DOLAR 45,9349 0.06%
EURO 53,5324 0.17%
ALTIN
Ankara
21°

AZ BULUTLU

Zeynep Tombuloğlu

Zeynep Tombuloğlu

02 Haziran 2026 Salı

Ankara’ya ikinci kez yürüyen madenciler Beypazarı’nda engellendi

Ankara’ya ikinci kez yürüyen madenciler Beypazarı’nda engellendi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Erdem Avşar

Ankara’ya yürüyerek, Kızılay’da Kurtuluş Parkı’nda günlerce eylem yapan Doruk Madencilik işçileri, bu kez haklarının ödeneceğini garanti eden üç bakanlığı protesto ediyor. Bakanların sözüyle varılan uzlaşmanın ardından, sözler tutulmadığı için madenciler tekrar yollara düştü.

İşçiler, haklarının verileceği teminatı üzerine grevlerini sonlandırmış ve büyük bir sevinçle bayrama gitmişlerdi. Ancak madencilerin hevesleri kursakta kaldı. Yıldızlar SSS Holding’in kendilerine verdiği sözleri tutmadığını söyleyen madenciler; tazminat, birikmiş maaş ve taahhütleri yerine getirilmediği için ikinci kez başkentte eylem yapmak istiyor.

Süreç, 28 Nisan’da yapılan görüşmelerle resmiyet kazanırken; toplantıya İçişleri Bakan Yardımcısı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakan Yardımcısı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakan Yardımcısı, ilgili bakanlıkların üst düzey bürokratları, Emniyet Genel Müdürü, Ankara Emniyet Müdürü, SSS Yıldızlar Holding Kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Sebahattin Yıldız, Holding CEO’su Ali Vahit Atıcı ile sendika ve işçi temsilcilerinden oluşan heyet katılmıştı.

Ancak Bağımsız Maden İş Sendikası, devletin garantörlüğünde varılan mutabakata rağmen verilen sözlerin yerine getirilmediğini belirtti. Sendika, holding yönetiminin işçilerin alacaklarını ödemek yerine süreci sürekli ertelediğini ve yeni tarihler vererek yükümlülüklerini yerine getirmediğini ifade etti.

Sözler tutulmayınca madencilerden ikinci bir mücadele çağrısı gecikmedi

Bağımsız Maden İş Sendikası, kamuoyuna yaptığı açıklamada verilen sözlerin tutulmaması üzerine yeniden Ankara’da direnişe geçeceklerini duyurdu. Açıklamada, işçilerin alacaklarının banka hesaplarına yatırılana kadar mücadeleyi sürdürecekleri vurgulandı. Ek olarak işçilerin, bundan sonra hiçbir anlaşma ya da garantörlük vaadine güvenmeyecekleri ifade edildi.

Madenciler, haklarını almak için 1 Haziran’da İçişleri Bakanlığı önünde yeniden bir araya gelerek mücadelelerini sürdürecekleri çağrısında bulundu.

İşçilerin Ankara yürüyüşü Beypazarı’nda engellendi

Ancak Eskişehir Mihalıçcık’tan yürüyerek yola çıkan işçilerin otobüsleri Ankara emniyet ekipleri tarafından Beypazarı ilçesinde durduruldu. Sendikadan yapılan açıklamada, yaptıkları otobüs seyahati anlaşmalarının 3 kez iptal ettirildiği ve şoförlerin baskı altına alınarak cezalarla tehdit edildiği ifade edildi.

Yolda kalan madenciler, ellerindeki baretleri yere vurarak Ankara’ya o aynı sloganla seslendi: “Vur vur inlesin, Ankara dinlesin!”

“Gerekirse kendi araçlarımızla seyahat hakkımızı kullanacağız”

Yaşanan süreç hakkında açıklama yapan sendika başkanı Barış Aksu, kısıtlamalara ve baskılara rağmen işçilerin kararlılığını şu sözlerle açıkladı:

İşçinin hakkını bugün banka hesaplarında görmeden geri dönmeyeceğiz. Eğer IBAN’lara para yatırma kudretleri yoksa, ‘yasak’, ‘yürüyemezsiniz’ diye karşımıza çıkmasınlar. Yurttaş olarak kendi seyahat hakkımızı kullanacağız. Kendi araçlarımızla Ankara’ya gideceğiz.”

