalı puşi altta olur” diye konuştu.
 

“Bütün dünyada Besi Bebek’e karşı çok büyük bir ilgi var”

Adıyaman dışında yapılan fuarlara da katıldığını ifade eden Zahide Durmaz Akar, şöyle konuştu:
 
“Besi Bebeklerimize bütün fuarlarda çok büyük bir ilgi var. Kültür sanat festivaline katılacağız. Her yıl onlarca davet alıyorum. Tabii bunlar içerisinde önemli kıldıklarımıza gitmeye özen gösteriyorum. Bazen de oluyor ki, iki festival bir arada oluyor. Böyle bir durumda her ikisinde de yer almaya dikkat ediyorum. Bir şekilde kültürümüzü yansıtmak için var gücümüzle katılmaya çalışıyoruz. Bütün dünyada Besi Bebeğe karşı çok büyük bir ilgi var. Amacımız bütün dünya evlerinin her birinde Besi Bebek olmasıdır. İşçiliğine, büyüklüğüne, orijinalliğine göre fiyatlar değişiyor. Her bütçeye, yaş grubuna hitap eden bir üründür Besi Bebekler.”
 
Devamını Oku

Diş Sağlığı’nda kriz kapıda; özel klinikler kapanıyor, kamuda randevu sıkıntısı artıyor

Diş Sağlığı’nda kriz kapıda; özel klinikler kapanıyor, kamuda randevu sıkıntısı artıyor
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Zerrin Sargut / Kapak Fotoğrafı: DepoPhotos
 
Ekonomik zorluklar, diş hekimliği sektörünü de vurdu. Özellikle özel kliniklerde çalışan diş hekimleri, artan kira ve personel maaşları gibi maliyetlerin yükünü taşımakta zorlanırken, tedavi ücretlerine yansıtılan bu artışlar, hastaların tedavilerden vazgeçmesine ve hasta sayısının azalmasına neden oluyor. Birçok klinik bu sebeplerden dolayı kapanma tehlikesi ile karşı karşıya kalırken, röntgen cihazları, klinik dekorasyonu ve sarf malzemelerinin fiyatları her geçen gün artıyor.

Diş muayene ve tedavi ücretlerinde yüzde 57,1 artış

Türk Diş Hekimleri Birliği’nin 2023 yılı Temmuz ayında yapılan güncellemelerine göre, diş muayene ve tedavi ücretlerinde yüzde 57’lik bir artış yaşandı. Diğer hizmetlerin ortalama bedelleri ise yüzde 25,8 oranında arttı. TDB güncellemelerine göre diş tedavisinde bazı cerrahi işlemlerin 2024 yılı (KDV % 10) dahil fiyatları şöyle:
 
Kist operasyonu (küçük): 5.315 TL
Sinüs lifting: 6.545 TL

Diş taşı temizliği (tek çene): 1.700 TL
Gingivoplasti (tek diş): 1.615 TL

“Hastalarımız tedaviden vazgeçiyor”

Diş Hekimi Yasin Barcin 9. Köy’e yaptığı açıklamada; tedavi ücretlerinde artışın, hasta sayısındaki düşüşü tetiklediğine dikkat çekerek şöyle dedi:
 
Tedavi ücretlerine yansıttığımızda hasta sayımızda azalma görülmektedir. Hatta bu sebepten kapanan birçok klinik mevcuttur. Kliniklerimizde verdiğimiz kiralar fahiş seviyelerde yükselmiş durumda. Netice de hekimler ya daire ya da dükkan kiralıyorlar. Bunun yanına personel maaş ve diğer giderler de eklendiğinde durum daha da ciddi bir hal alıyor. Hastalarımızın çoğu, tedavi ücretlerini ödemeyecek seviyede. Bunlar da bize hasta kaybı olarak geri dönmekte. Bu durum hekimlerin gelirine yansıyor. Hastalarımız birçok tedaviden vazgeçiyor.

