16 Mart 2026 Pazartesi
Mehmet Duran Boztepe
Avrupa’nın en genç devleti Kosova, 2008 yılındaki bağımsızlık ilanından bu yana devletleşme sürecinde önemli mesafeler kaydetse de uluslararası sistemde hak ettiği eşit konumu elde etme konusunda yapısal engellerle karşılaşıyor. Bir yanda Birleşmiş Milletler (BM) üyeliğini bloke eden siyasi dengeler, diğer yanda Avrupa Birliği’ne (AB) giriş sürecini yavaşlatan tanınma krizleri, ülkenin diplomatik manevra alanını daraltıyor. Bu uluslararası denklemin merkezinde ise Kosova-Sırbistan ilişkilerini sürekli geren ve etnik fay hatlarının en keskin biçimde hissedildiği Mitroviça yer alıyor.
Kosova’nın uluslararası entegrasyon durumunu, AB’ye giriş sürecini ve Mitroviça merkezli krizleri; Kosova Başbakan Yardımcısı Fikrim Damka, Eski Kosova Büyükelçisi Volkan Türk Vural ve RUBASAM Başkan Vekili Dr. Halit Gökalp Küçük ile görüştük.
Dünyaca ünlü tenisçi Novak Djokovic, 2021 Fransa Açık Tenis Turnuva’sında kameraya “Kosova Sırbistan’ın kalbidir” yazması, asırlarca geçmişe dayanan bir çatışmanın kortlara yansımasıydı.
Kosova’nın İpek şehri, Tatarların ve Macarların Kuzey Sırbistan’a düzenlediği akınlardan dolayı 1254’ten 1389’a kadar Sırp Ortodoks Kilisesine ev sahipliği yaptı. Kilise burada alabileceği en büyük unvan olan ‘patriklik’ unvanını aldı. 1389’da I. Kosova Savaşı’nda Sırplar Osmanlıya karşı mağlup oldu. Savaştan bir gece önce yanına gelen meleğin teklifi üzerine yeryüzü krallığını yerine cennetin krallığını tercih ettiği rivayet edilen Sırbistan Prensi Lazar Hrebelyanoviç, muharebede Sultan I.Murat gibi yaşamını yitirdi. Bu olaylar neticesinde Sırplar Sırbistan’ı “tanrının yeni Kudüs’ü”, savaşın yaşandığı ve kilisenin merkezi olan Kosova’yı ‘Sırbistan’ın kalbi’ olarak görmeye başladı. Osmanlı yönetimdeki Kosova Vilayeti ise zamanla Müslüman Arnavut ve Türk nüfus ile dolmaya başladı ve günümüz demografisi oluştu. Yaklaşık 1 milyon 800 bin nüfuslu Kosova’nın çok büyük kısmı Müslüman Arnavutlardan ve Türklerden oluşuyor. Mitroviça gibi birkaç şehirde önemli sayıda Sırp azınlığın yaşadığı biliniyor
Yugoslavya içerisinde özerk biçimde yaşayan Kosova, dağılıştan nasibini aldı. 1991’de Kosova İstatistik Kurumu tarafından yaklaşık yüzde 82’sinin Arnavut olduğu açıklanan Kosova, Belgrad yönetiminin kararıyla özerkliğini yitirdi. Bunun üzerine Kosovalı Arnavutlar UÇK (Kosova Kurtuluş Ordusu) etrafında toplanıp yaklaşık bir buçuk sene mücadele gösterdi. NATO ve BM desteğini alan UÇK galip gelen taraf oldu ve 17 Şubat 2008’te Kosova bağımsızlığını ilan etti.

Fikrim Damka
Kosova’nın Avrupa Konseyi üyelik sürecinin Bakanlar Komitesi’nde Sırp Belediyeler Birliği şartı gibi nedenlerle tıkanmasını değerlendiren Kosova Başbakam Yardımcısı Fikrim Damka, ülkesinin uluslararası alanda sürekli yeni bariyerlerle karşılaştığına dikkat çekiyor. Damka, bu diplomatik çıkmazla ilgili yaptığı değerlendirmede; “Kosova her defasında farklı engellerle karşılaşıyor. Özellikle çok uluslu kuruluşlara üyeliğin son aşamasında ilave ve yeni talepler gündeme getiriliyor” ifadelerini kullanıyor. Gerekli şartları yerine getirdiklerinden emin olduklarını belirten Başbakan Yardımcısı, siyasi nitelik taşıyan bu ek engelleri müttefiklerini ikna ederek aşacaklarına inanıyor.