İşçiler 3 gün süre verdi

Madencilik işçileri adına Bağımsız Maden İş Sendikası, İçişleri Bakanlığı’nda, İçişleri ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı temsilcileri ile holding yetkililerinin katılımıyla bir görüşme gerçekleştirdi. Sendika, görüşme sonucunda ele alınan başlıkları işçilere aktaracağını ve bundan sonraki sürecin işçilerin ortak kararı doğrultusunda şekilleneceğini bildirdi.

Sendikadan yapılan son açıklamada ise, holdingin bir aylık süre istediği ve Bakanlık yetkililerince; işçilerin haklarını haziran ayının sonunda yatırılacağının ifade edildiği belirtildi. Ancak sendika başkanı Gökay Çakır, “Biz bunu dinlemiyoruz, bu sözleri de kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı.

Çakır, işçilerin ücretleri hesaplarına yatırılana kadar mücadeleyi sürdüreceklerini, perşembe günü saat 12.00’de Yıldızlar Holding önünde toplanacaklarını ve herkesi dayanışmaya çağırdıklarını söyledi.

Devamını Oku

Türkiye’de film festivalleri hayatta kalma savaşında

Türkiye’de film festivalleri hayatta kalma savaşında
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hazal Bugutekin

Eskiden sinemaseverlerin ajandalarını aylar öncesinden doldurduğu festival takvimleri, şimdilerde belirsizliklerle dolu. Döviz kurundaki dalgalanmalar; film telif haklarından konuk ağırlama masraflarına, teknik ekipman kirasından katalog basımına kadar her kalemi doğrudan etkiliyor. Buna rağmen festivaller, kısıtlı imkanlarla da olsa sinema ruhunu yaşatmaya ve bulundukları şehre sanatı kazandırmaya devam ediyor.

Festivallerin mutfağında çalışanlar için manzara, kırmızı halıdaki kadar parlak değil. Organizatörler; filmleri salonlardan çıkarıp antik kentlere ve eski fabrikalara taşıyarak festivali şehirle bütünleştirmeye çalışsa da en büyük engel ekonomik sürdürülebilirlik. Belediyelerin veya bakanlığın desteği kesildiğinde festivallerin kendi ayakları üzerinde durabileceği bir modelin henüz oluşturulamamış olması, sanatın geleceğini de belirsiz kılıyor.

Dijital dönüşüm ve kolektif seyir kültürü

Netflix, MUBI ve BluTV gibi dijital platformların yükselişiyle “festival sineması” kavramı bir dönüşüm yaşasa da uzmanlar fiziksel paylaşım alanlarının önemine dikkat çekiyor.

Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Erkılıç, dijitalleşmenin ve ekonomik krizin kıskacındaki festivallerin durumunu 9. Köy’e değerlendirdi.

Yaptıkları çalışmalarda festival izleyicisinin üçte birini öğrencilerin oluşturduğunu belirten Erkılıç,  bu durumun sinema sanatına ilgi duyan dinamik kesimin bulunduğunu söyledi. Erkılıç, şu görüşleri dile getirdi:

Bugün dijitalleşme ve pandeminin etkisiyle Türkiye’de bilet satışları 70 milyonlardan 30 milyonlara gerilemiş olsa da festivaller, o özlenen kolektif seyir kültürünü yaşatmak adına kritik bir rol üstleniyor. Vizyona girdiğinde ilgi görmeyen filmlerin festivallerde biletlerinin tükenmesi, seyircinin o atmosferi hâlâ talep ettiğini gösteriyor. Ancak ekonomik kriz, salon işletmeciliğini kârsız hale getirip kaliteyi düşürürken seyirciyi de uzaklaştırıyor.”

