31 Ağustos 2026 Pazartesi
Antranik Bakırcıoğlu
İstanbul’da sıradan bir mahalle sokağının anatomisi son birkaç yıl içinde tamamen değişti. Eskiden bakkalın, manavın veya küçük bir tuhafiyecinin bulunduğu giriş katı dükkanlarının camları artık opak folyolarla kaplı. İçeriye müşteri alınmayan, sadece sipariş toplayıcıların ve kuryelerin girip çıktığı bu mekanlar, yeni dönemin perakende modeli olan “gölge marketler” oldu.
Tüketiciye “dakikalar içinde teslimat” vaadi sunan şirketler, bu operasyonu yürütebilmek için sanayi sitelerindeki lojistik merkezlerini doğrudan yaşam alanlarının, apartman altlarının ve dar sokakların tam ortasına taşıdı. Ancak bu sistemin sokağa yansıyan bedeli; kaldırımların yürünmez hale gelmesi, gece gündüz bitmeyen gürültü kirliliği ve mahalle ekonomisinin çökertilmesi olarak karşımıza çıkıyor. Kent planlamasında bugüne değin yeri olmayan bu depo-marketler, hiçbir kentsel regülasyona tabi tutulmadan sokağın kullanım hakkını fiilen teslimat işleriyle işgal ediyor.
Gölge marketlerin yer seçimi genellikle ana arterlere yakın, yoğun nüfuslu ara sokaklar oluyor. Ancak bu sokaklar, günde yüzlerce siparişin girip çıktığı bir operasyon hacmini kaldıracak altyapıya sahip değil. Şirketler, dükkan kiralarken operasyonun otopark ihtiyacını göz ardı ettiği için, mahalle aralarındaki dar sokaklar ve yaya kaldırımları bir anda düzinelerce teslimat motorunun park alanına dönüşüyor.
Bu fiili işgal, bebek arabasıyla sokağa çıkan bir ebeveynin, tekerlekli sandalye kullanan bir engellinin veya sadece işine gitmeye çalışan bir yayanın doğrudan araç trafiğine inmesine neden oluyor. Kamusal bir hak olan kaldırım, özel bir şirketin ücretsiz lojistik sahası olarak kullanılırken, yerel yönetimlerin bu işgallere yönelik cezai yaptırımları, şirketlerin devasa ciroları karşısında caydırıcılığını tamamen yitiriyor.
Kriz sadece kaldırımlarla sınırlı kalmıyor. Gölge marketler, doğası gereği sürekli bir mal sevkiyatı döngüsü içinde çalışıyor. Gece yarıları veya sabaha karşı mahalleye giren ağır tonajlı tırlar, transpalet sesleri, sokakta bekleyen kuryelerin yarattığı insan yoğunluğu ve motor egzozları, apartman sakinleri için evlerindeki huzuru tamamen ortadan kaldırıyor.
Özellikle yaz aylarında pencerelerin açılmasıyla birlikte şikayetler zirveye ulaşsa da, ticari ruhsatlandırma süreçlerindeki boşluklar nedeniyle mahalleli muhatap bulamıyor. Birçok ilçede apartman altı dükkanların lojistik depo olarak kullanılması yasal olarak sınırlandırılmışken, bu mekanların kağıt üzerinde “perakende satış noktası” olarak gösterilmesi yasal bir kalkan işlevi görüyor.
İşin ekonomik boyutu ise çok daha sarsıcı. Gölge marketlerin mahalle aralarına girmesi, bulundukları bölgedeki ticari gayrimenkul fiyatlarını suni bir şekilde patlatıyor. Yüksek metrekareli alanlara ihtiyaç duyan ve şirket sermayesiyle hareket eden bu platformlar, mülk sahiplerine piyasanın çok üzerinde kira bedelleri teklif ediyor.
Bu agresif genişleme stratejisi, yıllardır o sokakta hizmet veren kasabın, fırının veya tuhafiyecinin kira kontratı yenilenirken astronomik rakamlarla karşılaşmasına ve mecburen kepenk kapatmasına yol açıyor. Mahalle kültürü dediğimiz sosyal dokunun temel taşı olan küçük esnaf tasfiye edilirken, yerini kapısına kilit vurulmuş, sokağa kapalı, camları karartılmış “hayalet dükkanlar” alıyor.