Belgrad-Priştine diyalog sürecinde Kosova hükümetinin Kuzey Mitroviça’daki yasa dışı Sırp paralel yapılarını tasfiye etmesine yönelik adımları değerlendiren Damka, bu süreci devlet otoritesinin tesisi için kritik bir hamle olarak görüyor. Bu yapıların tasfiyesinin yalnızca sembolik olmadığını belirten Damka, yaşanan gelişmeyi şöyle özetliyor:
“Bu süreç yalnızca sembolik yapıların kapatılması anlamını taşımamaktadır, aynı zamanda kamu hizmetlerinin, güvenlik mekanizmalarının ve yerel yönetim işleyişinin Kosova’nın anayasal çerçevesi içinde güçlendirilmesi vasıtasıyla egemenlik sınırlarının Kosova’nın hukuki ve fiziki sınırları ile paralel hale gelmesine bir adım daha yaklaştırmıştır“
Kosova’daki çoğunluk olmayan toplulukların kamuda yeterince istihdam edilememesi ve güvenlik gücü sınavlarının anadilde yapılmaması gibi sorunların çözümü için de çalışacaklarını belirten Başbakan Yardımcısı Damka, hak ihlallerinin üzerine gideceklerini taahhüt ediyor.
Başbakan Yardımcısı, “Özel bir hassasiyetle takipçi olacağımız anayasal ve yasal hak ihlallerinin kanunlar çerçevesinde düzeltilmesi ve gerektiğinde yeniden düzenlenmesi ile Kosova Türk toplumu ve diğer çoğunluk olmayan toplulukların da kamu kurumlarında kendi paylarına düşen kadrolardan eksiksiz şekilde faydalanmasının yolu açılacaktır” diyerek süreci yakından takip edeceklerinin altını çiziyor.

Volkan Türk Vural
Eski Kosova Büyükelçisi Volkan Türk Vural da 2008’den bugüne ülkenin büyük ilerleme kaydettiğini, 120’den fazla ülke tarafından tanındığını söyledi. Uluslararası arenadaki en büyük engelin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları olduğunu hatırlatan Büyükelçi Vural, mevcut durumu “1244 sayılı karar hala yürürlükte, onu unutmamak lazım” sözleriyle özetliyor. Kosova’nın Sırbistan’ın bir parçası olduğunu söyleyen bu kararın iptal edilmemesinin, ülkenin BM üyesi olmasının ve uluslararası toplum tarafından tam tanınmasının önündeki bariyer olduğunu vurguluyor.
Kosova’nın bağımsızlık ve devletleşme sürecindeki siyasi evrimine de değinen Vural, mevcut iktidar partisi Vetëvendosje’nin (Kendin Karar Al) geçmişteki radikal eylemlerinin, ülkenin uluslararası vesayete bakış açısını anlamak açısından önemli bir örnek olduğunu belirtiyor. Kosova’nın Birleşmiş Milletler Kosova Geçici Yönetim Misyonu (UNMIK) tarafından yönetildiği dönemde Vetëvendosje’nin siyasete girmeyen, sistem dışı bir hareket olduğunu hatırlatan Vural, dönemin ruhunu yansıtan çarpıcı bir anısını şu sözlerle anlattı:
“İçişleri Bakanlığı’nın önünde uzun bir cadde vardır. O dönemler burasını Birleşmiş Milletler, yani UNMIK yönetiyordu. Bütün UNMIK plakalı cipler de onun önünde park etmişti. Bir sabah kahvaltıya gittiğimde gördüğüm hareket şuydu; orada mevcut en az 30 tane arabanın bütün lastikleri kasıtlı olarak patlatılmıştı. Araçların üzerindeki “UN” yazılarına sprey boyayla harfler eklenmiş, “FUND” (Arnavutça “son” anlamına geliyor) yazılmıştı. Bunu Vetëvendosje yapmıştı.”