Etkinlik sayısındaki sayısal artışın kalite anlamına gelmediğini vurgulayan Erkılıç, bir çok festivalin sürdürülebilirliği düşük sinema günleri haline geldiğini söyledi. Erkılıç, “Festivalleri siyasi ve ekonomik baskılardan kurtarıp küresel döngü içinde tanımlı bir yere oturtmak, sinema kültürümüzün geleceği için en temel ihtiyaçtır” diye konuştu.

Devamını Oku

Urfalı marangozun icadı nasıl umut oldu?

Urfalı marangozun icadı nasıl umut oldu?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Melek Çelik

Şanlıurfalı marangoz ustası Bedih Karataş, özellikle kırsal bölgelerde sorun hâline gelen yılan ve farelere karşı kendi tasarımı olan özel kapanlar üretiyor. 35 yıllık meslek tecrübesini bu alana aktaran ustanın ürünleri, çevre illerden de talep görüyor.

Şanlıurfa’nın Eyyübiye ilçesinde yaklaşık 35 yıldır marangozluk yapan Karataş, piyasada bulunmayan ve tamamen kendi yöntemleriyle geliştirdiği kapanlarla dikkat çekiyor. Özellikle hayvancılıkla uğraşan vatandaşların yılan saldırılarına karşı çözüm arayışı, Bedih Usta’yı bu özel üretimlere yöneltmiş.

Bedih Karataş

“Kendi yöntemlerimle tasarladım”

Mesleğe çıraklıktan başladığını belirten Karataş, “Yıllar içinde kimsenin yapmadığı ürünleri üretmeye çalıştım. Kapan sistemlerini tamamen kendi yöntemlerimle buldum. Şu an siparişlere yetişmekte zorlanıyorum” diyor

Kırsal kesimde yılanların hayvanlara büyük zarar verdiğini vurgulayan usta, bu düzeneklerin hem can hem de mal güvenliği sağladığını ifade ediyor.

Kullanımı basit, etkisi yüksek

Kapanın çalışma sistemini anlatan Karataş, içine yılanı çekecek yemler (et, yumurta vb.) konulduğunu ve içeri giren yılanın tekrar dışarı çıkamadığını söylüyor. Kapanın serçe parmağı kalınlığından bilek kalınlığına kadar her boy yılanı yakalayabildiğini söyleyen Karataş, “Dayanıklı malzemelerden, el işçiliğiyle üretiyorum” diyor.

Fiyatlar boyutuna göre değişiyor

Yoğun emek gerektiren kapanların fiyatları, harcanan mesai ve malzeme miktarına göre belirleniyor. Bu kapsamda fare kapanları 150 TL, standart yılan kapanları 1.700 TL, özel üretim dev kapanlar yani büyükbaş tesisleri için hazırlananlar ise 5 bin TL’den satılıyor.

Bedih Usta, bir kapanın bazen bir bazen de üç gününü aldığını belirterek, bu nedenle işçilik değerinin fiyatlara yansıdığını sözlerine ekliyor.

Devamını Oku

Okullarda şiddet: Çok katmanlı sorunun çözümü ne?

Okullarda şiddet: Çok katmanlı sorunun çözümü ne?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Belkıs Yakut

Okullarda son dönemde artan şiddet olayları kamuoyunda tartışılmaya devam ederken, Uzman Klinik Psikolog Fadıl Karakoç’a göre sorun çok katmanlı ve çözüm yolları da aynı derecede çok boyutlu.

Konuya ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulunan Karakoç, şiddetin yalnızca bireysel bir davranış problemi olarak ele alınamayacağını söyleyerek, “Çok katmanlı süreçlerin ve sorunların iç içe geçtiği bir yapıdan söz ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Karakoç, küreselleşme, dijital içeriklere kolay erişim, aile içi iletişim sorunları ve okul-aile bağındaki zayıflığın bu sürecin temel belirleyicileri olduğunu anlattı.

