Pelin Akdemir
Çevre yönetmeliğinde 23 Ekim 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan değişiklik, denizlerde tehlikesiz inorganik atıkların belirli koşullarda bertaraf edilmesine izin vermesi nedeniyle bilim dünyasında endişe yarattı. Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği’nin 23. maddesine eklenen yeni hükümle, ‘korunan alanlar hariç’ olmak üzere denizlerin 250 metreden daha derin doğal anoksik tabakalarına boru hattıyla taşınarak tehlikesiz inorganik atık dökülebilmesinin önü açıldı. Ayrıca bu alanların ‘karbon depolama/yutak alanı’ olarak kullanılabileceği belirtildi ve denize deşarjlarda klorür ve sülfat limitleri kaldırıldı.
Uzmanlar yönetmelikte yapılan bu değişikliğe, denizlerin alt kısımlarının karbondioksit atık deposu olarak kullanılmasının uzun vadede denizdeki asitleşmeyi artıracağı, böylelikle deniz ekosisteminin olumsuz etkileneceği nedeniyle karşı çıkıyor. Miktar sınırlaması olmadan yapılacak bu atık deşarjların deniz tabanında kimyasal madde birikmesine, taban tortusu tabakası kalınlaşmasına neden olacağı gerekçesiyle yapılan yönetmelik değişikliğinin iptal edilmesini talep ediyor.
Yapılan değişiklik uluslararası deniz hukuku açısından da tartışma yaratabilir. “Kuzeydoğu Atlantik Deniz Çevresinin Korunmasına Dair Sözleşme” (OPSAR) su kolonunda veya deniz tabanında karbondioksit depolanmasını yasaklıyor. Değişiklik Akdeniz için Türkiye’nin de imzacı olduğu “Barcelona Protokolüne” de uygun bulunmuyor.

Zeynep Karamanlı
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Zeynep Karamanlı, denizlerdeki anoksik katmanların oksijenin olmadığı, çökeltilerde uzun yıllar boyunca birikmiş organik madde, ağır metal ve kimyasalların bulunduğu son derece hassas bölgeler olduğu bilgisini paylaştı. Karamanlı, “Bu tabakalara yapılacak fiziksel müdahaleler veya atık girişleri, çökeltilerde tutulan maddelerin tekrar suya karışmasına ve lokal toksisiteye yol açabilir. Atığın miktarı ve karakterine bağlı olarak bu etki çok daha geniş bir ekolojik bozulmaya dönüşebilir. Karbon depolama uygulamaları için de benzer riskler söz konusu: metan ya da karbondioksit sızması, asitlenme, geri kaçış, sediman stabilitesinin bozulması ve jeomekanik riskler derin deniz ekosistemleri üzerinde uzun süreli hasarlara neden olabilir. Bu ekosistemlerin iyileşme kapasitesi düşük olduğu için ortaya çıkacak bir hata telafisi çok zor bir tahribata dönüşebilir” diye konuştu.
Karamanlı, klorür ve sülfat kısıtlamalarının kaldırılması için ise tuzluluğu artırarak çözünmüş oksijenin azalmasına, su kalitesinin düşmesine ve denizel canlılar üzerinde ek bir baskıya neden olacağını belirterek, “Halihazırda stres altında olan bölgelerde bu etkiler çok daha belirgin olur” dedi.
Marmara Denizi’nde 2021’de yüzeyde görünür hale gelen müsilaj sonrası Marmara Denizi Eylem Planı ve Marmara Denizi Bütünleşik Stratejik Planı hazırlanmış, aynı yıl yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Marmara Denizi resmî olarak Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edilmişti. 2024’te sınırlar yeniden düzenlense ve bazı dava süreçleri bulunsa da bu koruma statüsü halen geçerli. Karamanlı, bu nedenle yönetmeliğin ilk maddesindeki “tehlikesiz atık bertarafı” ve “karbon depolama” hükümlerinin Marmara Denizi’nde uygulanmaması gerektiğini belirterek, “Marmara Denizi zaten aşırı yük altında ve kırılgan bir ekosisteme sahip. Deniz deşarjlarında klorür ve sülfat kısıtlamalarının kaldırılması da bu kırılgan yapı üzerindeki baskıyı kaçınılmaz olarak artıracaktır. 23 Ekim tarihli yönetmelik değişikliği, 2872 sayılı Çevre Kanunu’na aykırı bir düzenlemedir. Yalnızca Marmara Denizi’nde değil, Türkiye’nin hiçbir denizinde uygulanmaması gerektiğini, ekolojik riskleri ve kanuna aykırılığı nedeniyle derhal yürürlükten kaldırılması gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.