Yasin Barcin

Tedavi sorunu ve atama bekleyen diş hekimleri

Gelirlerin, diş hekimlerinin giderlerini karşılayamadığını da vurgulayan Barcin, durumu şöyle özetledi:

Bugün röntgen görüntüleme cihazları (Panoramik film/Periepikal film ) ve 2 üniteli standart bir kliniğin dekorasyon ve tüm sarf malzemeler için gerekli olan minimum tutar 2 buçuk 3 milyon civarında. Borç ya da kredilerle klinik açan arkadaşlarımız taksitleri ödemekte zorlanıyorlar. Bazı hastalarımız Ağız Diş Sağlığı Merkezi’nde aylarca sıra bulamıyor. ADSM’lerde hekim arkadaşlarımızın durmaksızın çalışmalarına rağmen yeterli olamıyor. Türkiye’de ciddi bir ağız ve diş sağlığı sorunu var. Dışarıda tedavi olmak isteyen milyonlarca hasta varken atamayı bekleyen hekim sayısı on binleri buluyor. Kamudaki hekimin MHRS’den kendine gelen hastalara bakma süresi, hasta sayısı çok olduğu için düşüyor. Herhangi bir kanal tedavisi 40 dakika – 1 saat arasındadır. Devlet hastanelerinde hangi hekim olursa olsun ‘20 dakikada yap’ denildiği zaman sağlıklı bir sonuç olmayacaktır.

“Sahte hekim ve kliniklerle mücadele edilmeli”

Mücadele edilmesi gereken kritik durumların başında sahte klinik ve tedavilerin geldiğini de belirten Barcin, kendi kliniğine gelen hastaların birkaçında sahte tedavi ve işlemler sonucunda bu mağduriyeti yaşayan hastalarda ciddi diş hasarları ve uzun süreli tedavilerin gerçekleştiğine dikkat çekti:
 
Hekim olmaya çalışan şahıslar tarafından yapılan yanlış izlenimler neticesinde ciddi problemlerle hastalar bize başvurmaktadır. Bunun önüne geçilmeli. Sağlık bir ticaret aracı değildir. Diş hekimliği fakültesinden mezun olmayan hiç kimsenin ağız ve diş sağlığı tedavisi yapmaya hakkı yoktur. Para için yapılan bu tarz uygulamalar, hastalarımıza sağlık kaybı ve maddi kayıp olarak dönmektedir.”

“Maddi durumumuz yeterli değil, özele para veremiyoruz”

Diş tedavisi için gittiği hastanede 9. Köy’e konuşan hasta Ayşenur Demir de uzun süredir diş tedavisini yaptırabilmek için MHRS sistemi üzerinden sıra beklediğini söyledi. Devlet hastanesinden randevu almanın ciddi bir sorun teşkil ettiğini belirten Demir, yapılan tedavileri de yetersiz bulduğunu dile getirdi:
 
Randevu sorunu ülkedeki bütün hastanelerde süren bir sorun haline geldi. Hangi kliniğe gitsek randevu sorunu var. 15-20 dakika da diş tedavisi olamaz, bundan sağlıklı bir sonuç bekleyemeyiz. Diş tedavileri özel kliniklerde çok pahalı. Maddi durumumuz yeterli değil, özele para veremiyoruz. Dişlerimizi tedavi ettirmezsek durum bizim için daha kötü. Dolgu ücretleri bile oldukça pahalı. Herkes özele para veremiyor. ADSM’lerde iyileştirmeler yapılmalı, insanlar ağız ve diş tedavisinden mahrum bırakılmamalı.

Emel Eroğlu Uzer

“Diş hekimi emeği ucuzladı”

Türk Diş Hekimleri  Birliği Genel Sekreteri Emel Eroğlu Uzer ise artan diş hekimi sayısı nedeniyle diş hekimi emeğinin ucuzladığını belirtti. Uzer, “Ücretli çalışan diş hekimlerinin gelirleri azaldı” diyerek, kamuda da yüksek vergi dilimleri nedeniyle zaten düşen temel maaş ve ilave ödemelerdeki artış oranlarının yüksek enflasyonu karşılamadığına vurgu yaptı:
 
Ülkemizde SGK İstatistik yıllığına bakıldığında nüfusun yüzde 99,2’sinin Genel Sağlık Sigortası kapsamında olduğu görülmektedir. Bu durum GSS öncesi döneme göre kamu sağlık sigortasına erişimin önemli oranda arttığını ortaya koymakla birlikte, önemli olan hizmete erişimin mümkün olup olmadığıdır. GSS kapsamında sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için prim ödeme gün sayısı, kısa ve uzun vadeli sigorta primleri dahil GSS prim borcunun bulunmaması, bazı hizmetler veya mallar için hizmet kullanım sırasında cepten ödeme yapmak gerekmektedir. Prim borcu nedeniyle sağlık hizmetlerine erişememe sorununun yarattığı kamuoyu tepkisi birkaç yıl arayla çıkarılan aflar ile yeniden yapılandırılan borçlarla çözülmeye çalışılmıştır.”