Vural, geçmişte sadece bağımsızlık hedefine odaklanan ve uluslararası toplumun yönlendirmelerine harfiyen uyan Kosova’nın, bugün bir zamanlar BM araçlarının lastiklerini patlatan bu hareket tarafından yönetildiğine dikkat çekerek, ülkenin kendi kaderini tayin etme iradesindeki keskin dönüşümün altını çiziyor.
Mitroviça sorununun ve Sırbistan ile yaşanan krizin tek kalıcı çözümünün Avrupa Birliği entegrasyonu olduğunu savunan Vural, iki ülkenin AB’ye farklı zamanlarda girmesinin büyük bir diplomatik kriz yaratacağı uyarısında bulunuyor. Çözümün, sınırları ve yatırım engellerini ortadan kaldıracak AB şemsiyesi olduğunu belirten Vural, uyarılarını “Eğer aynı anda entegre etmezseniz, Kosova sorunu daima Kıbrıs sorunu gibi ‘frozen question’ (dondurulmuş sorun) olarak kalacaktır” cümlesiyle dile getiriyor.
Mitroviça’nın savaşın hemen arkasında bir tampon bölge olarak kullanılmaya çalışıldığını ifade eden Vural, Sırbistan’ın burayı kolay bırakmayacağını ve bölgede Sırp Dinar’ının hala geçtiğini belirtiyor. Sırpların kendilerine ayrılan sandalyelerle meclisteki kararları, hatta Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bile kilitlediklerine dikkat çeken Vural, “Mitrovica devlet içinde devlet olmaz” diyerek bütünlükten taviz verilemeyeceğini vurguluyor.
Bölgenin tarihsel ve kültürel dokusuna da yer ayıran Büyükelçi Volkan Türk Vural, Kosova’nın Osmanlı İmparatorluğu için Anadolu’dan bile daha merkezde yer alan, tam bir Balkan devleti projesi olduğunu aktarıyor. Türkiye ile Balkanlar arasındaki koparılamaz tarihsel ve diplomatik bağın önemine değinen Vural, durumu “Türkiye’siz Balkanlar, Balkanlarsız Türkiye düşünülemez” sözleriyle özetliyor. Vural, bölgedeki hoşgörü ikliminin anlaşılabilmesi için “Pax Ottomana”nın (Osmanlı Barışı) son derece önemli olduğunu vurguluyor.

Dr. Halit Gökalp Küçük
Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanvekili Dr. Halit Gökalp Küçük ise Türkiye’nin Balkanlar’da sadece ticari veya kültürel bir aktör değil, aynı zamanda ciddi bir güvenlik mimarı olduğuna dikkat çekiyor. Küçük, yıllarca kurumlar aracılığıyla kurulan kültürel bağların bugün güvenlik ve diplomasi hamlelerinin altyapısını oluşturduğunu savunuyor. Türkiye’nin bölgedeki sarsılmaz yerini analiz eden Küçük, durumu “Avrupa Birliği’nin yavaş işleyen savunma ve bürokratik mekanizmalarına ve ABD’nin sürekli yön değiştiren güvenlik politikalarının aksine Türkiye, diplomatik yakınlaşma ve askeri bağlarla Balkanlar için hızlı, güvenilir ve ön şartsız bir alternatif güvenlik şemsiyesi konumuna yerleşmiştir” ifadeleriyle özetliyor.
Kosova’nın AB entegrasyonunda ve uluslararası alanda ilerleyebilmesi için dış diplomasisini çeşitlendirmesi gerektiğini belirten RUBASAM Başkanvekili Küçük, Kosova’yı tanımayan 5 AB üyesi ile (İspanya, Yunanistan, Romanya, Slovakya, Güney Kıbrıs) ilişkilerin farklı taktiklerle yürütülmesi gerektiğini söylüyor. Ancak asıl düğümün Sırbistan ile ilişkiler olduğunu vurgulayan Küçük, “Özellikle Sırbistan’la ilişkilerin normalleşmesi gerçekleşmedikçe ilerleme zor gözüküyor” diyerek gerçekçi bir durum tespiti yapıyor.
