17 Temmuz 2026 Cuma
Antranik Bakırcıoğlu
Siyasette ve dış politikadaki gerilimler, bölgesel çatışmalar, pandeminin kalıcı hasarları, çeride frenlenemeyen maliyet baskısı, İstanbul’un en köklü uluslararası ticaret ve üretim merkezlerini ciddi bir varoluş mücadelesine sürüklüyor. Bir dönem tekstil ihracatının lokomotifi olan Laleli ile yüzyıllardır geleneksel kuyumculuk zanaatının dünyadaki vitrini konumundaki Kapalıçarşı, bugün ortak bir durgunluğu paylaşıyor.
Laleli’de küresel pazarlara yönelik üretim yapan tekstilciler; hammadde fiyatları, işçilik giderleri ve navlun ücretlerinin astronomik seviyelere ulaşması nedeniyle Türkiye’nin artık yabancı alıcılar için cazip bir pazar olmaktan çıktığını belirtiyor. Eskiden Çin’e karşı hem kalite hem de fiyat avantajına sahip olan Türk tekstil sektörü, pazar payını Mısır, Fas, Bangladeş ve hatta savaş halindeki Ukrayna’ya kaptırma riskiyle karşı karşıya.
Benzer bir daralma ve üretim krizi, kuyumculuk zanaatının kalbi olan Kapalıçarşı atölyelerinde de yüzünü gösteriyor. Küresel altın piyasasındaki dalgalanmalar, içerideki işçilik maliyetlerinin fırlaması ve büyük sermayeli markaların tekelleşme hamleleri, orta ölçekli zanaatkarı yok olma sınırına getirdi. Aylık genel giderleri 20 bin dolarları bulan esnaf, sermayesini koruyabilmek için varlıklarını satarak ayakta kalmaya çalışırken, yeni neslin bu güvensiz piyasaya girmek istememesi üretimin sonuna gelindiği sinyalini veriyor. Sektörün durumunu, Laleli esnafı Aziz Alagöz ile Kapalıçarşı’nın pırlanta zanaatkarları Hagop Aynal ve Tomas Aba anlattı.
Laleli’de 90’ların başından beri tekstil üretimi yapan köklü bir aile şirketinin yeni nesil temsilcisi, Uluslararası İlişkiler mezunu 37 yaşındaki Aziz Alagöz, tekstil imalatının dış politikaya ve küresel dengelere ne kadar göbekten bağlı olduğunu şu sözlerle özetliyor:
“Laleli piyasası aslında Rusya üzerinde kurulu bir pazardır. Rusya herhangi bir ülkeyle savaş veya ekonomik sıkıntı yaşadığı zaman, Laleli otomatikman bundan etkileniyor. Sanki Laleli, Rusya’nın bir kasabasıymış gibi yüzde 90 oranında bu durumdan direkt darbe alıyor. 2014-2015 yıllarında Rusya uçağı düşürüldüğünde Laleli piyasası bıçak gibi kesilmişti. Bugün de Rusya-Ukrayna savaşı, ABD-İsrail-İran gerilimleri ticaretimizi baltalamaya devam ediyor.“
90’lı yıllardaki Sovyetlerin dağılma sürecinde yaşanan muazzam tekstil akınının o dönem vizyonsuz yönetildiğini ve kalitesiz ürünlerle güven zedelendiğini aktaran Alagöz, bugün dünya çapında bir marka olamayışımızın arkasında bu hataların yattığını düşünüyor. Alagöz, pandemiden sonra uçuşa geçen üretim maliyetleri yüzünden müşterilerin Türkiye’yi terk ettiğini şu çarpıcı örnekle açıklıyor:
“Pandemi zamanında benden adedi 3-4 dolardan 3000 tane tişört alan Kazakistanlı bir müşteri, pandemi bitince Çin’e geri döndü. Aradığımda bana açıkça, ‘Aziz, pandemide sizin maliyetleriniz düşüktü. Sonrasında ham madde arttı, giderler arttı. Ben artık Türkiye’den mal alamam, Çin’e dönmek zorundayım’ dedi. Bugün bir müşterinin sadece Tacikistan’dan buraya gelmesi, vize, uçak ve oteliyle birlikte en az 2000 dolar maliyet demek. Müşteri bu parayı harcayacağına 500 dolarla Çin’e, Mısır’a ya da Bangladeş’e gidiyor, aynı malı alıyor. Üstelik kargolarımız çok yüksek; Azerbaycan’a 1 kilo mal 9 dolara gidiyor. Fas’a kargonun kilosu 16 dolar. Adam 30 dolara mal alsa, kargoyla 50 dolara mal oluyor. Neden gelip bizden alsın?“