“Şiddeti tek bir nedene indirgemek mümkün değil”

Karakoç, okullarda yaşanan şiddet olaylarının tek bir açıklamayla anlaşılmasının mümkün olmadığını aktararak, “Okullardaki şiddet olaylarını tek bir sebep ya da tek bir dinamik üzerinden açıklamak maalesef bugün artık mümkün değil” dedi ve farklı sosyal ve psikolojik faktörlerin bir araya gelmesiyle bu tablonun ortaya çıktığını dile getirdi.

Teknolojinin ve küreselleşmenin etkisine dikkat çeken Karakoç, bilgi akışının hızlanmasının çocukların dünyasını doğrudan etkilediğini belirterek, “Gelişen teknolojiyle birlikte dünya adeta küçük bir köye dönüşmüş durumda” dedi ve çocukların artık dünyanın herhangi bir yerindeki olaylara anında ulaşabildiğini söyledi.

Bu durumun aynı zamanda riskleri artırdığını ifade eden Karakoç, “Artık dünyanın herhangi bir yerinde infial yaratan bir olaya ilişkin detaylara çok hızlı bir şekilde erişebiliyoruz” sözleriyle dijital maruziyetin yoğunluğuna dikkat çekti.

Fadıl Karakoç

Dijital içerikler ve gerçeklik algısında bozulma

Teknolojinin hayatın vazgeçilmez bir parçası hâline geldiğini hatırlatan Karakoç, tamamen yasaklayıcı bir yaklaşımın mümkün olmadığını belirterek, “Teknoloji artık hayatımızın vazgeçilmez bir parçası” dedi ve önemli olanın çocukların bu dünyayla sağlıklı bir şekilde buluşturulması olduğunu söyledi.

Ancak kontrolsüz dijital içeriklerin ciddi riskler taşıdığının altını çizen Karakoç, “Özellikle yıkıcı ve ölüm temalı içerikler, çocukların zihinsel dünyasında ciddi etkiler bırakıyor” dedi. Uzun süre bu içeriklere maruz kalan çocukların gerçeklik algısında bozulmalar yaşanabileceğini söyleyen Karakoç, “Bazı çocuklar, oyunlardaki gibi ölümün geri dönüşü olan bir şey olduğunu düşünebiliyor” ifadelerini kullandı.

Dijital aidiyet arayışı ve sosyal boşluk

Çocukların gerçek hayatta kuramadıkları sosyal bağları dijital ortamda telafi etmeye çalıştığını belirten Karakoç, “Çocuklar, gerçek hayatta kuramadıkları bağı ve aidiyet duygusunu dijital dünyada aramaya başlıyor” dedi ve bunun uzun vadede riskli sonuçlar doğurabileceğini anlattı.

Bu durumun toplumsal yansımalarına da dikkat çeken Karakoç, “Daha önce ‘bizde olmaz’ denilen birçok şiddet olayının artık toplumumuzda da görülmeye başladığını gözlemliyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

Şiddetin en kritik noktası

Şiddetin en önemli belirleyicilerinden birinin aile olduğunu vurgulayan Karakoç, çocuğun ilk sosyal öğrenme alanının aile olduğuna dikkat çekerek, “Ailesiyle sağlıklı bir ilişki kuramayan çocukların ilerleyen yaşamlarında ciddi sorunlar yaşadığını görüyoruz” dedi.

Aile içi yaklaşım biçimlerinin de kritik olduğunu anlatan Karakoç, aşırı korumacı ya da aşırı yüceltici tutumların da sorun oluşturabileceğini belirterek, “Çocuğa sürekli ‘sen en mükemmelsin’ gibi ifadelerle yaklaşılması, onun kendisini her şeyin merkezinde görmesine neden oluyor” dedi.

Bunun yerine dengeli bir yaklaşım gerektiğini ifade eden Karakoç, “Ebeveynler çocuklarına ‘sen değerlisin ama başkaları da en az senin kadar değerli’ anlayışını kazandırmalı” diye konuştu.

Şiddet öğrenilen bir davranıştır

Karakoç, şiddetin doğuştan gelen bir özellik olmadığını, öğrenilen bir davranış olduğunu dile getirerek, “Aile içinde şiddet gören ya da sevgisiz büyüyen bir çocuğun ileride topluma vereceği şeyin yine şiddet olma ihtimali oldukça yüksektir” dedi.