Siyasi temsiliyet krizleri ve hızlanan genç nüfus göçü nedeniyle Balkanlar’daki Türk ve Müslüman toplulukların varlık mücadelesi verdiğini aktaran Dr. Halit Gökalp Küçük, asimilasyon ve temsil kaybı tehlikesine karşı uyarıyor. 10 yıl içinde bu toplulukların kilit aktör konumunu kaybederek sadece seçimden seçime hatırlanan azınlıklara dönüşme riski taşıdığını belirten Araştırmacı Küçük, durumun ciddiyetini, “Önümüzdeki 10 yıl, Balkanlar’daki Türk ve Müslüman varlığı için bir ‘var olma veya yok olma’ eşiğidir” cümlesiyle ifade ediyor.
Tevfik Armutçuoğlu
Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi, Foto Muhabirleri Derneği’nin Yılın Basın Fotoğrafları jüri toplantıları kapsamında gerçekleştirdiği buluşmaya ev sahipliği yaptı. Foto muhabiri Coşkun Aral, moderatörlüğünü TFMD Başkanı Rıza Özel'in üstlendiği söyleşide mesleki deneyimlerini öğrenciler ile paylaştı.
Söyleşinin açılış konuşmasında TFMD Başkanı Rıza Özel, Ara Güler Özendirme Ödülü’nün genç iletişimcilerin sektöre kazandırılmasındaki önemine değindi. Bu ödüle layık görülen gençlerin bugün sektörün ve akademinin önemli noktalarında başarılı işlere imza attığını belirtti.

Deneyimli gazeteci ve fotomuhabiri Coşkun Aral ise söyleşi programında gazeteci adayları ve genç meslektaşlarıyla deneyimlerini paylaştı. Mesleki etik ve dürüstlük üzerine gelen bir soruya yanıt veren Aral, 1978 yılında yaşanan uçak kazası için gittiği Sinop’ta yaşadığı bir anıyı ilk kez öğrencilerle paylaştı. Aral, bir meslektaşının dışarıdan getirdiği bir parçayı kaza yapan uçağın bir parçasıymış gibi göstererek olay yerine yerleştirmesini ve görüntünün haberlerde kullanılmasını eleştirdi. Gazetenin de bu kurgu haberi yayınlaması üzerine yaşadığı hayal kırıklığını anlatan Aral, “Yalan yalandır; siz haberlerinizi somut veriler üzerine yapmalısınız, sorgulama kültürünü bırakmamalısınız” dedi.
Öğrencilerin savaş ve vahşet görüntülerinin toplumsal duyarsızlaşma yaratıp yaratmadığına dair sorusuna yanıt veren Aral, geçmişte bir fotoğrafın savaşı bitirme gücü olduğunu, günümüzde ise teknolojinin gelişmesiyle birlikte bir görsel bombardıman altında olduğumuzu ifade etti. Aral, bu durumun duyarsızlığı artırdığını söyledi.

Aral konuşmasında foto muhabirlerinin tarihe tanıklık ettiğini belirtirken; savaşların, afetlerin, felaketlerin ve sevinçlerin foto muhabirlerinin kameralarından çıkan karelerle tarihe kazındığını vurguladı. Geçmişte 17 kilogramdan 60 kilograma varan ağır ekipmanlarla sahada görev yapmanın zorluklarını anlatan Aral, genç gazetecilere cesur, meraklı ve sorumluluk sahibi olmalarını tavsiye etti. Aral, söyleşinin ardından yeni kitabı “İmkansız Coğrafyalar’ı” öğrenciler için imzaladı.
Mahmut Aydın
Türkiye’de sosyoloji mezunlarının mezuniyet sonrası istihdam süreci, uzun süredir tartışma konusu olmaya devam ediyor. Kamu ve özel sektörde sınırlı kadro olanakları, mezun sayısının her geçen yıl artması ve mesleğin yeterince tanınmaması, sosyoloji mezunlarını alan dışı mesleklere yönelmeye zorluyor. Rehberlik hizmetlerinden gıda sektörüne, gazetecilikten özel eğitim kurumlarına kadar uzanan bu yönelim, eğitim-istihdam uyumsuzluğunu gündeme taşıyor.
KPSS verileri, sosyoloji mezunlarının kamuda istihdam edilebilmesi için oldukça yüksek puanlar alması gerektiğini ortaya koyuyor.
2020–2022 yılları arasında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı gibi
kurumlarda açılan sınırlı sayıdaki sosyolog kadrolarında taban puanlar 86 ile 88 arasında değişiyor. Buna karşın açılan kontenjanların yetersizliği, birçok mezunun kamu istihdamı hayalini suya düşürüyor.