Günün sonunda İstanbul’un mahalleleri, “bir an önce gelsin” diye verilen siparişlerin hızı uğruna, sessiz sedasız tedarik zinciri istasyonuna dönüşüyor.
Fatma Öztürk
2026’da Antalya’da yapılacak COP31, iklim krizine karşı küresel politikaların yeniden şekilleneceği en önemli zirvelerden biri olarak görülüyor. Bağlayıcı olmayan kararların nasıl hayata geçirileceği tartışılırken, Van Gölü Havzası gibi kırılgan ekosistemler de sürecin dolaylı etkileriyle gündeme geliyor.
Akdeniz kıyısında, Kasım 2026’da Antalya’da düzenlenecek COP31 hazırlıkları hız kazanırken gözler bir kez daha iklim krizine karşı verilecek küresel taahhütlere çevrildi.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında düzenlenen Taraflar Konferansı; sera gazı salımından iklim finansmanına, uyum politikalarından enerji dönüşümüne kadar geniş bir alanı kapsıyor.
Türkiye’nin ev sahipliğinde, Avustralya ile ortak yürütülecek zirve yalnızca diplomatik bir buluşma değil; kuruyan göller, değişen yağış rejimleri ve sıcaklık baskısı altında kalan bölgeler için de dolaylı bir tartışma zemini oluşturuyor. COP, “Conference of the Parties” yani Taraflar Konferansı anlamına geliyor.
Bu çerçevede iklim değişikliğinin tarafı olan ülkeler ve sivil toplum bu toplantılarda bir araya gelerek küresel iklim politikalarını tartışıyor. Ancak bu zirvelerde alınan kararlar bağlayıcı değil; uygulamaya geçmesi ise tamamen ülkelerin kendi iç politikalarına bağlı.

Mustafa Sarı
Uluslararası düzeydeki önemli bir oluşum olan COP’u Prof. Dr. Mustafa Sarı şöyle anlattı:
“İklim değişikliğinin tarafları olan ülkeler bir araya gelir ve dünya ölçeğinde iklim politikalarına ilişkin tavsiyeler alır. COP sürecinde alınan kararların bağlayıcılığı yoktur; tavsiye niteliğindedir. Ülkeler bu kararları kendi iç politikalarına ve hükümet programlarına dahil ederse uygulamaya dönüşür. Şimdiye kadar 30 COP yapıldı. Birçok iyi karar alınmasına rağmen büyük kısmı hayata geçirilemediği için iklim değişikliğinin etkileri artarak devam etti. COP 31’den beklenti, alınan kararların uygulamaya aktarılması. Özellikle sera gazı emisyonu yüksek olan gelişmiş ülkelerin bu kararları hükümet programlarına dahil etmesi önemli. Böylece iklim değişikliğinin etkileri azaltılabilir.“
Bugüne kadar yapılan 30 COP toplantısında birçok karar alınmasına rağmen, bu kararların önemli bir kısmının sahaya yansımadığı, bu nedenle iklim değişikliğinin etkilerinin giderek arttığı ifade ediliyor.
COP31’den beklenen ise bu döngünün kırılması. Türkiye açısından ise COP31, yalnızca bir ev sahipliği değil; kalkınma politikalarıyla iklim politikalarının aynı çatı altında konuşulduğu bir dönem olarak öne çıkıyor. İklim kanunu, enerji dönüşümü ve karbon düzenlemeleri gibi başlıklar bu sürecin temel hususları arasında yer alıyor.

COP31’in en dikkat çeken başlıklarından biri bu yıl “deniz ve okyanuslar” olacak. Türkiye ile Avustralya’nın ortak kararıyla belirlenen bu tema, özellikle ada ülkelerinin yükselen deniz seviyesi ve ısınan okyanuslar nedeniyle yaşadığı risklere odaklanıyor.
