Rengin Uçkan
Eski ismiyle Apolyont, bugün bilinen ismiyle Gölyazı bir yarımada olmanın ötesinde geçmişin ve bugünün, taşın, suyun, gidenlerin ve kalanların adeta birbirinin içine geçtiği bir hafıza mekanıdır. Apolyont her sabah hafif bir sise uyanan gölüyle, antik çağ ışık tanrısı Apollon’dan Selanik göçmenlerine uzanan bir öykünün sahnesidir.
Apolyont’ta hayatın günlük akışı şehir merkezinin aksine saatin hareketlerine göre değil göl ve rüzgarın ruh haline göre akıyor. Sabah güneşin doğmasıyla birlikte Apolyont sokaklarında çizme sesleri yankılanmaya başlar. Kasaba halkının tamamına yakını Selanik’ten mübadeleyle gelmiş ailelerden oluşur ve nesillerden beri bu adada yaşıyor olmanın getirdiği alışkanlıklarla hareket ederler. Bu alışkanlığın en büyük parçası göle bağımlılıktır.
Gün doğumu ile birlikte kahvelerde çaylar demlenir, ada sokaklarında sandalları seferler için hazırlayan insanlar kararlı bir dinginlikle hareket eder. Bu topraklarda üretim yüzyıllardan beri gölün sunduğu olanaklarla şekillenir. Kıyıdaki sandallar, limandaki ahşap kasalar ve köy meydanındaki tarihi çınarın gölgesinde edilen sohbetler hep gölün durumuna bağlıdır. Göl ada halkı için yalnızca bir geçim kaynağı değil, evlerinin avlusu ve çocukların büyüdü alan olup hayatın ta kendisi demektir.

Ancak bu kadim yaşamın akıntısı son yıllarda ciddi bir kırılmayla karşı karşıya. Gölün çevresindeki sanayi tesislerinden dökülen kimyasal atıklar, tarımsal ilaçlar nedeniyle oluşan kirlilik ve küresel iklim kriziyle büyük bir risk altına giren ekosistem gölü dingin bir yaşam kaynağı olmaktan çıkarıyor. Eskiden ağlarda kıvrılan turna ve yayın balıkları şimdi birer anıya dönüşüyor ve ekolojik kıyım adada nesiller arası kopuşa neden olan sosyolojik bir kırılmaya yol açıyor.
Yıllarca genç kuşaklara aktarılan balıkçılık artık bir gelecek vaadetmiyor ve gençler geçim kaynağı amacıyla şehir merkezlerine göç etmek zorunda kalıyor.
Gölün ekolojik değişimi o meşhur ahşap sandalların rotalarını değiştirmeye zorluyor ve eskiden sadece taze balık taşıyıcısı olan bu tekneler şimdi ayrı iki gerçeklik arasında sıkışıp kalıyor.
O sandalların büyük bir kısmı şimdi turistleri gölün üzerinde gezdiren bir turizm aparatına döndürmüş durumda. Önceden balıkçılık yapan, şimdi ise sandallarla turistleri gezdiren Burhan Erden bu durumu şu sözlerle aktarıyor:
“Babam burada 40 yıl boyunca balıkçılık yaptı. Daha sonra ben ve kardeşlerim de onunla birlikte balıkçılık yaptık ama gölde o eski bereket yok geçimimizi sağlayabileceğimiz kadar balık tutabilmemiz mümkün değil. Kardeşlerim bu nedenle şehir merkezinde farklı iş kollarında çalışmak için gittiler. Ben burada kaldım şimdi sürekli turist geliyor ve en azından turistleri sandallarla gölde gezdirerek çok da olmasa belli bir para kazanabiliyorum.”
Sandallar artık tüketicinin dijital hafızasına kaydedilecek bir otantik dekor olarak kullanılıyor ve bu durum aslında ekonomik bir çaresizlik sonucu kadim bir el sanatının bir yön değiştirmesini gösteriyor. Gölün bereketinin azalması yerel halkın kendi yaşam araçlarını dışardan gelenlere pazarlamaya zorluyor.