Hilal Ateş
Sosyoloji mezunu Hilal Ateş, mezuniyetinin ardından kendi alanında iş bulmakta ciddi zorluklar yaşadığını belirtti. Şu anda bir etüt
merkezinde rehberlik servisinde çalışan Ateş, “Mezuniyet sonrasında iş alanlarının sınırlı olması ve mezun sayısının fazlalığı süreci oldukça zorlaştırdı. Bu durum beni farklı sektörlere yönelmeye mecbur bıraktı” dedi.
Sosyoloji eğitiminin empati, kriz yönetimi ve analitik düşünme gibi alanlarda kendisine önemli katkılar sağladığını vurgulayan Ateş, üniversite sürecinde istihdam alanlarına dair yeterli bilgilendirme yapılmadığının altını çizdi.
Sosyoloji mezunu Serkan Bucak ise gıda sektöründe çalışıyor. Aileden gelen bir birikimin bu tercihte etkili olduğunu belirten Bucak,
mezuniyet sonrası sosyoloji alanında doğrudan istihdam olanaklarının sınırlı olmasının kendisini bu alana yönelttiğini söyledi. “Ekonomik koşullar ve sürdürülebilir bir gelir elde etme zorunluluğu, alan dışı çalışmayı kaçınılmaz hale getirdi” diyen Bucak, sosyoloji eğitiminin insan ilişkileri ve problem çözme becerileri açısından mevcut işine katkı sunduğunu sözlerine ekledi.

Serkan Bucak
Sosyoloji mezunu Ümit Gül ise gazetecilik mesleğini mezuniyet öncesinden bu yana sürdürdüğünü belirtti. Sosyoloji ile gazetecilik
arasında güçlü bir paralellik olduğunu ifade eden Gül, “Araştırma, veri analizi ve toplumsal çözümleme açısından sosyoloji, gazetecilikte bakış açımı derinleştirdi” şeklinde açıklamalarda bulundu. Sosyolog kadrolarının yok denecek kadar az olduğunu vurgulayan Gül, mezunların çoğu zaman alan dışı işlere yönelmek zorunda kaldığını ifade etti.
Türkiye’de sosyoloji mezunlarının mezuniyet sonrası istihdam sorunu, yalnızca bireysel bir kariyer problemi değil; yapısal bir eğitim ve istihdam uyumsuzluğu olarak öne çıkıyor. Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Vehbi Bayhan, sosyolojinin yalnızca teorik bir alan olarak görülmesinin mezunları kamusal istihdamdan dışladığını belirtti.
Bayhan’a göre, Türkiye’de sosyoloji mezunlarının ilk istihdam alanı, liselerde verilen felsefe grubu dersleriydi. Ancak bu derslerin büyük ölçüde seçmeli hale gelmesi, sosyologların eğitim alanındaki atama oranlarını ciddi biçimde düşürdü. Sosyal bilimlerin eğitim
politikalarında ikinci planda kalması, sosyoloji mezunlarının görünürlüğünü de azalttı.

Vehbi Bayhan
Sosyologların adalet, sosyal hizmetler, sağlık, yerel yönetimler ve aile danışmanlığı gibi birçok alanda görev alabilecek donanıma sahip olduğunu belirten Bayhan, 2005 yılından itibaren bazı kamu kurumlarında sosyolog alımı yapıldığını ancak bu sürecin süreklilik kazanmadığını söyledi. Adalet Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı gibi alanlarda ihtiyaç olmasına rağmen kadro açılmadığının da altını çizdi.
Prof. Dr. Bayhan’a göre istihdamdaki en kritik sorunlardan biri, sözleşmeli personel sisteminde sosyolog unvanının yer almaması. 4/B kapsamında yapılan kamu alımlarında sosyologların dışarıda bırakıldığını belirten Bayhan, bu durumun mezunları alan dışı mesleklere yönelmek zorunda bıraktığını ifade etti. Bayhan, mevzuatın güncellenmesi ve sosyoloji unvanının sözleşmeli pozisyonlara eklenmesi gerektiğini vurguladı.
Sosyoloji mezunlarının farklı sektörlerde çalışmasının bir kayıp olarak görülmemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Bayhan, sosyolojinin
bütüncül ve çok boyutlu bakış açısının her alanda ihtiyaç duyulan bir yetkinlik sunduğunu söyledi. Bayhan’a göre asıl sorun, sosyologların kamusal istihdamdan dışlanması ve meslek olarak yeterince tanınmaması.
