Faruk Bildirici
Fatih Selek ise Türkiye gazetesindeki yazısında Hilal Kaplan’dan farklı olarak Batı medyasının “bugünlerde günah çıkardığını” vurguluyor; örnekler veriyordu:
“İngiliz ve Amerikan gazeteleri açlık fotoğrafları eşliğinde drama dikkat çekiyor. Time, The New York Times, The Guardian, Daily Express, Independent, Gazze’deki açlığı manşete taşıdı. Washington Post, İsrail’in öldürdüğü 20 bine yakın çocuğun isimlerini iki sayfada listeledi.”
İki yazıda verilen örnekler, bu ülkelerdeki medyanın tümünün Gazze konusunda ortak tavır içinde olmadıklarını, hem de Gazze konusunda değişim yaşandığını gösteriyor. “Batı medyası” diye tek bloktan söz etmek, tümünün İsrail’in yalanlarına alet olduğunu söylemek doğru değil.

Gerçi Türkiye’de yaygın medya, İsrail’in Gazze’deki vahşetini günü gününe izliyor, haberleri gündemin ilk sıralarında tutuyor. Ancak kabul edelim, Selek’in, Batı’dan verdiği örnekler bizimkilerden daha çarpıcı. O yüzden de Selek, yazısına “Türk gazeteleri Washington Post’tan daha fazlasını yapmalı” diye başlayıp, yine aynı cümleyle bitiriyordu. Haklı da. Türkiye’de de medya ve gazetecilik örgütleri yaratıcı eylemler yapabilmeli.
Fakat Selek’in önerdiği gibi, İletişim Başkanlığı, Gazeteciler Cemiyeti ve meslek kuruluşları öncülüğünde ortak yayın ve eylem yapılabilmesi için önce ayrışma sona ermeli. İnsan hakları, temel özgürlükler ile mesleki sorun ve standartlar konusunda dayanışma içinde olmalıyız.
Ne yazık ki, böyle bir dayanışmanın çok uzağındayız. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF), Türkiye Gazeteciler Sendikası ve DİSK Basın İş, 29 Temmuz’da, İstanbul’da İsrail Konsolosluğu önünde “Filistinli gazetecilere destek” eylemi yaptılar. İsrail’in “uluslararası savaş kurallarını ve insancıl hukuk ilkelerini çiğneyerek 225 Filistinli gazeteciyi öldürmesini” kınadılar ve uluslararası toplumu İsrail’e caydırıcı yaptırımlar uygulamaya çağırdılar. “İsrail, Gazze’de gazetecileri aç bırakarak gerçekleri öldürüyor” dediler.
Fakat dört meslek örgütünün bu ortak eylemi sadece Bianet, Evrensel, T24 gibi birkaç sitede haber olabildi. Üzücü, ama iktidar medyası bu eylemi haber yapmadı. Muhalif medyada da, sözgelimi Cumhuriyet ve Sözcü’de de göremedim.
Meslek örgütlerine yönelik böylesi bir ilgisizlik ve ayrışma ortamında medyamız nasıl ortak eylemlilik içinde olabilir ki?
Dil ve yazın emekçisi Attila Aşut, “tane” sözcüğünün insanlar için kullanılmaması gerektiğini defalarca yazmış, uyarmıştı. Bu kez, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, şehitlerden “tane” diye söz etmesine takılmış, BirGün’deki yazısına -haklı olarak- “Tane şehit söylemi çok incitici” başlığını koymuştu.
Aşut, Anadolu Ajansı’nın Erdoğan’ın sözlerini aynen servis ettiğini, ama bazı ajans ve gazetelerin “tane şehit” sözünü düzelterek yayımladığını belirtiyor; “Buna hakları var mıydı? İşin bu boyutunun değerlendirmesini Medya Ombudsmanımız Faruk Bildirici’ye bırakıyorum” diyerek de konuyu bana havale ediyordu.