Deniz suyu sıcaklıklarının artması, akıntı düzenlerinin değişmesi ve ekosistemlerin bozulması, iklim krizinin en görünür etkileri arasında gösteriliyor. Bu nedenle denizler, yalnızca kıyı bölgeleri için değil küresel iklim sisteminin bir göstergesi olarak da değerlendiriliyor.
Öte yandan Doğu Anadolu’nun ortasında geniş bir çanak gibi uzanan Van Gölü, son yıllarda su çekilmesi, artan buharlaşma ve düzensiz yağışlarla birlikte iklim değişikliğinin en görünür olduğu alanlardan biri.
Gölün yüzeyindeki çekilme yer yer kıyı çizgisini geriye iterken suya bağımlı ekosistem de bu değişimden doğrudan etkileniyor. Sadece bu havzada yaşayan İnci Kefali su sıcaklığı ve üreme döngüsündeki hassasiyet nedeniyle bu değişimlere karşı kırılganlığını koruyor.
COP31’in Van’a doğrudan bir proje ya da yatırım getirmesi beklenmiyor. Ancak sürecin oluşturacağı politika baskısı ve farkındalık; özellikle su yönetimi ve havza planlaması gibi alanlarda dolaylı etkiler yaratabilir.
COP süreçlerine yönelik en temel eleştiri, alınan kararların çoğunun sahada karşılık bulmaması. Antalya’da yapılacak zirvede bu nedenle “eyleme geçiş”, “uyum” ve “esneklik” başlıklarının daha fazla öne çıkması bekleniyor.
İklim politikalarının sadece masa başında kalmaması, enerji üretiminden şehir planlamasına kadar birçok alanda karşılık bulması gerektiği belirtiliyor.
COP31, Antalya’da yalnızca bir zirve olarak değil, iklim krizine karşı küresel iradenin yeniden sınandığı bir süreç olarak görülüyor. Bağlayıcı olmayan kararların ne kadar uygulanabileceği sorusu ise hala en kritik nokta olarak duruyor.
Van Gölü gibi su kaybı yaşayan havzalar açısından ise COP31’in etkisi doğrudan değil; daha çok iklim politikalarının yerel düzeyde ne kadar ciddiye alınacağıyla şekillenecek. Akşam güneşinin göl yüzeyine vurduğu o geniş ve sessiz coğrafya, aslında küresel iklim tartışmalarının yereldeki en somut karşılığı olmaya devam ediyor.
Berna Dilek
Tartışmalar sonrasında 2 Ağustos 2024 tarihinde yürürlüğe giren Hayvanları Koruma Kanunundaki değişikliğin ardından Türkiye genelinde birçok yerel yönetim tarafından hızlı bir şekilde “doğal yaşam alanları” kurulmaya ve sokak hayvanları buralarda toplanmaya başlandı.
Ancak sahadan gelen ilk gözlemler kağıt üzerindeki hedefler ile uygulamadaki acı gerçekler arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor.
Düzce Hayvanları Koruma Derneği (Bipativer) Yönetim Kurulu Başkanı Dursun Altıntaş, 9. Köy’e yaptığı kapsamlı değerlendirmede, kontrolsüz şekilde büyüyen bu alanların hayvan refahını ciddi biçimde tehdit ettiğini vurguladı. Altıntaş’a göre sorun, hayvanları geniş arazilere toplamakla çözülmüyor; aksine popülasyonun bilimsel ve yerel odaklı yöntemlerle kontrol altına alınması gerekiyor.

Dernek tarafından paylaşılan arşiv görselleri ve fotoğraflar, “doğal yaşam alanı” adı altında işletilen bazı merkezlerdeki dramatik durumu kanıtlar nitelikte.