Bu davranış kalıplarının okul ortamına taşındığını söyleyen Karakoç, “Çocuk evde gördüğü iletişim biçimini okul hayatına taşır ve akran ilişkilerinde şiddet normalleşir” ifadelerini kullandı.

Okul ve aile arasındaki kopukluk derinleşiyor

Ailelerin çocukların eğitim sürecinden uzak kalmasının önemli bir risk oluşturduğunu belirten Karakoç, “Çocuğun okulda yaşadığı süreçlerden haberdar olmayan ebeveynler, olası riskleri zamanında fark edemez” diye konuştu.

Kendini ifade edemeyen çocukların içine kapanabileceğini ya da öfkesini farklı şekillerde dışa vurabileceğini belirten Karakoç, bu durumun şiddet davranışlarını tetikleyebileceğini söyledi.

Okullarda öğretmenlerin yalnızca akademik değil, aynı zamanda sosyal gelişim açısından da önemli bir rol üstlendiğini hatırlatan Karakoç, “Ailede kurulamayan bağın okulda öğretmenle kurulabilmesi, çocuğun hayatında önemli bir dönüm noktası olabilir” dedi.

Karakoç, öğretmenlerin riskli öğrencileri erken fark etmesi ve rehberlik servislerine yönlendirmesi gerektiğini belirterek, aileyle iş birliği içinde hareket edilmesinin önemine dikkat çekti.

Çözümün merkezinde aile var

Değerlendirmesini aileye dikkat çekerek tamamlayan Karakoç, “Okullarda şiddeti önlemenin en önemli yolu aile içinde kurulan sağlıklı bağdan geçmektedir” dedi.

Ayrıca, “Çocuğun duygusal ihtiyaçlarının karşılanması, görülmesi, anlaşılması hayati öneme sahiptir” ifadelerini kullanan Karakoç, ihmal edilen çocuklarda yıkıcı davranışların ortaya çıkma riskinin arttığını vurguladı ve şiddetle mücadelenin temelinde güçlü aile yapısının bulunduğunu belirtti.

Devamını Oku

Aile hekimleri: “Hastayı değil, veriyi tedavi ediyoruz”

Aile hekimleri: “Hastayı değil, veriyi tedavi ediyoruz”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Özgecan Siyez

İzmir’de aile hekimleri ve aile sağlığı çalışanları, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü tarafından Hastalık Yönetim Platformu (HYP) Tarama ve Takip Kılavuzu kapsamında yürürlüğe alınan yeni düzenlemelerin sahada ciddi iş yükü ve gelir kaybına yol açtığını savunuyor.

İzmir Aile Hekimleri Derneği (İZAHED) ve Birlik ve Dayanışma Sendikası temsilcileri, performans sisteminin koruyucu hekimlikten çok “veri tamamlama” odaklı işlediğini öne sürüyor. Bununla birlikte yeni düzenlemelerin sahada yarattığı sonuçlara karşı sesini yükseltiyor. İZAHED yöneticileri ve sendika temsilcileri; sistemin teknik bir güncellemenin çok ötesine geçerek hekimlerin çalışma biçimini, gelir yapısını ve koruyucu sağlık hizmetlerinin niteliğini doğrudan sarstığını vurguluyor.

“Hekimlik yerini veri tamamlama baskısına bıraktı”

İZAHED Başkan Yardımcısı Dr. Volkan Altan, HYP ve kronik hastalık takibi süreçlerinde yaşanan dönüşümü şu sözlerle özetledi: “Biz kronik hastalarımızı zaten düzenli olarak takip ediyorduk. HYP ile yapılan şey; amacını ve kime hizmet ettiğini bilmediğimiz bir sisteme, mevcut verilerin mükerrer bir şekilde yeniden girilmesinden ibarettir.”