Erdoğan, 2020’de “Libya’da birkaç tane şehidimiz var” dediğinde bu yaklaşımı çok tartışılmış, eleştirilmişti. Ama hiç etkilenmeden devam ediyor aynı yanlışa. Ben de o zaman medyanın Erdoğan’ın dil yanlışları ve prompter kazaları konusundaki tutumuna itiraz etmiştim:
“(Erdoğan’ın) Prompter kazaları ve yanlış ifadeleri hakkında okura/izleyiciye bilgi verilmeyip, yanlış ifadeleri de duyurularak düzeltilmeyince gerçeklere aykırı olarak Erdoğan konuşmalarında hiç yanlış yapmıyormuş gibi sunulmuş oluyor.”
Aşut’un sözünü ettiği “tane şehit” yanlışı için de aynı görüşü yinelemem gerek. Temel ilkemiz, doğruları aktarma yükümlülüğümüzdür; gazeteci olarak yanlışı aktaramayız. Her kim yanlış yaparsa düzelterek aktarırız.
Ancak Erdoğan, bir politikacı, bir kamusal kişilik ve de cumhurbaşkanı. O nedenle Erdoğan’ın dil (ya da bilgi ve söylem) yanlışlarını düzeltmekle kalmamalı, düzelttiğimizi de okura, izleyiciye bildirmeliyiz. Aksi halde kendimizi Erdoğan’ın yanlışını temizleyen, onu eksik tanıtan ve toplumdan bilgi saklayan bir halkla ilişkiler görevlisi konumuna indirgemiş oluruz.
Anadolu Ajansı’nın “Uzaya gidecek üçüncü Türk belli oldu” ve ardından Akşam’ın “Uzaydaki ay yıldız cesaret verdi” haberleri, iş insanı Gökhan Erdem’in “uzaya çıkan üçüncü Türk” olduğunu duyuruyordu.
Ben de bu haberleri görünce geçen yıl birçok yerde yayımlanan “Uzaya gidecek üçüncü Türk” haberlerini anımsadım. İHA’nın 21 Nisan 2024’te geçtiği o haberde de “Satış kotasını aştı, uzaya gitme ödülü kazandı! Uzaya giden üçüncü Türk olacak” deniyordu. Ahmet Temel adlı gayrimenkul danışmanının uzaktan eğitimlerini tamamladığı, 2024 içerisinde uzaya gideceği bildiriliyordu. Bu müjde, haber sitelerinde, Hürriyet ve Yeni Şafak gibi gazeteler de de yayımlandı. Cem Küçük de TGRT’deki programında izleyicilere duyurdu.

Fakat 2024 geçti, 2025 ortalarına geldik; Gökhan Erdem uzaya gitti, geldi; ama Ahmet Temel hâlâ İstanbul’da! Instagram’dan hesabını bulup “Ne oldu? Ne zaman uzaya gideceksiniz?” diye sordum. “Şu an uzaya çıkma ile alakalı 700 kişi sırada. Muhtemelen 2027 sonu gibi çıkmış olurum” yanıtını verdi. Uzaya gideceğini gösteren belge, kanıt istedim; kurgu görüntüler gönderdi. Birinde de Ronald J. Garan’ın astronot kıyafetinin üzerine kendi başını montajlamıştı.
Durum bu. Ahmet Temel, uzaya gidemedi ama haberler sayesinde epey caka sattı. Herhalde Ahmet Temel’in uzaya gideceği haberlerini yazanlar da bu durumun farkındadır. Umarım ders alır; öyle her “Uzaya gidiyorum” diyene inanıp haber yapmaz, yayımlamazlar.
Ulaştırma ve Altyapı Bakan Yardımcısı Ömer Fatih Sayan’ın, e-imza sahtekârlığının ortaya çıkmasının ardından kişiselweb sitesinden dört lisans diplomasına ilişkin bilgileri sildiği iddiası haklı olarak dikkat çekti; muhalif medyada haber oldu.
İktidar yanlısı Yeni Şafak’tan Burak Doğan da Sayan’ı arayıp bu haberleri sormuş. Anadolu Üniversitesi mezuniyetlerini sildiği iddiasını yalanlamış Sayan, sonra da eklemiş;
“Bu bilgi tamamen yanlıştır. Halen Bakanlığımıza ait resmî web sitesinde özgeçmişim olduğu gibi duruyor. Saklayacak bir şeyim olsa neden kamuya açık özgeçmişime ekleyeyim?”
Sayan, daha sonra Ahmet Hakan’ın sorularını yanıtlarken de benzer bir açıklama yaptı; katıldığı bir ödül töreninde de tekrarladı bu anlatımını.