“Ağız diş sağlığı yoksullukla yakından ilişkilidir”

Sağlık Bakanlığı’nın, koruyucu ağız diş sağlığı hizmetlerini öncelemesi gerektiğine dikkat çeken Uzer, “Halkın sağlıklı diş tedavi hizmetine ulaşmasını sağlamalıdır. Son 10 yılda kamuda çalışan diş hekimi sayısı ve sağlık kuruluşu sayısı artmış olsa bile, GSS kapsamındaki hastaların talebini karşılamaktan uzaktır” dedi.
 
Verilen hizmetlerin niteliğinin diş hekimlerinin uygulamalarından bağımsız olarak, mevcut sistemin özel veya kamu için de olumsuz koşulları nedeniyle sorgulanabileceğini söyleyen Uzer, şöyle devam etti:
 
Son 2 yıl içerisinde protetik tedavilerden alınan katkı paylarında üst üste yapılan ciddi artışlar, artan yoksullukla birlikte hizmete ulaşımda önemli bir engeldir. Ağız diş sağlığı sorunları yoksullukla yakından ilişkilidir. Hizmete en çok ve gerçekten ihtiyacı olanlar, hizmete erişimi en zor olan toplumsal kesimlerdir. Ağız ve diş sağlığı olmadan ülkelerin sağlık sistemlerinin performanslarını yükseltmek mümkün değildir. Ağız diş sağlığı hizmetlerinde ulusal bir ağız diş sağlığı politikasının olmaması, sosyal devletin gereği olan koruyucu diş hekimliğinin kamu hizmetlerinde öncelenmemesi, hiçbir iyileşme yaratmamaktadır. Önü alınamayan fakülte açılışları, kontenjanların da arttırılması ile ortaya çıkan son derece olumsuz tabloda siyasi popülizmin diş hekimliği mesleğini ve ülke gerçeklerini, taşınamaz noktaya getirmektedir. Akademik kadroların fakülte ve öğrenci sayılarına orantılı olarak artmaması, diş hekimliği eğitiminin niteliğini düşürmekle birlikte etik, deontolojik ve malpraktis sorunlarına ilişkin risk oranını da giderek yükseltmektedir.”

Özlük haklarından yoksun ücretli çalışanlar

Sağlık Bakanlığı’nın 2022 yılındaki sağlık istatistiklerini de aktaran Uzer, diş hekimlerine başvuru sıklığının yıllardır 0,9’larda devam ettiğini fakat bu oranın şimdilerde 0,62 adet olarak seyrettiğini belirtti. Uzer, “Üzerinde durduğumuz oranlar ülkedeki ağız diş sağlığı sorunlarındaki ciddiyeti gösterirken, önemli bir yatırım gerektiren serbest çalışma olanaklarını da kısıtlamaktadır. Bununla birlikte, koruyucu sağlık hizmetleri yerine yeterli kadrolar olmaksızın, tedavi edici hizmetleri önceleyen Sağlık Bakanlığı’nı, eğitim sorumluluğundan çok, hasta tedavisi konusunda piyasa koşulları ile rekabet eden diş hekimliği fakülteleri ve ihtiyaçtan çok daha fazla fakültelerin açılmasıyla kamu kaynaklarını ve yetişmiş insan gücünü yok eden YÖK’ü, ülkemizdeki ağız diş sağlığındaki bu sistemsizliğinin baş aktörleri ve esas sorumlusu olarak görüyoruz” dedi.

Ağız-diş sağlığının genel sağlığın bütüncül bir bileşeni ve bir sağlık hakkı olduğu da hatırlatan Uzer, şöyle konuştu:
 
Bu nedenle diş hekimliği genel sağlık hizmetlerinden ayrı bir yapıda örgütlenmiştir. Sağlık reformları, ağız-diş sağlığındaki pazar mekanizmalarını güçlendirmeyi ama aynı zamanda da düzenlemeyi amaçlamaktadır. Reformlarda düzenleme ile kastedilen, pazarın tersine hareket eden veya küçük çapta faaliyet gösteren unsurları ortadan kaldırarak ortamı büyük sermayeye hazırlamaktır. Bu çerçevede Türkiye’de de yapılan yasal düzenlemelerle meslek dışı sermayenin diş hekimliğine girişi sağlanmıştır. 10-15 yıl öncesine kadar %86’sı kendi hesabına çalışan diş hekimlerinin yarısından çoğu bugün özelde ya da kamuda özlük haklarından yoksun ücretli çalışan haline gelmiştir.
Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.