Dr. Altan’a göre tarama ve izlem kapsamının genişletilmesi, aile sağlığı merkezlerinde günlük iş yükünü belirgin şekilde artırdı. Mevcut sistemin sağlık hizmetinin niteliğini ölçmekten uzak olduğunu belirten Dr. Altan, şu vurguyu yaptı:

Sistem, hekimin başarısını değil, yalnızca sisteme işlenen veri, tarama sayısı ve kayıt tamamlama oranlarını esas alıyor. Bu durum bizleri koruyucu sağlık hizmetlerinden uzaklaştırarak daha fazla ekran başında çalışmaya zorluyor. Hastadan uzaklaşıp bilgisayar ekranına yakınlaşıyoruz. Artık yalnızca hastayı değerlendirmek yetmiyor; yapılan işlemin sisteme eksiksiz ve doğru zamanda girilmesi de performans açısından belirleyici hale geldi. Sağlık hizmeti, teknik kayıt süreçlerine bağımlı kılınıyor.”

“Aynı gelir için daha fazla iş yükü”

Katsayı değişiklikleri ve performans kriterlerinin gelir üzerindeki adaletsizliğini aktaran İZAHED Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Özlem Muslu, hekimlerin ekonomik olarak köşeye sıkıştırıldığını belirtti. Dr. Muslu, sahadaki mali tabloyu şu sözlerle aktardı:

Geçmişteki aynı gelir düzeyine ulaşabilmek için bugün çok daha fazla izlem, tarama ve kayıt işlemi yapmak zorundayız. Yani aynı gelir için çok daha fazla iş yükümüz var. Özellikle sistem kaynaklı eksikliklerin doğrudan maaş kesintisine dönüşmesi, çalışma motivasyonumuzu ciddi biçimde etkiliyor.

Performans sisteminin çalışanları ödüllendiren değil, cezalandıran bir düzene dönüştüğünü ifade eden Dr. Muslu, hekimlerin kontrolü dışındaki faktörlerin dahi maaş kesintisi olarak yansıdığına dikkat çekti: “Hastaların telefon numarasının güncel olmaması, hastanın özel sağlık kuruluşuna başvurması, farklı ilde işlem yaptırması bile performans kaybı ve kesinti olarak bize dönüyor.”

Dr. Aşkın Kesal

Bir aşının önündeki teknik engeller

Birlik ve Dayanışma Sendikası Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Aşkın Kesal ise yalnızca tek bir aşının sisteme işlenmesi için geçilmesi gereken zinciri adım adım aktararak sahadaki teknik çaresizliği gözler önüne serdi:

  • Sisteme giriş: Eğer program çalışıyorsa, önce ilgili programa giriş yapılıyor.
  • ATS onayı: Eğer Aşı Takip Sistemi (ATS) çalışıyorsa, sistemden uygunluk onayı alınıp aşı stoktan düşülüyor. İzmir’deki yaklaşık 100 aile sağlığı merkezinin 20’sinde ATS’nin çalışmadığını hatırlatan Kesal, sonraki adımları şöyle sürdürdü:
  • Veri gönderimi: Eğer Bakanlık sunucuları çalışıyorsa, veri sunuculara gönderiliyor.
  • SİNA entegrasyonu: Eğer SİNA (Sağlıkta İstatistik ve Nedensellik Analizi) çalışıyor ve güncelleniyorsa, verinin oraya yansıtılması sağlanıyor.

Kesal, “Bu işlemler sadece aşı için. SİNA’da görünen rakamlar ise maaşımızı belirleyen 118 kalemden yalnızca birkaç tanesini oluşturuyor” diyerek durumu özetledi.

Gebeliğini saklayan hasta için 10 bin TL kesinti

Sistem kaynaklı mağduriyetin en çarpıcı örneğini yine Dr. Kesal şu sözlerle paylaştı: “Gebeliğini bildirmek istemeyen, hatta ailesinden saklayan bir hastanın doğum yapması durumunda, sistem tarafından cezalandırılan taraf aile hekimi ve hemşiresi oluyor. Tek bir böyle vakada aile hekiminden yaklaşık 10 bin TL, ebe ve hemşireden ise yaklaşık 5 bin TL performans kesintisi yapılıyor.”

