Abdo Uçucu / Kapak Fotoğrafı: DepoPhotos
Kimi yolculuklar bavulla değil, yıkıntılarla başlar. Kimileri bir adım atmak için önce dizlerinin üstünden kalkmak zorundadır. Lütfiye Ramazanoğlu’nun kaleme aldığı “Yolculuk” işte tam da böyle bir yerden doğdu.
Bir depremzede, bir kadın, bir güvenlik görevlisi… ama hepsinden öte, yeniden hayata tutunmaya çalışan bir insanın kalbinden dökülen satırlar bunlar. 1988 doğumlu, evli, eşi ve 2 çocuğu ile Hatay Antakya’daki evinde yakalandı depreme. Çekirdek ailesinden kimseyi kaybetmedi ancak o birkaç dakikada yıkılan duvarlara, çığlık seslerine şahitlik ederek yaşadı. Bir yandan çocukları kurtarmanın, bir yandan kendi canını kurtarmanın telaşı arasında korku ve çaresizliğin sarmaladığı genç bir kadın…
Depremden sonra yıkılan şehirde yaşam mümkün olmadığından şehir şehir gezmek zorunda kaldılar. Ankara, Alanya, Mersin… Tabi doğup büyüdüğü ve ekmek parasını kazandıkları şehir Hatay’a geri döndüler aylar sonra… Tanıdığı bir çok kişi yoktu, bambaşka bir şehre gelmiş gibiydi…

Lütfiye Ramazanoğlu
Sadece birkaç dakika içinde koca bir hayat değişti…
Yaşadığı büyük yıkımın ardından ne bir evin sıcaklığı vardı ne de bir gün öncesine ait hayat. Ama içindeki ses, kalem tutmaya başlayınca bir başka dile dönüştü. “Yolculuk”, sadece bir kitap değil; sessiz kalanların sesi, hayatta kalmak için yazıya tutunan bir kadının içsel direnişi.
Afet yalnızca binaları yıkmaz; insanın içindeki duvarları da çökertir. Lütfiye Ramazanoğlu hem bir kadın hem bir güvenlik görevlisi hem de bir hayatta kalan olarak, yıkımın tam ortasında birçok kimliğini aynı anda taşımak zorunda kaldı. Kimi zaman koruyan, kimi zaman korunmaya ihtiyaç duyan; kimi zaman görev başında dimdik, kimi zaman içten içe çökmüş… Bu çok katmanlı varoluş, onu en derin noktalarında sınadı. Bu röportajda, Lütfiye Ramazanoğlu ile yalnızca yazarlığını değil; kalbinde taşıdığı acıyı, gücü, kırılganlığı ve umudu konuştuk. Çünkü bazen bir kitap, sadece okunmaz… hissedilir. Ve belki de en karanlık gecede, bir başkasının cümleleri sizin feneriniz olur.
“Yolculuk” kitabını yazmaya sizi iten asıl duygu neydi? Bir depremzede, kadın ve güvenlik görevlisi olarak bu kitabın arkasında nasıl bir içsel ihtiyaç yatıyordu?
Ramazanoğlu: “En derindeki dürtü, hatırlamak ve hatırlatmak ihtiyacıydı. Hatırlanmaya değer bir hayat yaşamak ihtiyacıydı. Depremden sonra hem içimde hem etrafımda büyük bir sessizlik vardı. Kaybolmuş hissediyor ve bir yandan da savruluyordum. Kadın kimliğimle yaşadığım korkular, güvenlik görevlisi olarak taşıdığım sorumluluklar ve bir insan olarak içinde debelendiğim boşluk birleşince, yazmak neredeyse hayatta kalmanın bir yolu oldu.
‘Yolculuk’ sadece kelimelerle değil, kalbimle yazıldı. İçsel bir yeniden doğuştu. Kızlarıma bırakacağım bir miras, ihtiyacı olan varsa bir yerlerde ona bir pusula ama en önemlisi bir sürekli yok sayılan kız çocuğu, hayalleri çalınan bir genç kız ve ‘ben buradayım’ demek isteyen bir kadının kendini bulma yolculuğuydu.”
Depremin ardından hayatınızda yaşadığınız dönüşüm sürecini, bir kişisel gelişim kitabına dönüştürme fikri nasıl oluştu? Bu süreçte en çok hangi kırılma anı sizi şekillendirdi?
Ramazanoğlu: “Başta hiçbir şey yazmak gibi bir niyetim yoktu. Sadece nefes almak istiyordum. Ama zamanla yaşadığım her acının ve her direnişin içinde öğrenilecek bir şey olduğunu fark ettim. Özellikle en yalnız kaldığım an – sevdiklerimin isimlerini sessizce andığım, cevapsız bir gökyüzüne baktığım o ilk gece – bir dönüm noktasıydı. O karanlıkta bile içimde bir ışık yanabileceğini hissettim. O andan sonra hem kendi yolumu çizmek hem de başkalarının yoluna küçük bir ışık bırakmak istedim. Duygular, çıkmazlar, ‘Ölüyorum’ diye feryat ederek dökülen gözyaşları, yıkımlar, o sarsılmaz dediğim duvarlarımda oluşan çatlaklar… ve bu kitap o çatlaklardan yeşeren bir kök çiçek, bir hayat, bir umut olsun istedim.”