Altıntaş, kanunun hedeflediği koruyucu yaşam alanı konseptinden uzaklaşıldığını belirterek şu eleştirilerde bulundu: “Irk, yaş ve cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin yüzlerce hayvan aynı dar alanlara hapsediliyor. Doğaları gereği koloni halinde yaşayamayacak bu canlılar yoğun stres altına giriyor, bu da ölümcül bulaşıcı hastalıkların hızla yayılmasına zemin hazırlıyor. Yazın kavurucu sıcaklarından, kışın ise dondurucu soğuklarından koruyacak temel fiziki altyapı çoğu tesiste maalesef mevcut değil.“
Şehir merkezlerinden kilometrelerce uzakta kurulan bu tesislerde özellikle zorlu kış şartlarında ulaşım, besleme ve sağlık bakımı süreçlerinin aksadığını ifade eden Altıntaş, plansız adımların hayvan kaybına yol açabileceği uyarısını yaptı.
Sorunun arka planında yatan temel nedenin yıllardır ısrarla uygulanmayan etkin kısırlaştırma politikaları olduğunu belirten Bipativer Başkanı, tarihsel sürece şöyle dikkat çekti:
“2004 yılında yürürlüğe giren mevzuat aslında ‘kısırlaştır, aşıla ve yerine bırak’ ilkesini esas alıyordu. Ancak geçen 20 yıl boyunca bu kural kağıt üstünde kaldı ve hiçbir zaman sistematik ve yaygın şekilde sahaya yansıtılmadı. Eğer yirmi yıl boyunca etkin bir kısırlaştırma seferberliği yürütülebilseydi, bugün bu büyük krizi ve toplama merkezlerini konuşmuyor olacaktık.”

Mevcut krize karşı somut bir eylem planı geliştiren Bipativer, çözümün devasa merkezler kurmakta değil, mikro ölçekte yaygınlaştırılmış sağlık ünitelerinde olduğunu savunuyor. “Düzce Modeli” olarak adlandırılan bu yaklaşımın temel esasları şu şekilde sıralanıyor:
-Yerel Kısırlaştırma Üniteleri: Her ilçe ve beldede “sağlık ocağı” konseptiyle çalışacak Kısırlaştırma ve İlk Yardım Üniteleri kurulmalı.
-Hedefli Popülasyon Kontrolü: Her merkezde haftada en az 10 hayvanın kısırlaştırılmasıyla, 1 yıl içinde kontrolsüz üreme durdurulabilir; 2 yıl içinde ise popülasyon tamamen kontrol altına alınabilir.
-Kısırlaştır-Aşıla-Yerine Bırak: Hayvanlar tedavi ve kısırlaştırma işlemlerinin ardından mutlaka alındıkları doğal ortamlarına ve mahallelerine geri bırakılmalı.
-Rehabilitasyon Odaklı Bakımevleri: Mevcut geçici bakımevleri toplama kampı olarak değil; yalnızca hasta, yaralı ve rehabilitasyona muhtaç hayvanlara hizmet verecek uzmanlaşmış kliniklere dönüştürülmeli.
Sokak hayvanları sorununun tek başına belediyelerin sırtına yüklenemeyeceğini ifade eden Bipativer, hazırladığı çözüm dosyasında yapısal bir reform çağrısında bulundu.
Dernek; merkezi yönetimin liderliğinde Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü’nün kurulmasını, veteriner hekim odaları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarının (STK) karar mekanizmalarına dahil edildiği şeffaf ve denetlenebilir bir kamu yönetim modelinin acilen hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı.
Oğulcan Özgenç
Türkiye’de bir süredir tartışılan çocukların sosyal medya kullanımına yönelik düzenleme Meclis’te geçerek yasalaştı. Yeni yasa, yaş temelli kısıtlamalar ve platformlara getirilen yükümlülüklerle çocukların dijital ortamlardaki varlığını yeniden tanımlamayı hedefliyor. Sosyal ağ sağlayıcılarına getirilen yaş doğrulama zorunluluğu, ebeveyn denetim araçları ve içeriklere hızlı müdahale yükümlülükleriyle düzenleme, çocukların çevrimiçi deneyimini yeniden şekillendirecek kapsamlı değişiklikler içeriyor.
