Oğulcan Özgenç
Türkiye’de üniversitelerde toplumsal cinsiyet alanında üretim yapan feminist akademisyenler, son yıllarda artan toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı politikaların ve “aile” merkezli söylemlerin gölgesinde akademik faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyor.
Akademik üretim alanı giderek daralırken, feminist akademisyenler doğrudan ya da dolaylı biçimde “aile” konusunda çalışmaya yönlendiriliyor; toplumsal cinsiyet eşitliğini odağa alan çalışmalar ise çoğu zaman görünmezleştiriliyor ya da riskli alanlar olarak kodlanıyor. Bu atmosfer, üniversitelerde akademik özgürlük ve özerklik tartışmalarını yeniden gündeme taşırken, idari baskı ve mobbing de yaygınlaşıyor.
Bu koşullar altında pek çok akademisyen, çalışmalarını sürdürebilmek için otosansür uygulamak zorunda kaldığını ifade ediyor. TÜBİTAK ve YÖK gibi kurumsal destek mekanizmalarına erişim ise ya fiilen zorlaşıyor ya da başvuru süreçleri akademisyenler açısından bir güvensizlik ve umutsuzluk alanına dönüşüyor. Akademisyenler, bu süreçte akademik üretimin ötesinde var olma mücadelesi verdiklerini ifade ediyor.
İlk olarak Sinop’ta feminist iktisat alanında çalışan Hatice ile konuştuk. Hatice, üniversitelerde toplumsal cinsiyet alanına yönelik baskıların uzun süredir devam ettiğini belirterek, “Toplumsal cinsiyet içerikli dersler ihlal ediliyor, bu konuda çalışan hocalar kurumsal olarak desteklenmiyor. YÖK’ün toplumsal cinsiyet derslerini müfredata aldığı 2000’lerin başında bu konuları daha rahat konuşabiliyorduk” dedi.
Hatice, özellikle taşrada feminist akademisyenlere yönelik damgalayıcı bir yaklaşımın yaygın olduğunu vurguladı. “Aileyi yıkmaya çalıştığım düşünülüyor, bu çerçevede devlet düşmanı olarak görülüyorsunuz. Taşrada feminist bir akademisyenseniz ‘teröristsiniz’”diyen Hatice, bu yaklaşımın üniversite yönetimlerine de yansıdığını söyledi.
Türkiye’de üniversiteler bünyesinde kadın araştırmaları merkezlerinin adının “aile çalışmaları” olarak değiştirildiğine dikkat çeken Hatice, “Resmi aile ideolojilerini yaymak üniversitelere bir misyon olarak yüklendi. Kadın araştırmaları merkezini yürütmek için talip oldum ama bir türlü yanaştırılmıyorum” dedi.
İdari baskıların gündelik hayatı da etkilediğini ifade eden Hatice, “Lojmana başvurduğumda feminist bir akademisyen olduğum için sonuç konusunda endişeliydim. Daha önce boşanmış bir kadın olarak bana sempatik bakılmadığını biliyorum” sözleriyle yaşadıklarını anlattı.
Kocaeli’de iletişim alanında çalışan Zehra ise son yıllarda kadın çalışmaları, feminist teori ve kuir teori gibi alanlarda çalışan akademisyenlerin giderek daha fazla tepkiyle karşılaştığını belirterek, “Bir dönem bu konulara ilgi artmıştı ancak idari baskılarla birlikte ciddi bir geri çekilme yaşandı. Özellikle kuir teori alanındaki çalışmaların belirgin biçimde azaldığını görüyoruz. Bu da akademide yaygınlaşan bir otosansürün sonucu” dedi. Akademinin siyasal baskı karşısında ilk geri çekilen alanlardan biri olduğunu ifade eden Zehra, bu durumun bilimsel üretimi doğrudan etkilediğini vurguladı.