Kadın olmak, afet sonrası hayatta kalmaya çalışmak ve aynı zamanda güvenlik görevlisi kimliğiyle başkalarına destek olmak… Bu çok katmanlı deneyimlerin içinden geçerken en çok neyle sınandınız?
Ramazanoğlu: “İnsanlıkla sınandım. Kadın olarak, her an tetikte olmanın ve güvenlik algımı sürekli yüksek tutmanın zorluğu vardı. Aynı anda hem korunmaya muhtaç hem de koruyucu olmak zorundaydım. Depremin ilk günleri şehir dışından gelen ekipler ile ihtiyaç duyanlara ulaşabildim. O ekiplere yardım ettim ve onların insanlara ulaşımını sağladım az çok. Güvenlik görevlisi olarak yeniden göreve çağrıldığımızda görevimin başındaydım ama kalbim paramparçaydı. İşim hem işim hem evimdi artık çünkü bir evim yoktu. En çok da başkalarına güç verirken, kendi içimdeki boşluğu nasıl ayakta tutacağımı bilememekle sınandım. Ama sanırım bu çok katmanlılık beni büyüttü. Hem güçlü hem kırılgan olmayı öğrendim.”
“Yolculuk” sadece sizin yolculuğunuz mu, yoksa aynı travmaları yaşayan birçok insana bir ayna tutma niyeti de taşıyor mu? Bu kitabı okuyanlar sizce kendilerinden neler bulacak?
Ramazanoğlu: “Kesinlikle sadece benim yolculuğum değil. Benim hikâyem, birçoğumuzun hikâyesine çok benziyor. Aynı kayıpları, aynı korkuları, aynı umutsuzlukları yaşadık. Kitabın sayfalarında kendilerini görebileceklerine inanıyorum. Belki benim cümlelerimle kendi iç seslerini duyacaklar. O yüzden bu kitap bir anı değil; bir çağrı. Sessiz kalanların sesi, yıkılanların içindeki o yeniden kurma gücünün bir aynası.”
Bugün geriye dönüp baktığınızda, sizi en çok büyüten, değiştiren ya da güçlendiren duygu neydi? Bu kitabı okuyanlar sizden neyi öğrenerek yollarına devam etsin istersiniz?
Ramazanoğlu: “Kaybetmenin içindeki kabul duygusu… En büyüten şey buydu. Direnmekten çok, teslimiyetle başlamak gerektiğini anladım. Hayat kontrol edemeyeceğimiz şeylerle dolu ama biz o yıkımın içinde bile yeniden filizlenebiliriz. Kitabı okuyanların, en çaresiz kaldıkları anda bile bir yol olduğunu fark etmelerini isterim. Belki yolun kendisi acılıdır, ama yürüdükçe insan kendi gücünü keşfeder.”
Lütfiye Ramazanoğlu, kalemini yalnızca kendi iyileşmesi için değil, başkalarının da kendi iç ışığını bulabilmesi için eline aldı. “Benim hikâyem, birçoğumuzun hikâyesine çok benziyor” derken, bizi ortak bir aynaya davet ediyor. Bu kitap bir anı değil, bir dayanışma.
Yıkımın ortasında yeniden filizlenebileceğimize dair bir umut bildirisi. Ve bugün, geriye dönüp baktığında onun iç yolculuğunu en çok büyüten şey ne cesaret ne de dirençti; kaybın içinden doğan derin bir kabullenişti. Çünkü bazen en büyük güç, hayatı olduğu gibi kabul edebilmektir. Ve tam da o yerden, en kırıldığımız yerden ışık sızar içeri.
1
“Yaşlıların bakımında kamu sorumluluk almalı”
9950 kez okundu
2
Şırnak sofrasının şifalı yemeği: Hengedan
8952 kez okundu
3
Halfeti’nin çiçeği ‘Karagül’ü dünya tanıyor
8501 kez okundu
4
Azerbaycan akraba evliliklerini yasakladı
7004 kez okundu
5
Azerbaycan’da taksi sorunu: Taksi çok, fiyatı ucuz, trafiğe yük!
6518 kez okundu
6
“Aile diş hekimliği” sözü tutulmadı: 40 bin ağız ve diş sağlığı teknikeri atama bekliyor
5407 kez okundu
7
Toprakkale Kalesi kaderine mi terk edildi?
5171 kez okundu
1
“Yaşlıların bakımında kamu sorumluluk almalı”
9950 kez okundu
2
Şırnak sofrasının şifalı yemeği: Hengedan
8952 kez okundu
3
Halfeti’nin çiçeği ‘Karagül’ü dünya tanıyor
8501 kez okundu
4
Azerbaycan akraba evliliklerini yasakladı
7004 kez okundu
5
Azerbaycan’da taksi sorunu: Taksi çok, fiyatı ucuz, trafiğe yük!
6518 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.