Maliyetlerin sadece ham maddeyle sınırlı olmadığını, Türkiye’den bir personelin işletmeye aylık maliyetinin 1500-2000 dolara ulaştığını belirten Alagöz, devletin ilgisizliğinden yakınıyor:
“Biz parayı kazanırken devlet gelip bize ‘Nasıl kazanıyorsunuz?’ demedi, bugün kaybederken de ‘Niye kaybediyorsunuz?’ demiyor. Devleti beklesek komple batarız. Esnafın yüzde 80-90’ı zaten cebindeki parayı bitirdi, artık gayrimenkullerini satarak ayakta kalmaya çalışıyor. Laleli’de bir dükkanın kirası 10 bin dolarsa, bir o kadar da eleman, yemek, içmek gibi genel gideri vardır; kafadan aylık 20 bin dolar giderle işe başlıyorsun. Devlet teşvik vereceğine, 20 yıldır buraya gelip giden Tacik, Özbek müşterileri havalimanında saatlerce sorgulayıp geri gönderiyor, vizelerle önümüzü kesiyor.“
Tüm bu karamsar tabloya rağmen Alagöz, tekstil imalatının Türkiye için kritik bir sosyal emniyet subabı olduğunu ve genç nesil için korunması gerektiğini savunuyor:
“Gençlerin yerimizi tutması lazım. Bu insanlar işsiz kalırsa sokağa düşecek. Tekstil muazzam bir istihdam kapısı; bir inşaatta en fazla 10 kişi çalışırken bir tekstil atölyesinde 200-300 kişi ekmek yiyor. Ancak ülkede denetim sıfır. Teşvik alan bazı uyanıklar, dışarıdan insanları çalışıyor gibi gösterip devletten para alıp cebine koyuyor. Hukuk, adalet ve devlet denetimi sert bir şekilde üreticinin üzerinde olmalı ki dürüst iş yapanla yapmayan ayrılsın.”
Benzer bir yapısal kriz, kuyumculuk ile pırlanta zanaatının küresel vitrini olan Kapalıçarşı’nın üretim atölyelerinde yaşanıyor. Çarşıda ortak olarak pırlanta ve kuyum imalatı yapan, 12 yaşından beri zanaatın içinde yetişen 38 yaşındaki Hagop Aynal ve ortağı Tomas Aba, meslek hayatlarında böyle uzun soluklu bir işsizlik görmediklerini vurguluyor.
2001 ekonomik krizini bizzat yaşadıklarını söyleyen ustalar, o dönemlerde birkaç ay boş otursalar bile sonrasında zararı her zaman kapattıklarını, ancak son 4-5 yıldır piyasanın hiçbir şekildecanlı olmadığını belirtiyor. Altının kilo bazında 140 bin ile 180 bin dolar arasında sürekli dalgalanmasının atölyelerin belini büktüğünü ifade eden Hagop Aynal, iç piyasadaki erimeyi şu sözlerle özetliyor:
“Görüyorsunuz, şu an tamamen boş oturuyoruz. Dükkana geliyoruz, taş çatlasın 3 saat çalışıp sonra akşama kadar oturup sohbet ediyoruz. Alım gücü azaldıkça satışlar düştü, ürünler minimalleşti. Eskiden şaşalı setler yapardık, şimdi gramları düşürerek, pırlantanın yanına ayarları 14’e, 8’e çekerek satış yapmaya çalışıyoruz. İnsanlar enflasyondan korunmak için işçilikli takı almak yerine işçiliksiz sarraf altınına yöneliyor. Biz üretici olarak artık para kazanamıyoruz. Kazansaydık dükkanımızda çalışan sayısı 6 kişiden şu anda 1 kişiye düşmezdi. Atölyede riske bağladığın altın sermayesi 6.5 milyon lira, ama kazandığın işçilik parası ayda 2500 dolar. Bu riske bu kazanç mantıklı mı? Kesinlikle değil.”