Nilay Altındiş
Türkiye’de kadınların iş gücüne katılımı son yıllarda artış gösterse de, küçük çocuğu olan kadınlar için çalışma hayatına devam etmek giderek zorlaşıyor. OECD verileri, Türkiye’nin erken çocukluk bakım ve eğitim hizmetlerine erişimde üye ülkeler arasında alt sıralarda yer aldığını ortaya koyuyor. Sahadaki tablo, kamusal bakım hizmetlerinin yetersizliğinin çalışan anneleri ücretsiz izin ya da güvencesiz çalışma biçimlerine ittiğini gösteriyor.
OECD’nin Türkiye’ye ilişkin raporlarında, özellikle 0-3 yaş grubunda kamusal bakım hizmetlerinin sınırlı olduğu vurgulanıyor. Raporda, çocuk bakım hizmetlerine erişimin yetersizliğinin kadınların iş gücüne katılımı önündeki temel engellerden biri olduğu belirtiliyor. Kreş hizmetlerinin büyük ölçüde özel sektör tarafından sağlanması ve yüksek ücretler, düşük gelirli aileler için bakım hizmetlerini erişilemez hale getiriyor.

Güneş Etili
4,5 aylık bebeği olan ve geçimini özel ders vererek sağlamaya çalışan öğretmen Güneş Etili, çocuk bakımının çalışma yaşamını doğrudan etkilediğini belirtiyor. “Bebeğim uyumadığında derslerimi iptal etmek zorunda kalıyorum. Derse gidemediğinde paranı da alamıyorsun. Bu doğrudan gelir kaybı” diyen Etili, çocuğunu bırakabileceği bir destek ağı bulunmadığını ifade etti.
Etili, eşinin çalışması nedeniyle bakım yükünün büyük ölçüde kendisine kaldığını belirterek, “Bebeği bırakacak kimse yoksa çalışma hayatında var olmak pek mümkün olmuyor” dedi.
Devletin sağladığı tek seferlik doğum yardımından yararlanan Etili, aldığı 5 bin lira doğum yardımının kısa sürede temel ihtiyaçlara harcandığını belirtti: “Bebek bezi 600 TL, mama bin TL. Bebeğim büyüdükçe masraflar artıyor. Tek başına bu yükün altından kalkmak mümkün değil”
Devlet hastanesinde çalışan ve ismini vermek istemeyen hemşire bir anne ise çocuğuyla yeterince ilgilenemediğini düşündüğü için bazen suçluluk duygusu yaşadığını ifade etti:
“Bazen çocuğa yetemediğimi bazen de çalışmanın iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. En baskın tarafı yeterince çocuğunla ilgilenemediğini düşünmek oluyor. Anne olduktan sonra işe bakışım da değişti. Nöbetli çalıştığım için nöbet tutmak istemedim. Fakat mesleğim gereği sürekli nöbet tutmak zorunda kaldım. Çocuğumun özel anlarından yanında olamadığım zamanlar oldu”
Servis rehber personeli Esin Kaplan ise çalışma saatlerinin diğer mesleklere kıyasla daha iyi olmasına rağmen çocuğuna yeteri kadar zaman ayıramadığını söyledi. Çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığını dile getiren Kaplan, “İhtiyaçlarını toplu bir şekilde karşılamam mümkün olmuyor” dedi.
Eğitim Sen Genel Sekreteri Simge Yardım’a göre, çalışıyor olsa da çocuk bakımı hâlâ kadınlar üzerinden tanımlanıyor. Kadınların işgücüne katılımı artıyor gibi görünse de bakım hizmetlerinin kamusal bir hak olarak ele alınmadığına dikkat çeken Yardım, bu durumun kadın açısından önemli bir yük olduğuna işaret etti. Yardım, ekonomik krizle birlikte kreş maliyetlerinin hızla arttığını ifade etti.
Kamu kurumlarında kreşlerin ya hiç olmaması ya da yetersiz olması nedeniyle annelerin çoğu zaman “ücretsiz izin” almak zorunda kaldığını belirten Yardım, “Çocuk bakımı nedeniyle ücretsiz izne ayrılan kadınlar, sigorta primlerinden emeklilik haklarına kadar birçok alanda kayıp yaşıyor. Bu durumun her geçen gün arttığını görüyoruz” dedi.