Kurumsal destek mekanizmalarına erişimin de giderek zorlaştığını belirten Zehra, “TÜBİTAK ve YÖK gibi kurumlara başvurmak artık sadece zor değil, aynı zamanda anlamsız görülüyor. Çünkü bu alanlarda yapılan çalışmaların desteklenmeyeceğini biliyoruz. Bu da bir tür öğrenilmiş çaresizlik yaratıyor” diye konuştu.
Üniversiteler ile kamu kurumları arasındaki işbirliklerinde Aile Bakanlığı’nın etkisinin arttığını söyleyen Zehra, feminist akademisyenlerin “aile” odaklı çalışmalara yönlendirildiğini belirterek, “Alan giderek ‘aile üyesi olarak kadın’ çerçevesine sıkıştırılıyor” dedi.
Üniversitelerde öğrenciler ve genç akademisyenler üzerinde de güçlü bir baskı atmosferi olduğunu ifade eden Zehra, “Feminist paradigma içinde çalışanlara yönelik mobbing yaygın. Öğrencilerimize ‘istediğini yaz’ diyemiyoruz, çünkü her şey olabilir ve bunların sonuçlarından endişe ediyoruz” sözleriyle yaşanan korku iklimine dikkat çekti.
Ankara’da hukuk alanında çalışan Filiz ise cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği üzerine yürüttüğü çalışmaların akademide sınırlı alan bulabildiğini belirterek, “Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ile ilgili makaleler yazıyorum. Bunu her dergi yayınlamaz, biliyorum” ifadelerini kullandı.
Özellikle kuir teori alanında çalışan akademisyenlerin daha görünür biçimde hedef haline gelebildiğini ifade eden Filiz, akademik ilerleme süreçlerinin de bu kaygıyı derinleştirdiğini söyledi: “Yükselme ve kadro başvurularında bir şey olur mu diye endişelerimiz oluyor. Bir frenleme durumu oluyor.”
Filiz, bu baskının dersliklere de yansıdığını belirterek, özellikle lisans düzeyinde öğrenci çeşitliliğinin toplumsal cinsiyet konularını ele almayı daha da zorlaştırdığını vurguladı. “Seçmeli yüksek lisans derslerinde bir nebze daha rahat olduğumuzu söyleyebiliriz” diyen Filiz, akademide “aile” eksenli çalışmaların öne çıkarıldığını ifade ederek şunları söyledi: “Toplumsal cinsiyeti daha kapsayıcı ele almayı problemli olarak kodluyorlar. Aile gibi çalışılması ‘makbul’ konular var. Bunların çalışılmasını istiyorlar. Bunun dışında çalışmak isteyen feminist akademisyenler iki kere düşünüyor“
*Güvenlik gerekçesiyle haberde görüşlerine yer verilen akademisyenlerin isimleri değiştirilmiştir.
1
Halfeti’nin çiçeği ‘Karagül’ü dünya tanıyor
7599 kez okundu
2
Azerbaycan akraba evliliklerini yasakladı
6678 kez okundu
3
Azerbaycan’da taksi sorunu: Taksi çok, fiyatı ucuz, trafiğe yük!
6311 kez okundu
4
Şırnak sofrasının şifalı yemeği: Hengedan
6148 kez okundu
5
Kadın motokuryeler sorunlarla karşı karşıya
4964 kez okundu
6
“Aile diş hekimliği” sözü tutulmadı: 40 bin ağız ve diş sağlığı teknikeri atama bekliyor
4768 kez okundu
7
Diyarbakır Cezaevi’ne iş makinaları girdi: İşkencenin izleri mi siliniyor?
4669 kez okundu
1
“Dershane öğretmenliği madende çalışmak kadar zor”
4568 kez okundu
2
Bursa Agora Çarşı’da el emeği pazarı
4059 kez okundu
3
Tekstil sektörü bitiyor mu?
3624 kez okundu
4
Ev işçisi zor durumda: Tam günlük emeğe yarım günlük ücret
3038 kez okundu
5
Kadınların yılbaşı pazarı Kadıköy’de
2783 kez okundu