Kapalıçarşı’daki çöküşün sinyallerinin aslında 8 yıl öncesinden itibaren verilmeye başlandığını belirten çarşı ustaları, krizin temel nedenlerinden birinin de sermayenin belirli ellerde toplanması ve dikey tekelleşme olduğunu ifade ediyor. Geçmişte küçük birer işletmeyken zamanla devasa fabrikalara dönüşen büyük markaların küçük zanaat atölyelerinin işlerini ellerinden aldığını belirten ortaklar, piyasadaki acımasız çalışma düzenine ve gençlerin durumuna dikkat çekiyor:
“Bizden toptan ürün alan büyük firmalar yavaş yavaş kendi bünyelerinde dev atölyeler kurup tekelleştiler ve bizden işi kestiler. Şimdi piyasada sadece yüzde 10’luk bir kesim çok iyi iş yapıyor, geri kalanı zor geçiniyor veya kapatıp gidiyor. Bu büyük yapılarda işler biraz yavaşladığı an, hemen bir bahaneyle 20-30 işçiyi kapının önüne koyuyorlar. Piyasa o kadar güvensiz ve geleceksiz bir hal aldı ki, şu an kendi çocuğum olsa bu işe sokmayı en son ihtimal olarak düşünürüm. Kendimize iş yaratamazken, bir çırak alsak ona nasıl ekmek kapısı olacağız? Bu şartlar altında yeni nesle Kapalıçarşı’yı kesinlikle önermiyorum.“
Mehmet Duran Boztepe
Güneydoğu Anadolu’dan, batıya ve İç Anadolu’ya uzanan altı aylık geçici göç yolunda çalışan mevsimlik tarım işçileri, elektriğin ve temiz suyun bulunmadığı naylon çadırlarda yaşam mücadelesi veriyor. Enflasyon karşısında eriyen bin 300 liralık yevmiyeleriyle geçinmeye çalışan, iş kazalarına karşı güvencesiz bırakılan ve alın terinin karşılığını çoğu zaman tahsil edemeyen işçiler, uğradıkları hak gasplarını “Sırtı dönük, sıradan bir işçi fotoğrafı, hepimizin ortak sessizliğidir” sözleriyle özetliyor.
Şanlıurfa’dan Adana, Bursa ve Ankara’ya çalışamaya gelen mevsimlik işçiler için ev kavramı, taş, tuğla ya da köy evi değil. Barınma koşullarını anlatan tarım işçisi T. B., “Bize, ‘Evin neresi?’ diye sorsalar; taştan, tuğladan örülmüş duvarları değil, rüzgârın önünde savrulan, fırtınada başımıza yıkılan o naylon çadırları gösteririz” diyor.
Karın doyuracak bir işleri olmadığı için yollara düştüklerini belirten T. B., ekmek kapısı olarak gördüğü asıl evinin bu çadırlar olduğunu ifade ediyor. Bir diğer tarım işçisi İbrahim Kadan ise çadır alanlarındaki yaşam alanlarına dair, “Mecburiyetten sığındığımız bu bez çadırlarda bir çocuğun, bir annenin sağlığını, hijyenini korumak mümkün mü sanıyorsunuz?” diye soruyor ve bu koşulları hesaba katmayanları birkaç gün aynı şartlarda yaşamaya davet ediyor.
Tarlaların ortasında kurulan bu çadırlarda temel insani ihtiyaçlara ulaşmak işçiler için bir diğer sorun. Elektriğin olmadığını ve suyun ancak araçlarla taşınarak getirilebildiğini belirten İbrahim Kadan, “ASKİ’ye gidip resmi başvurumuzu yapsak dahi o suyun bağlanıp çeşmeden akması en az on beş, yirmi günü buluyor” diyor. Temiz suya ulaşma konusunda T. B. de arıtma suyu taşıyan kamyonların yollarını gözlediklerini belirtiyor.
Fiziksel şartların yanında işçilerin bir diğer gündemi ise yevmiyeler ve hayat pahalılığı. Günlük 1300 lira yevmiye için çalıştıklarını ve bunun aylık bazda asgari ücrete denk geldiğini söyleyen İbrahim Kadan, “Sorarım size, asgari ücret için bu şartlarda çekilecek çile midir bu?” sorusunu yöneltiyor.