Ancak uzmanlara göre tartışma güvenlik önlemleriyle sınırlı değil. Çocukların dijital alanda bilgiye erişim, kendini ifade etme ve toplumsal hayata katılım gibi haklarının nasıl korunacağı sorusu da öne çıkıyor. Uzmanlar, çocukları koruma amacıyla getirilen düzenlemelerin aynı zamanda yeni eşitsizlikler üretmemesi ve çocukların haklarını daraltmaması için çocuk odaklı, bütüncül bir yaklaşımın şart olduğunu vurguluyor.
Yasaya göre sosyal ağ sağlayıcılar, 15 yaşını doldurmamış çocuklara hizmet sunamayacak ve bu yasağın uygulanabilmesi için yaş doğrulama sistemleri dahil gerekli önlemleri almakla yükümlü olacak. 15 yaşını doldurmuş çocuklar için ise çocuklara özgü hizmet sunulması öngörülürken, platformlar bu kapsamda aldıkları önlemleri internet sitelerinde kamuoyuna açık şekilde yayınlayacak.
Düzenleme ayrıca ebeveyn denetimini zorunlu hale getiriyor. Sosyal ağ sağlayıcıların, hesap kontrolü, ücretli işlemlerin ebeveyn onayına bağlanması ve kullanım süresinin izlenip sınırlandırılmasını içeren araçlar sunması gerekecek.
Öte yandan teklif, “oyun”, “oyun geliştirici”, “oyun sağlayıcı” ve “oyun platformu” gibi kavramları da ilk kez yasal çerçeveye dahil ediyor.
Çocuk Hakları Savunucuları Ağı’ndan Sevinç Koçak, söz konusu düzenlemeyi çocukların dijital mecralara erişim hakları üzerinden konuşmak gerektiğini belirtti. Koçak, bu tür kısıtlamaların çok daha geniş bir hak alanını etkilediğini ifade ederek dijital alanın artık bilgiye ulaşma, kendini ifade etme, arkadaşlarla iletişim kurma ve toplumsal hayata katılma alanı haline geldiğini vurguladı.
“Dijital alan artık çocuklar için ekstra bir alan değil, yaşamın bir parçası” diyen Koçak, şunları söyledi: “Bu yüzden dijital erişimi sınırlamak, aslında çocukların kamusal alana katılımını da sınırlamak anlamına geliyor. Ayrıca bu tür kısıtlamalar çoğu zaman eşitsizlikleri derinleştiriyor. Çünkü teknik imkanlara sahip çocuklar bu yasakları aşabilirken, dezavantajlı bırakılmış çocuklar için bu haklara erişim tamamen ortadan kalkabiliyor. Bu da çocuklar arasında yeni bir dijital hak eşitsizliği yaratıyor.”
Koçak, çocukların sosyal medyaya erişimin kısıtlanmasına ilişkin düzenlemelerde “risk var, o zaman yasaklayalım” refleksinin ağır bastığına dikkat çekerek, bu yaklaşımın çocukların haklarını ikinci plana ittiğini ifade etti.
Dijital mecraların siber zorbalık, istismar ve algoritmik manipülasyon gibi riskler de taşıdığını vurgulayan Koçak, “Ama bu risklerle mücadele çocukları dijitalden koparan yasaklarla değil, bütünsel bir sorumluluk ve güçlendirmeyle mümkün. Çocuklar dijital ve eleştirel okuryazarlıkla güçlendirilirken, ebeveynlere/bakım verenlere ve öğretmenlere de çocuklara rehberlik yapabilecek bir donanım kazandırılmalı” dedi.
Koçak, çocukların gündelik yaşamda kendilerini güvende hissetmemesi, seslerinin duyulmadığını düşünmesi ve haklarına tam olarak erişememesi durumunda dijital dünyanın daha riskli hale geldiğini belirtti.