Prof. Dr. Mustafa Sarı
Prof. Dr. Mustafa Sarı, yönetmeliğin önceki halinde yer alan “Hafriyat artıkları, moloz, arıtma ve proses artığı çamurlar… deniz ve kıyı sularına boşaltılamaz” hükmünün daha güçlü bir koruma sağlarken yeni eklenen hükümle koruma şemsiyesinin delindiğini ifade ediyor. Sarı, yapılan değişikliğin deniz ekosistemleri açısından ciddi riskler taşıdığını vurgulayarak, su kaynaklarının bir “alıcı ortam” olarak görülmesinin temel bir yanlış olduğunun altını çiziyor.
Çevre etiği bakımından ciddi sorunlar barındıran düzenlemenin, ekosistemlerin bütüncül yapısına zarar verebileceğini belirten Sarı, “Denizler balıklar, mercanlar, pinalar, deniz çayırları, yengeçler gibi bütün deniz canlılarının evidir. Ekosistemlerde birinin yaşamı, diğerinden üstün değildir. Akıllı olduğumuz, insan olduğumuz için doğanın, denizlerin hâkimi veya sahibi sayılamayız. Bu yüzden hiçbir atık ne ormana ne meraya ne denize arıtılmadan verilemez, verilmemeli” dedi.
Yeni düzenlemede atık boşaltımı yapılabilecek alan olarak tanımlanan “doğal anoksik tabaka”nın denizlerde sabit, yalıtılmış bir ölü bölge gibi ele alındığını ifade eden Sarı, denizlerin dinamik bir yapıda olduğunu belirterek, “Anoksik tabaka olarak görüp bugün deşarj yapılan su kütleleri, niteliklerinin değişmesiyle birlikte yüzeye, ışıklı bölgeye taşınabilir ve bu durumda yapılan deşarjlar yeni ekolojik sorunlara neden olabilir” dedi.
Prof. Dr. Sarı, “tehlikesiz inorganik atık” ifadesinin Atık Yönetimi Yönetmeliği’ne göre oldukça geniş bir kapsama sahip olduğunu hatırlatarak birçok sektörel atığın bu kapsamda denize verilebileceğini söyledi. Sarı, maden arama ve işletme faaliyetlerinde oluşan 24 atık sınıfının 7’si hariç tümünün yeni hükme göre denize boşaltılabileceği örneğini verdi.
Yeni yönetmelikte deşarj limitlerinin bazı parametrelerde deniz lehine düşürüldüğünü hatırlatan Sarı, bunun olumlu ancak sınırlı bir adım olduğunu söyledi. Deniz ortamına yapılacak deşarjlarda klorür ve sülfat için sınır aranmamasına ilişkin Sarı, “Klorür doğrudan tuzluluğu, dolayısıyla yoğunluğu etkiler. Sülfat ise denizlerde birincil üretime katılan önemli inorganik besin tuzlarından (nutrients) birisidir. Konstantrasyonundaki artış deniz ekosistemindeki biyokimyasal döngüleri etkiler. Bu yüzden bu hüküm deniz ekolojisi açısından yanlış ve sakıncalıdır” dedi.

Erol Kesici
Limnolog Dr. Erol Kesici, denizlerimizin yılarca her türlü atıkların çok farklı yöntemlerle bırakıldığı atık deposuna dönüştürüldüğünü, bunun neden olduğu olumsuz sonuçların yaşandığını hatırlattı. Kesici, “İnsan faaliyetleri sonucunda denize bırakılan ve ‘bertaraf edildiği’ sanılan organik ve inorganik atıklar doğanın döngüsüne, denizlerin aşırı derecede kirlenmesine, türlerin nesillerinin tükenmesine ve tehlike altındaki mikro-makro organizmalar üzerinde baskının artmasına neden olmuştur. Sularımızda yıllarca kâğıt üzerinde kalan denetim altına alınamayan, hatta ‘suyu kirleten, kullanan öder’ bakışının sürmesi bu alanlarımızın korunmamasında etkili olmuştur” dedi.