T. B. ise enflasyon karşısındaki durumu, “Pazar tezgâhındaki pirince, makarnaya, çocuğun boğazından geçecek temel gıdaya yüzde elli zam gelirken; toprağa terini akıtan bizlerin yevmiyesine layık görülen zam sadece yüzde on” sözleriyle anlatıyor. İşçiler, aldıkları yevmiyenin ilden ile göç ederken yol ve mazot masraflarına gittiğini, günlük yevmiye 3 bin lira olsa dahi bu enflasyon şartlarında geçinmek için yeterli olmayacağını ifade ediyor.
İşçilerin karşılaştığı bir başka durum ise tahsil edilemeyen hak edişler. İbrahim Kadan, ellerinde yazışmalar olmasına rağmen üreticilerin “Zarar ettim” diyerek ödeme yapmadığını, ilgili hiçbir kurumun kendilerini muhatap almadığını ve mahkemeye yönlendirildiklerini anlatıyor. Üç yıldır devam eden bir alacak davası olduğunu söyleyen Kadan, o günün parasının enflasyon karşısında değerini yitirdiğini belirtiyor. Memleketleri Siverek’teki tarlalarda yevmiyelerin 800 ile bin lira arasında değiştiğini, aylarca para beklediklerini ve ücretini ödemeden giden kişilerle karşılaştıklarını belirten T. B., batı illerine göç etme nedenlerini buna bağlıyor. T. B., Bursa gibi bölgelerde Ziraat Bankası üzerinden 1400-1500 lira civarında net bir yevmiye belirlenmesini bir güvence olarak görüyor.
Sosyal güvencesizlik ve iş güvenliği eksikliği de işçilerin anlattığı sorunlar arasında yer alıyor. T. B., tarlada çalışırken bir iş kazası yaşandığında işverenlerin “Kendi kendine çalıştın” diyerek işçiyi hastaneye bırakıp sorumluluk almadığını, hamile kadınların dahi doğuma üç ay kalana kadar çadırda yaşayıp çalışmak zorunda bırakıldığını dile getiriyor. Tarladaki mesainin resmi bir karşılığı olmadığını söyleyen İbrahim Kadan, “Çalışamayacak kadar yaşlandığımda, elden ayaktan düştüğümde çocuklarım kendi dertlerine düşüp bana bakmazsa halim ne olacak, inanın hiç bilmiyorum” diyor.
Çalıştıkları bölgelerde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmekten şikayetçi olan İbrahim Kadan, kendi memleketlerinde iş bulabilseler bu yollara düşmeyeceklerini ifade ediyor. Haber için yüzünü gizleyen ve kendi fotoğrafının yayımlanmasını istemeyen T. B. ise durumlarını, “Oraya koyacağınız sırtı dönük, sıradan bir işçi fotoğrafı, hepimizin ortak hikâyesi, hepimizin ortak sesi ya da sessizliğidir” sözleriyle özetliyor.
Şevval Koç
Türkiye son yıllarda derin bir ekonomik krizle mücadele ederken, yaşam koşullarının ağırlaşmasından kadınlar daha çok etkileniyor. İstatistiklerde yeteri kadar görülmeyen fakat pazarın bitiş saatlerinde, ucuz ekmek sıralarında ve evlerin içinde en çok hissedilen bir gerçek uzmanlara göre yoksulluk gitgide daha çok “kadınlaşması” olarak öne çıkıyor.
“Yoksulluğun kadınlaşması” kadınların yalnızca erkeklerden daha yoksul olmalarını değil iş gücüne katılamamalarını, ev içindeki ücretsiz emek yükünü ve sosyal politikaların yetersizliği nedeniyle yoksulluğu daha derinden hissetmelerini ifade ediyor.
Kadınlar görünmez bir sistem içinde yoksullukla mücadele ederek büyük bir yaşam mücadelesi veriyor.

Helin Erdem
Türkiye’de kadın yoksulluğu temelde toplumsal cinsiyet rolleri ve bu rollerin getirdiği sorumluluğa dayanıyor.