Göle çıkmak istediğiniz her sokakta eski Rum evleri sarıyor iki yanınızı. 1923 mübadelesiyle sahiplerini Yunanistan’daki Nea Apolyonia (Yeni Apolyont) köyüne uğurlayan bu konaklar gidenlere ve gelenlere yuva olan Apolyont’un en eski tanıklarıdır.
Şimdilerde bir kısmı hızla butik otele, kafeye ya da hediyelik eşya dükkânına dönüştürülen bu miras adanın bir açık hava müzesine nasıl dönüştürülmek istendiğini de gözler önüne seriyor. Adanın hafızası turistik estetik sağlamak uğruna evcilleştiriliyor. Gölün kıyına bakıldığında göze çarpan ilk şey artık balıkçılar değil günübirlik ziyaretçiler oluyor.
Turizmci Ferhat Yakut’un eleştirel tespiti tam da bu noktada, Apolyont’un yaşadığı krizi küresel bir boyuta taşıyor: “Dünyanın birçok yerinde yerel doku ve kültürün kitle turizmi eliyle gerçek anlamından koparıldığını görüyoruz. Ne yazık ki Gölyazı da bu küresel tehlikenin eşiğinde duruyor. Bir alanın yalnızca fotoğraf çekilip sosyal medyada paylaşılacak bir arka plan haline getirilmesini oradaki yerel kimliği ve kültürel sürdürülebilirliği zamanla yok ediyor. Apolyont’taki bu yoğun turizm patlaması gölün ekolojik yapısını ve adanın özgün sosyolojik yapısını koruyabilecek hak odaklı ve planlı bir stratejiyle yönetilmezse ortada sadece yapaylaştırılmış bir açık hava müzesi kalır. Turizmde kültürü tüketme değil koruma amaçlanmalıdır.“
Apolyont’un hayaletleri yalnızca geçmişte kalan mitolojik hikaye ve hatıralar değildir. Aynı zamanda turizmin ve kontrolsüz dönüşümün gölgesinde kendi yurtlarında yabancılaştırılan yerel halkın, gezi teknesine dönüştürülen sandalların ve şimdilerde bir dekor olarak görülen yaşam şeklinin ta kendisidir.
Gölyazı tatil günlerinde hızlıca tüketilen bir seyahat kartpostalı değil doğanın, tarihin, insan emeğinin, hafızanın ve hayatta kalma mücadelesinin verdiği hüzünle karşımızda duruyor. Bu adaya bakmak sadece güzel bir manzarayı seyretmek değil kitle tüketimi ve sanayi arasında kalmış kadim bir ruhun sessizce çekilişini ve kent hakkının nasıl ihlal edildiğini izlemek demektir.
1
“Yaşlıların bakımında kamu sorumluluk almalı”
10551 kez okundu
2
Şırnak sofrasının şifalı yemeği: Hengedan
8993 kez okundu
3
Halfeti’nin çiçeği ‘Karagül’ü dünya tanıyor
8513 kez okundu
4
Azerbaycan akraba evliliklerini yasakladı
7012 kez okundu
5
Azerbaycan’da taksi sorunu: Taksi çok, fiyatı ucuz, trafiğe yük!
6527 kez okundu
6
“Aile diş hekimliği” sözü tutulmadı: 40 bin ağız ve diş sağlığı teknikeri atama bekliyor
5416 kez okundu
7
Toprakkale Kalesi kaderine mi terk edildi?
5185 kez okundu
1
Bir sinemadan fazlası ‘yataklı sinema’: Uyuklayanlar, tadını çıkaranlar, filmi bitiremeyenler…
19299 kez okundu
2
Artık kelimelerin de bir müzesi var!
13927 kez okundu
3
“Dünyanın en eski yerleşim yerine” rakip çıktı
11792 kez okundu
4
Kız Kulesi’nin yeni hali eleştiri konusu oldu
11551 kez okundu
5
Şırnak’ta “Kiras u Fistan” ve “Şal u Şepik” geleneği devam ediyor
7277 kez okundu