Konuşan gazetecilerin, Sayan’a, “Madem gizleyecek bir şeyiniz yok, bakanlık sitesinde olan bilgiyi kişisel sitenize neden koymuyorsunuz?” diye de sorması gerekmez mi? Çünkü Sayan’ın sözleri, haberlere açıklık getirmiyor, hatta şüphe uyandırıyor.
Gazeteci söyleşi yaptığında geriye yanıtlanmamış soru kalmamalı. Tabii amaç iktidar mensubunu aklamak değilse…
Maalesef medyamız intihar haberlerinden bir türlü vazgeçmiyor. Hem de bütün sakıncalarına rağmen intiharın yöntemini, ayrıntılarını adeta şehvetli bir dille aktarmaktan kaçınmıyorlar.
“Eski Foça Belediye Başkanı’nın oğlu Kerem Dirim, ölü bulundu” haberleri yine bir intiharı konu alıyordu ve yönteme dair bilgiler de veriliyordu. Bu haberler, ailenin yakını gazeteci Zeynep Yüncüler’i de üzdü. Hiç olmazsa haberlerdeki o ayrıntıların temizlenmesi için çaba harcadı; çaresiz kalınca da X’ten seslendi meslektaşlarına:
“Kerem Dirim ablamın eşi, yeğenimin babası, benim canım kardeşim. Tarif edemeyeceğimiz bir acı yaşıyoruz. Bu haberler yüzünden bunu yazmak zorunda kalmak şu an ayrı bir acı veriyor.
Haberciliğinizi sorgulamıyorum şu an her şey ortada. İntihar yeterince acıyken niye detay veriyorsunuz? Bir ricam var. Bu haberleri yapanları tek tek arayacak gücüm yok. Aradıklarım da açmadı. Arkadaşlarım meslektaşlarım bu postu görenler, bana yardım eder misiniz? Bu haberleri düzeltsinler. Bu postu daha sonra kaldıracağım. Yardım istiyorum.”
Gazeteci arkadaşlar, bu paylaşımı yaydılar da sonunda haberler biraz düzeltildi. Aslında o haberlerin tümüyle kaldırılması gerekirdi. Daha önce de defalarca yazdım; intihar haberleri bulaşıcıdır. Araştırmalar, intihar haberlerinin intiharların yayılmasına neden olduğunu gösteriyor.
O yüzden de ünlü ve kamusal kişilerin intiharları; suçlamalar karşısında aklanma, protesto amacı taşıyan ya da toplumsal ve kriminal nedenlerden kaynaklanan istisnai nitelikte intiharlar dışındaki intihar haberlerinin hiç yayımlanmaması gerek.
Milliyet, 2002 yılında Mehmet Yılmaz yönetiminde “toplumsal nedenlerden kaynaklanmayan, toplumun yakından tanımadığı ya da sırf kişisel bir ruhsal bozukluktan kaynaklanan” intiharları yayımlamamaya karar vermişti. Hürriyet de 2010’lardan itibaren bu çizgiye gelmişti. Şimdi bakıyorum, Milliyet ve Hürriyet de intihar haberlerinde sınır tanımıyor. Hatta Milliyet, internette intihar eden kadınların eski fotoğraflarını “albüm” olarak yayımlıyor.
Ne yazık ki, gazetecilik standartlarında, etik ilkelerin uygulanmasında geriye gidiyoruz…
Tek cümleyle:

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
1
Halfeti’nin çiçeği ‘Karagül’ü dünya tanıyor
6445 kez okundu
2
Azerbaycan akraba evliliklerini yasakladı
6407 kez okundu
3
Azerbaycan’da taksi sorunu: Taksi çok, fiyatı ucuz, trafiğe yük!
6148 kez okundu
4
Kadın motokuryeler sorunlarla karşı karşıya
4863 kez okundu
5
Türkiye’de mülteciler ve geri göndermeler
4498 kez okundu
6
Diyarbakır Cezaevi’ne iş makinaları girdi: İşkencenin izleri mi siliniyor?
4492 kez okundu
7
Kadının soyadı düzenlemesi ve online satılan dini nikah cüzdanı
4422 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.