Siyaset Bilimci ve Kamu Yönetimi Uzmanı Helin Erdem, bu durumu sistemin görmezden gelerek üzerini örtmeye çalıştığı bir sorun olarak tanımlıyor. Erdem’e göre kadınların yoksulluk zinciri evde başlıyor; çünkü emeği önce evde ekonomik bir değer olarak görülmüyor.
Türkiye’de engelli ve yaşlı bakımevlerinin ve aynı zamanda kreş hizmetlerinin yetersiz olması nedeniyle bu sorumluluklar da kadının sırtına yükleniyor. Kadınlar çocuklara, ailenin yaşlı ve engellilerine bakım vermeleri nedeniyle iş gücü piyasasına girmekte zorlanıyorlar ve istihdamdan kopuyorlar.
Erdem, bu durumu kadınlar için görünmez bir sömürü mekanizması olarak ifade ediyor ve kadınların aslında kamunun yapması gereken birtakım işleri ücretsiz olarak yaptığını söylüyor.
Resmi veriler de bu tespitleri destekliyor ve Türkiye’de birçok kadının iş gücü piyasasına katılmaması, ev işlerinin sorumluluğunu almak şeklinde kaydediliyor. Ev içi sorumluluklar, kadınları eğitim seviyesinin ne olduğu fark etmeksizin kariyer yapmaktan ve düzenli bir gelir elde etmekten alıkoyuyor.
İstihdama katılabilen az sayıdaki kadın için de var olan çalışma koşulları yeteri kadar güvenceli olarak görülmüyor. Ev temizliği, tekstil atölyeleri ve merdiven altı işler, kadının en çok emek harcadığı ve emeğinin karşılığını alamadığı işler olarak karşımıza çıkıyor.
Helin Erdem, kamu yönetiminin bu noktada yetersiz kaldığını söylüyor ve yetersiz politika üretilmesinin bu sorunları derinleştirdiğini vurguluyor. Kayıt dışı çalışmanın kadın yoksulluğunun en derin hissedildiği alan olduğunu belirten Erdem, bir kriz durumunda ise işine son verilen ilk kişilerin kadınlar olduğunu söylüyor ve kamu yönetiminin bu alanda denetiminin olmamasının kadınların yoksullaşmasının giderek artmasına neden olduğunu söylüyor.
Yoksulluk haneye girdiğinde, o yoksulluğu yönetmek ve krizi göğüslemek de çoğunlukla kadının görevi haline geliyor.
Evdeki bütçeyi dengeleme, çocukların karnını doyurma ve faturalardan kısma yükü kadının omuzlarına biniyor. Kadınlar daha ucuz ürünü bulabilmek için pazar yerlerinde saatlerce zaman harcıyor, kendi porsiyonlarından kısarak çocuklarını doyurmaya çalışıyor ve lüks denilebilecek ve belki de aslında lüks olmayan tüketimi hayatlarından tamamen çıkarıyor.
Bu durum, kadınlar üzerinde ciddi bir psikolojik ve fiziksel yıpranmaya yol açıyor. Sosyal yardımlara bağımlı hale gelen hanelerde; bu yardımları alabilmek için bürokratik süreçleri takip eden, kuyruklarda bekleyen ve yoksulluğunu kurumlara ispat etmek zorunda kalanlar da yine büyük oranda kadınlar oluyor.
Sistemsel olan bu sorunun nasıl çözüleceği sorusuna yanıt arayan Siyaset Bilimci Helin Erdem, çözümün geçici yardımlarla değil etkin ve kalıcı kamu politikalarıyla mümkün olduğunu söylüyor.
Bu anlamda dönüşümün yerelden başlaması gerektiğini belirten Erdem, mahallelere kurulacak ücretsiz kreşlerin kadın istihdamında önemli bir eşik noktası olduğunu belirtiyor. Çünkü kadınların iş hayatına katılabilmesi, ancak ailede bakım vermeleri beklenen kişiler için güvenli bir alan oluşturulmasıyla başlıyor.
Erdem ayrıca sosyal devletin sadece geçici gıda ve yakacak yardımlarıyla sınırlı kalmaması gerektiğini ve özellikle hiçbir geliri olmayan kadınlara ekonomik bağımsızlıklarını kazanabilecekleri gelir ve istihdama erişmeleri için nitelikli eğitimlerin şart olduğunu söylüyor.