Kesici ‘tehlikesiz inorganik atıklar’ ifadesine ilişkin, “Bu atıklar bahsedildiği gibi her ne kadar ‘tehlikesiz’ olsalar da bulundukları alanlarda diğer yapılarla etkileşim-reaksiyonlar oluşturmayacaklar mı? Akıntılı ve durgun alanlardaki atık birikimi ve burada oluşacak biyokimyasal reaksiyonlar sonucunda ekosistem kayıpları ve kirlilik yükünün artıp dağılmasına, kalıcı olmasına da neden olacaklardır. Yaşanan kirlilik, ulusal ve uluslararası sorunlara neden olabileceği gibi yaşamsal ve ekonomik kayıplara da neden olabilecektir. Denizlerimizin “Atık Deposu” olarak kullanılmasından acilen vazgeçilmesi gerekir. ‘Korunan alanlar hariç’ açıklamasıysa! Ülkemizde ‘denizel korunan alanlar ise 2 milyon 754 bin 390 hektar ile deniz alanlarının yüzde 5,96’sını oluşturduğu’ bilinmekte. Buna göre yüzde 94’ü! Denizler devinim halindedir ve ‘Korunan Alanlar’ her bakımdan bundan etkilenmiş olacaktır” açıklamasında bulundu.
Gelişen teknolojinin oluşturduğu atık sistemlerine rağmen yeni düzenlemenin denizlerin daha çok kirlenmesine neden olacağını vurgulayan Kesici, “Belirtilen ‘bertaraf şekli’, işin kolayına kaçmaktır ve çok sakıncalıdır” dedi. Kesici, atıkların zarar vermeyecek hale getirilmesinin yerinin kesinlikle denizler ve su kaynaklarının olmaması gerektiğini belirtti.
Marmara Denizi’nin yıllardır çözümlenemeyen sorununu oluşturan müsilajın başlıca nedenlerinden birinin de derin deşarj veya başka yöntemlerle her türlü atığın denizde bertaraf edilmesi olduğunu hatırlatan Kesici, müsilajın denizlere karışan aşırı miktardaki klorür ve sülfat gibi maddelerden kaynaklandığını söyledi. Kesici, “Bu besi elementleri denizdeki bitkisel plankton ve mavi-yeşil vb. alglerin aşırı çoğalmasına neden olmaktadır. Özellikle azot, klor, sülfat, fosfor bakımından zengin atık sular, planktonların aşırı çoğalmasına yol açmanın yanı sıra onların direnç kazanmasını artırmaktadır. Marmara Denizi’nde balık tür ve popülasyonlarının azalması artan kirlilik, sıcaklık artışı, durağan su koşulları ve yetersiz arıtma sistemleri bu süreci hızlandırır. Bu uygulama Marmara Denizi’ne ‘bir damla daha atık su bırakılmaması gerekir’ hassasiyetine ters düşmektedir. Çünkü “müsilaj” sorunu Marmara Denizi’nde hala çözümlenememiş, sürmektedir” ifadelerini kullandı.
Kesici, “denize deşarjla bertaraf sistemlerine” yapılan yatırımların doğa koruyucu ve ekonomik olmadığını vurguladı.
1
Halfeti’nin çiçeği ‘Karagül’ü dünya tanıyor
8030 kez okundu
2
Şırnak sofrasının şifalı yemeği: Hengedan
7819 kez okundu
3
Azerbaycan akraba evliliklerini yasakladı
6797 kez okundu
4
Azerbaycan’da taksi sorunu: Taksi çok, fiyatı ucuz, trafiğe yük!
6391 kez okundu
5
Kadın motokuryeler sorunlarla karşı karşıya
5019 kez okundu
6
“Aile diş hekimliği” sözü tutulmadı: 40 bin ağız ve diş sağlığı teknikeri atama bekliyor
4964 kez okundu
7
Toprakkale Kalesi kaderine mi terk edildi?
4794 kez okundu
1
Karaman’ın altın değerindeki hazinesi: Domalan mantarı
13657 kez okundu
2
Kuşadası’nda deprem fay hattı imara açıldı!
8862 kez okundu
3
Defalarca Yıkılan Hatay’da Binalar Alarm Veriyor
8312 kez okundu
4
Balık ağları müsilaj çekiyor: Marmara’nın balıkçıları zorda
6196 kez okundu
5
Uludağ milli park olmaktan çıktı Çevreciler ayakta!
4605 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.