OECD verileri de Türkiye’de kadınların istihdamdan ayrılma nedenleri arasında çocuk bakımının ilk sıralarda yer aldığını ortaya koyuyor. Simge Yardım, kamuda uygulamaya giren yarı zamanlı çalışma modellerinin kağıt üzerinde her iki ebeveyni kapsıyor görünse de fiilen kadınları doğrudan etkilediğini belirtti. Kadınların bazen 5-6 yılı bulan süre boyunca iş hayatından kopmak durumunda kaldığını anlatan Yardım, “6 yıl boyunca çalışma hayatından uzak kalmak, kadınlar açısından ciddi bir kariyer ve emeklilik kaybı anlamına geliyor” diye konuştu.
Eğitim Sen’e göre, özellikle ücretli ve özel sektörde çalışan öğretmenler için tablo daha ağır. Ücretli öğretmenlerin asgari ücretin altında çalıştırıldığına dikkat çeken Yardım, özel sektörde ise hamile ve çocuklu öğretmenlerin sözleşme baskısı ve yoğun denetimle karşı karşıya kaldığını belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu tablo, yoksulluğun kadınlaşmasının somut bir göstergesi. Bakım yükü kadınların üzerinde kaldıkça, kadınlar çalışma hayatından çekilmek zorunda bırakılıyor“
Berfin Çağdaş
Milyonlarca yerli ve yabancı turisti ağırlayan Antalya’da ulaşım sorunu alarm veriyor. Her yıl yaklaşık 15 milyon kişinin ziyaret ettiği kentte, alternatif yol yetersizliği ulaşımda çileye döndü.
9. Köy, kentin trafik sorununun çözüm yollarını, uzmanlara sordu. TMMOB Şehir Plancıları Odası Antalya Şube Başkanı Engin Kepenek’in verdiği bilgiye göre, Antalya’da her bin kişiye yaklaşık 614 araç düşüyor. Bu da yol altyapısı, kavşak kapasitesi ve toplu taşıma üzerinde sürekli bir baskı oluşturmasına sebep oluyor.
Antalya’da bağımsız birim sayısında yaşanan kontrolsüz artışa paralel olarak araç sayısında da artış yaşandı. Kepenek, yaşanan büyümeye bağlı olarak yeni talebin mevcut yol, kavşak ve otopark kapasitesi ile karşılanmadığına dikkat çekti. Kepenek, “Trafik sorununun kalıcı çözümü için kenti baypas edecek çevre yolu projelerinin ivedilikle tamamlanması ve kent içerisinde geniş dingilli araçlarda zaman sınırlamasının acilen getirilmesi gerekiyor” önerilerinde bulundu.
Antalya’da alarm veren trafik sorununun bütüncül bir master plan çerçevesinde ele alınması gerektiğinin altını çizen Kepenek sözlerini şöyle sürdürdü: “Antalya’da kentin ihtiyacını, arazi kullanımını, ulaşım uyumunu, toplu taşıma entegrasyonunu, yaya ve bisiklet ulaşımını ve iklim dayanıklılığını birlikte ele alan kapsamlı bir ulaşım master planı uygulanmalıdır”
Kepenek ayrıca kentte raylı sistemin parçalı yapıdan çıkarılarak, diğer ulaşım türleriyle entegre, sürekliliği olan bütüncül bir ağ şeklinde planlanması gerektiğini söyledi.
Eski Antalya Şehir Plancıları Odası Başkanı Funda Yörük de trafik sorununa yönelik alternatif çözüm yollarını anlattı. Mevcut çevre yolunun artık “kent içi yol”a dönüştüğünü belirten Yörük, önerilerini şöyle sıraladı:
“Alternatif çevre yolu güzergahlarının oluşturulması gerekiyor. Şehirlerarası yolculuk hızlı tren hattı sağlanmalı ve kent merkezinin farklı noktalarında genel otopark alanlarının arttırılarak bu alanlar toplu taşıma sistemine entegre edilmelidir. Tüm bunlara ek olarak insan odaklı ve doğa dostu ulaşım politikalarına geçilmesi gerekiyor“
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.