Gerek yerel yönetimlerin gerekse merkezi hükümetin toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeterek bütçe planlaması yapması gerektiğini de belirten Erdem, “Çünkü bu yapısal kıskaç ancak kadınları eve hapseden ve güvencesiz çalışma koşullarına maruz bırakan sistemin eşitlik odaklı dönüşmesiyle kırılabiliyor” diyor.
İhsan Birgül
Ağrı ve ilçelerinde bu sene son 30 yılın en yoğun karı yağdı. Bir metreyi aşan kar yağışı şehrin yüksek yerlerinde bölge bölge hala dururken, yüksek rakımlı yaylalarda ise kalın tabakalar halinde mevsimi hala kış hissettiriyor. Bu yoğun kar yağışı ilginç mevsim değişikliklerine de yol açmış durumda.
Ağrı’nın en çok kar yağan ilçelerinin başında gelen Diyadin’de bu değişiklik daha da belirgin. Her sene bu vakitlerde yayla yolunu tutan hayvan besicileri yaylalarda oluşan kalın kar tabakalarının erimesini beklerken, Diyadin çarşısının seyyar tezgahlarında her bahar yerini alan mevsimlik bitki ve pancarlar haziran ayı olmasına rağmen hala tezgahlarda yerini koruyor.
Sadece nisan ve mayıs aylarında seyyar tezgahlarda görmeye alışık olduğumuz gûlik (çiriş) ve ribês (ışkın), geç eriyen karlardan dolayı hala bulunabiliyor. Özellikle gûlik kısa ömürlü bir bitki olarak biliniyor. Yörede kısa ömründen esinlenerek edilen beddualar da bulunuyor.
30 yılı aşkındır Diyadin çarşısında balıkçılık yapan ve av yasağının olduğu zamanlar mevsimlik bitkiler satan Mintaz Turan’a göre bu seneki yoğun kar yağışı bahara daha verimli olarak yansımış ve bu durumu şu sözlerle anlatıyor: “Normalde baharın belirli dönemlerinde bulunan gûlik otunu hala temin edip satabiliyoruz. Böyle devam etmesi durumunda haziran ayının 20’sine kadar da bu ottan bulunacak. Bu da geçmiş senelere göre ilginç bir durum.“
Diyadin çarşısının başka bir seyyar tezgahının sahibi Murat Turan da suya doymuş toprağın verdiği verimden memnun: “Bu sene yoğun bir şekilde yağan kar, toprağa yüksek miktarda su bıraktı. Suya doymuş toprak sayesinde karların erimeye devam ettiği yüksek yerlerde hala mevsimlik otlar bulup satışa çıkarıyoruz. Bu vesile ile ilçe halkı uzun süre bu otlardan yararlanabiliyor.“
Çarşının seyyar esnafında hal böyle olumlu iken yaz mevsimini ilçe merkezinden uzaktaki yaylalarda geçiren hayvan besicileri açısından ise durum tam tersi.
Haziran ayına girmeden yaylalara çıkan besiciler bu yıl yaylalarda bulunan kalın kar tabakalarının erimesini bekliyor. Besicilerin yaylalara ancak haziran sonunda çıkabilecekleri tahmin ediliyor. Bu da otlatma alanları konusunda sıkıntılara yol açabilir. Çayır yasağı başladığından dolayı otlatma için sadece meralar bulunuyor ve onlar da ihtiyacı karşılamıyor.
Diyadin’de çobanlık yapan Mehmet Yılmaz adlı yurttaşa göre yaylaya geç gidişler otlatma alanı sıkıntısını şöyle doğurur: “Her sene bu tarihlerde çoktan yaylada olmuş olurduk. Bu sene özellikle yüksek yaylalarda hala yoğun ve kalın kar tabakaları mevcut. Karların erimesini bekliyoruz. Korkarız bu erime ayın sonunu bulabilir. Çünkü artık meralar yetmiyor bize. Otlatma konusunda sıkıntı yaşıyoruz.“
Rengin Uçkan
Türkiye’de medya araçları engellilik söz konusu olduğunda insan haklarını yansıtma iddiasında bulunsa da çoğu zaman var olan önyargıları besleyen, ayrımcılığı pekiştiren ve ayrımcı bir yaklaşımla üretim yapıyor.
Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına Dair Sözleşme başta olmak üzere konuyla ilgili ulusal mevzuat ve uluslararası sözleşmeler; engellilerin hak öznesi olduğunu, eşit temsiliyet hakkının bulunduğunu ve bunun insan onuruna yakışır bir şekilde yapılması gerektiğini beyan ediyor.
Ancak medyanın üretim araçları bu normlara uymamakta ısrarlı. Hak temelli çalışma yürüten sivil toplum kuruluşlarının bu konuda hazırladığı raporlar hak ihlallerini açıkça belgeliyor.
Medyanın engellilik algısı incelendiğinde karşımıza iki uçlu bir yaklaşım çıkıyor. Bu yaklaşımın ilk ayağını; uluslararası literatürde “efsaneleştirme” ya da “kahramanlaştırma” olarak geçen, engellilerin günlük hayattaki başarılarını “engeline rağmen başardı” şeklindeki anlatım biçimleri oluşturuyor. Bireylerin ruhsal, fiziksel ya da zihinsel çeşitliliklerini kamusal sorumluluklara ve erişilebilirlik standartlarına değinmeden anlatan bu dil, engellileri adeta bir reklam aracı olarak görüyor.
Diğer yandan sosyoekonomik ve coğrafi kısıtlamalar içine hapsedilmiş engellilerin hayatı, hak ihlalleri görmezden gelinerek dramatize edilmiş şekillerde anlatılıyor. Burada asıl sorgulanması gereken devletin sorumluluğu olması gerekirken, hak ihlallerinin üstü örtülerek kişiler “kader kurbanı” şeklinde yansıtılıyor. Engellilerin yaşadığı ayrımcılık vurgulanmak yerine toplumun anlık ilgisini çekmek amacıyla yaşantıları ajitasyon şeklinde anlatılıyor.

Çağlar Karsantı
Konunun sistematik boyutlarını yorumlayan Evrensel Normlara Uyum Gözlemcileri Platformu Koordinatörü Çağlar Karsantı, medyanın habercilikte engellilikte haklara erişim meselesinin nasıl suistimal edildiğini ve hak öznelerinin nasıl görünmez kılındığını kendi alan deneyimlerine dayanarak anlatıyor ve şunları dile getiriyor:
“Medyadaki sağlamcı dil ya olağanüstü şekilde bir göğün üzerine çıkarma ya da yerin altına indirme durumlarıyla karşımıza çıkıyor. İngilizcede buna efsaneleştirme (legendary) dili denir. Medya bunu genelde bir başarı profilinde kullanır. O engelliyi göğün üzerine çıkararak aslında son derece normal ve insani olan bir başarıyı öyle bir süsler ki kamuoyuna sunulabilecek bir reklam aracına dönüştürür. Oysa her insanın yaptığı bir şeydir bu; sadece o insanın fiziksel veya ruhsal bir farklılığı, bir çeşitliliği vardır. Bundan kaynaklı farklı araç gereçlere, farklı makul uyumlaştırmalara ve gereksinimlere ihtiyaç duyar. Bunlar sağlandığı zaman zaten topluma ve sosyal hayata entegre olmuş olur. Ama medya bu gereksinimlerin kamusal birer hak olduğunu görmezden gelerek oradan yapay bir başarı öyküsü çıkarmaya çalışıyor.”