Günde yüzlerce hasta bakmanın hekimlerde ciddi tükenmişlik yarattığını söyleyen Kesal, artan iş yükünün sağlık çalışanlarının psikolojik dayanıklılığını zorladığını savundu. “Günde 100 hasta bakmaya zorlanan bir hekimin, 40. hastadan sonrası pimi çekilmiş bir bombadır” diyen Kesal, mevcut çalışma koşullarının mesleki tükenmişliği artırdığı uyarısında bulundu.

“Sistem bizden sağlık değil, yalnızca sayı istiyor”

Genel hatlarıyla aile hekimliği sisteminin kronikleşen sorunlarını değerlendiren İZAHED Yönetim Kurulu Başkanı Uzm. Dr. Muteber Çolak, performans sisteminin temel amacıyla uygulamasının taban tabana zıt olduğunu vurguladı. Uzm. Dr. Çolak, şu uyarılarda bulundu:

Performans sisteminin asıl amacı koruyucu sağlık hizmetlerini güçlendirmek olmalıdır. Ancak mevcut uygulama sahada tam tersi bir etki yarattı. Artan kayıt baskısı, sürekli performans kaygısı ve gelir kesintisi riski, hekimlerin hasta ile geçirdiği süreyi dramatik şekilde azaltırken, işlemlerin yalnızca niceliğini ön plana çıkarıyor. Bu durum uzun vadede koruyucu hekimliği güçlendirmek yerine tamamen zayıflatıyor.

Sözleşmeli çalışma modeli ile performansa dayalı gelir yapısının bir arada uygulanmasının çalışanlarda derin bir mesleki güvencesizlik hissi yarattığını ve ALO 184 şikayet hattı gibi uygulamaların meslek onurunu zedelediğini ifade eden Uzm.Dr. Çolak, sürdürülebilir bir birinci basamak sağlık hizmeti için taleplerini ve çözüm yollarını şöyle sıraladı:

  • Pozitif Performans Modeli: Performans kriterleri sahaya uygun hale getirilmeli, cezalandırıcı değil teşvik edici bir model olarak uygulanmalıdır.
  • Teknik Altyapı: Entegrasyon ve sistem hataları en aza indirilmeli, altyapı güçlendirilmelidir.
  • Mağduriyetlerin Giderilmesi: Sistem ve altyapı kaynaklı gelir kayıpları karşılanmalı, teknik hatalar sağlık çalışanına mali yaptırım olarak yansıtılmamalıdır.
  • Bürokrasi Yükünün Azaltılması: Hasta-hekim ilişkisini güçlendiren, hekimleri sekreterlik ve bürokratik yük altında ezmeyen bir yapı kurulmalıdır.

Hastalar hekimlerinden memnun

Hekimlerin sisteme yönelik eleştirileri sürerken, aile sağlığı merkezlerine başvuran hastalar ise hekimlerinden genel olarak memnun olduğun ifade ediyor.

  • Remzi Güven (62, Emekli): Emekli olduğundan bu yana aile hekimine düzenli olarak geldiğini belirterek herhangi bir şikayetinin olmadığını ve hekiminden memnun olduğunu söylüyor.
  • R.T. (51): Adının açıklanmasını istemeyen hasta, doktoru tarafından yakından ilgilenildiğini, hiçbir sorunla karşılaşmadığını ve hekiminden memnun olduğunu dile getiriyor.
  • B.Ş. (75): Yine adını gizli tutmak isteyen bir diğer hasta ise herhangi bir sorun yaşamadığını ve kendisiyle çok iyi ilgilendiklerini ifade ediyor.

Aile sağlığı merkezlerine başvuran hastalar ise hekimlerinden genel olarak memnun olduklarını ifade ediyor. Görüşülen hastalar, hekimlerin ilgisinden memnun olduklarını belirtirken, aile hekimleri yaşanan sorunların hasta-hekim ilişkisinden değil, sistemsel işleyişten kaynaklandığını savunuyor.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.