Risklerle mücadelede sorumluluğun sadece çocuklara yüklenmemesi gerektiğine dikkat çeken şunları söyledi: “Şirketleri çocukların haklarını koruyacak yöntemler geliştirmeye zorlamak devletin yükümlülüğü. Örneğin algoritmik şeffaflık, veri minimizasyonu, çocuklara yönelik karanlık tasarım uygulamalarının yasaklanması gibi düzenlemeler bu yaklaşımın parçası.“
Sevinç Koçak, söz konusu düzenlemeye ilişkin politika yapım aşamasında çocukların katılımının büyük ölçüde göz ardı edildiğini vurguladı. Koçak, bu durumun, alınan kararların çocukların gerçek ihtiyaçlarına karşılık vermediğini savunarak, “Oysa dijital politikalar gibi doğrudan çocukların hayatını etkileyen alanlarda çocukların deneyimlerinden ve ihtiyaçlarından öğrenmek, daha adil ve etkili politikalar üretmenin temel şartını oluşturuyor” görüşünü dile getirdi.
Hazal Bugutekin
6 Şubat depremlerinin ardından yıkılan yalnızca binalar olmadı. Enkazdan sağ çıkarılan, yakınlarını kaybeden ya da yaşam düzeni tamamen değişen binlerce çocuk, eğitim hayatına ağır travmaların gölgesinde devam ediyor. Uzmanlara göre deprem bölgesinde öğrencilerin en büyük ihtiyacı akademik destekten önce psikososyal iyileşme.
Deprem sonrası yaşanan belirsizlik, ailelerin içinde bulunduğu kaygı, yer değiştirmeler ve bozulan günlük yaşam düzeni çocukların ruh sağlığını derinden etkiledi. Özellikle konteyner kentlerde ya da göç ettikleri şehirlerde eğitimini sürdüren öğrenciler, hem travmayla baş etmeye hem de okul yaşamına uyum sağlamaya çalışıyor.
Deprem döneminde bölgede görev yapan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Hicret Dinçer, afet sonrasında eğitim koşullarının son derece ağır olduğunu belirterek yaşadıkları süreci şöyle anlattı:
“Sınıf olmadığı için eğitimleri çoğu zaman çadırlarda yapmak zorunda kaldık. Farklı sınıf düzeyindeki öğrenciler aynı ortamda ders gördü. Sekizinci sınıf öğrencileri ders sırası bekliyordu. Yağmur yağdığında çadırın üzerine düşen damlaların sesinden birbirimizi duyamıyorduk. Bu şartlarda akademik başarı beklemek mümkün değildi.“
Dinçer, öğrencilerin yalnızca eğitim ortamından değil, geleceklerine ilişkin belirsizlikten de etkilendiğini söyledi: “Çocuklar yaşadıkları şehrin yeniden ayağa kalkıp kalkamayacağını bilmiyordu. Bir yandan başka şehirlere gitmeyi düşünürken bir yandan da doğdukları topraklardan ayrılmak istemiyorlardı. Başlangıçta çoğu içine kapanmıştı. Zamanla öğretmenleri ve arkadaşlarıyla kurdukları bağ sayesinde bu süreci dayanışmayla aşmaya çalıştılar.”
Uzmanlar, özellikle LGS ve YKS’ye hazırlanan öğrenciler için psikolojik yükün daha ağır olduğuna dikkat çekiyor. Yas süreciyle birlikte sınav baskısı yaşayan öğrenciler, akademik performanslarını korumakta zorlanırken kendilerini yetersiz hissetme eğilimleri de artıyor.
Uzmanlara göre afet bölgelerinde eğitimin yalnızca müfredat ve sınav odaklı yürütülmesi yerine çocukların psikolojik ihtiyaçlarını önceleyen uygulamaların hayata geçirilmesi gerekiyor. Bu kapsamda yapılması gerekenlere ilişkin şu önerilerde bulunuyorlar:
6 Şubat depremlerinin ardından geçen zamana rağmen çocukların yaşadığı psikolojik yıkımın etkileri sürüyor. Uzmanlar, afet sonrası eğitim politikalarının yalnızca akademik kayıpları telafi etmeye değil, çocukların ruhsal iyileşmesini desteklemeye de odaklanması gerektiğini vurguluyor. Çünkü kalıcı iyileşmenin, ancak güven duygusunu yeniden inşa eden bir eğitim ortamıyla mümkün olabileceğine dikkat çekiyor.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.