Medyanın diğer uca savrulduğunda ürettiği dili “sosyal ajitasyon pornografisi” olarak nitelendiren Çağlar Karsantı, medyanın toplumsal bilinç oluşturmak yerine kolaya kaçtığını ve reyting odaklı hareket ettiğini söylüyor. Karsantı, medyanın denetim mekanizmalarını eleştirmek dururken bireyleri nasıl eleştirdiğini şu örnekler üzerinden anlatıyor:
“Bir de medyanın tamamen yerin dibine soktuğu bir grup var. İmkânsızlıklar içindeki bir engellinin sosyoekonomik veya coğrafi dezavantajlarını kullanarak ajitasyon yapan bir medya senaryosuyla karşılaşıyoruz. Oysa orada odaklanılması gereken asıl şey; sosyal politikaların yetersizliği. Toplumun tüm bireyleriyle eşit olanaklara sahip kılınmadığı gerçeğine odaklanmak, devletin uluslararası sözleşmelerin gerekliliklerini neden yerine getirmediğini sorgulamak yerine direkt kamuoyunun ilgisini çekecek ajitasyon haberleri yapılıyor. Bir başka vahim boyut ise etiketleme. Örneğin esnaflık yapan ya da öğretmen olan bir engelli birey olumsuz bir olayla gündeme geldiğinde medya direkt ‘Engelli öğretmen öğrencisini dövdü’ ya da ‘Engelli bakkal çürük ürün sattı’ gibi başlıklar atıyor. Kişinin engelliliğini ön plana çıkararak bundan bir haber değeri, bir reklam yaratmaya çalışıyorlar. Sektördeki bazı gazetecilerin de kabul ettiği gibi bunların tamamı birer sosyal ajitasyon pornografisidir.“
Medyadan yöneltilen “Kamuoyu bunu istiyor, insanlar ancak bunu okuyor,” savunmasının sosyolojik bir temeli olmadığını ifade eden Karsantı, toplumu bilinçlendirmenin medyanın asli görevi olduğunu hatırlatarak uluslararası mevzuata dikkat çekiyor:
“Medya, eğitim hakkına erişemeyen otizmli bir çocuk için BM Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 24. maddesini göstererek eğitimin tüm çocuklar için eşit hak olduğunu söylese kamuoyu bunu iyi bir şekilde anlayacaktır. Ancak medyanın kolaya kaçma stratejisi devam ettikçe bu durum gerçekleşmeyecektir. Bu noktada bizler için bu yaklaşımla mücadele etmenin en güçlü yönü, BM Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinde yer alan ‘Bilinçlenme ve Farkındalık’ hükmüdür. Bu madde bize hem engelli bireylerin hakları ve varlığı konusunda bilinçlendirilmesini hem de toplumun engellilik konusunda dönüştürülmesini anlatır. Bu mücadelenin ön koşulu, medya ve kamuoyundaki tüm araçları kullanarak hak temelli bir bilinçlenme sağlamaktır.”
Çağlar Karsantı’nın üzerinde durduğu bu sistemsel eleştiriler ve alan gözlemleri, sivil toplum kuruluşlarının da konuyla ilgili yazdığı raporlarla destekleniyor. Konu ile ilgili yayımlanan raporlar medyanın dilini eşitliği sağlayıcı yönde kullanmadığını kanıtlıyor.
Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği tarafından hazırlanan Engelli Kadınların Haber Medyasında Temsili İzleme Raporu, medyadaki ayrımcılığın kesişimsellik boyutunu da açıklıyor. Ayrıca engelli kadınların medyada hem sağlamcı yaklaşıma hem de toplumsal cinsiyet eşitsizliğine maruz kalmalarına neden olan çifte bir dezavantajlı hale getirmeye maruz kaldıklarını anlatıyor.
Medya, engelli kadınları sürekli edilgen bir varlık gibi göstererek üreten, toplumsal hayatta var olan ve hak arayan özneler olduğunu görmezden geliyor. Bu bulgular medyadaki haber dilinin kapsayıcılıktan ne kadar uzak olduğunu ortaya koyuyor.
Evrensel Normlara Uyum Gözlemcileri Platformu bünyesinde hazırlanan Medya Hizmetlerinde Engellilerin Erişimi İçin Ön Çalışma ve Planlama Belgesi de radyo ve televizyon yayıncılığındaki yapısal ve dilsel standart eksikliğini ele alıyor ve RTÜK çalıştaylarına rağmen medya için etkin bir izleme mekanizması bulunmadığını söylüyor.
Belgede, RTÜK çalıştaylarından sonra kurum tarafından uygulanması beklenen farkındalık çalışmalarına rağmen uygulamada kalıcı bir izleme mekanizmasının bulunmayışı eleştiriliyor. Raporda medyanın ayrıştırıcı dilden arınması için hak temelli standartlaşmış bir dil kılavuzunun ortaya konmasının gerekliliğine değiniliyor. Ayrıca medyadaki bu ayrıştırıcı dilin dönüştürülmesini bir yandan da engellilerin medya sektöründe aktif üretim yapabilmesine bağlıyor ve bu anlamda alan açılması gerektiği vurgulanıyor.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.