21 Eylül 2026 Pazartesi
Faruk Bildirici
Ayrıca operasyonların ardından Kaos-GL, 17 Mayıs, Pembe Hayat, SPoD, Lambdaistanbul ve ÜniKuir gibi LGBTİ+ gibi derneklere ait 73 internet sitesi ve sosyal medya hesabı kapatıldı. Gazeteci Tuğba Tekerek tutuklandı; aralarında Evrensel, MLSA, Sol Haber, Kadın Dernekleri Federasyonu, Af Örgütü Türkiye, KaosGL, Barış Akademisyenleri, Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği, Özlem Akarsu Çelik, İrfan Değirmenci ve Fırat Fıstık gibi birçok gazeteci ve hak savunma mecrasının X hesabına erişim engellendi.
İktidar medyası da “Ahlaksızlığı Batı ülkeleri fonlamış” (Akşam), “LGBT illetini Batı besliyor” (Sabah) ve “LGBT’ye 3.3 milyon dolar” (TVNET / Yeni Şafak), “LGBT fonu iç savaş için” (Türkiye) gibi başlıklarla operasyona destek verdi; bu dernekleri yurtdışından fon alarak “ ahlaksızlık “ ve “Batı’nın casusluğunu” yapmakla suçladı:
“MASAK incelemesinde SPoD, HEVİ, Pozitif Yaşam, LİSTAG, Lambda İstanbul ve Pozitif İz adlı LGBT+ derneklerine yurtdışından 3,3 milyon dolar aktarıldığı ortaya çıktı. Sapkın dernekleri fonlayanlar arasında ABD, Fransa, Hollanda ve Almanya kamu kurumları da yer alıyor.”
Haberlerde “ortaya çıktı” deniliyordu ama aslında bu derneklerin aldıkları fonlar gizli değildi. Ama gözaltına alınanlara, emniyet ifadelerinde, Avrupa ve diğer yurtdışı kaynaklı kamu kurumları ile yabancı kuruluşlardan aktarılan kaynak soruldu.

2024’te “Etki ajanlığı yasası” olarak tanımlanan düzenleme yasalaşmış olsaydı; casusluk suçunun kapsamı genişletilecek, yurtdışından alınan fonlar, “yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda suç işlemek” olarak değerlendirilebilecekti. Ama o yasa tepkiler üzerine geri çekildi; Avrupa Birliği ve başka yurtdışı kuruluşlardan fon almak mevcut yasalarda suç olarak tanımlanmıyor.
Fakat iktidar medyası “LGBT’ye 3.3 milyon dolar” haberleriyle “Etki ajanlığı yasası” yürürlükte olmamasına rağmen, yurt dışından fon almak da suçmuş gibi algı yarattı. Halbuki iktisatçı Nazır Kapusuz’un hazırladığı, “Avrupa Birliği fonlarından en fazla kaynak alan dernek ve vakıflar” listesinin ilk sırasında TÜGVA, TÜRGEV, Dünya Etnospor Konfederasyonu gibi, iktidar yanlısı sivil toplum örgütleri bulunuyor. Ama iktidar medyası, bu STK’ların AB fonlarından yararlanmasını “suç” olarak görmüyor.
LGBTİ+ bireylerin varlığını ve derneklerini hedef alan haberlerin hepsinin aynı olması da dikkat çekiciydi. Anlaşılan aynı gizli kaynak tarafından yönlendirilmişler.
Bu habercilikle o kaynağı mutlu etmiş olabilirler ama bağımsız ve temel insan haklarından yana bir gazetecilik faaliyetinden söz etmek mümkün değil maalesef…
Polisin, operasyonlarda gözaltına alınan belediye başkanlarını, politikacıları, ünlü isimleri ve hatta bazı çete üyelerini medyanın önünden geçirerek teşhir etmesi Ahmet Saki Uzun adlı okurun da dikkatini çekmiş.
Adalet Bakanlığı’nın, Yakalama, gözaltına alma ve ifade alma yönetmeliği’nin “soruşturmanın gizliliği”ne ilişkin 27. maddesini anımsattı. O maddede şu hüküm var:
“Soruşturma evresinde gözaltındaki bir kişinin ‘suçlu’ olarak kamuoyuna duyurulmasına, basın önüne çıkartılmasına, kişilerin basınla sorulu cevaplı görüştürülmelerine, görüntülerinin alınmasına, teşhir edilmelerine sebebiyet verilmez ve soruşturma evrakı yayımlanamaz.”
Yönetmelik çok net. Polisin suçlanan isimleri medyanın önünde teşhir etmesi kesinlikle yasak. Fakat polis, açıkça uymuyor bu hükme. Hatta kimi zaman medyanın önünden geçirmekle kalınmıyor, özel görüntü çekilip medyaya servis ediliyor.

Komedyen Deniz Göktaş, emniyete giriş görüntüsünün istenilen mizanseni yaratabilmek için beş kez tekrarlandığını aktarmıştı. İktidar yanlısı Cem Küçük ve şarkıcı Tuğba Ekinci’nin de koluna giren polislerin arasında yürürken çekilen görüntüsü servis edildi. LGBTİ operasyonlarındaki gözaltına görüntüleri de aynı şekilde dağıtıldı.
Polis, bazen bununla da yetinmeyerek yakaladığı kişiyi yere bastırarak kameraya poz da veriyor. Son olarak “uyuşturucu baronu” İslam Yakut’u yakalayan polisler, adamı yere yatırıp başını zorla havaya kaldırdılar.
Bazen de gözaltına alınan kişiler, başları yere doğru eğilerek gazetecilerin önünden geçirilerek görüntü almaları sağlanıyor. Fırsatını bulan genç muhabirler de başı polislerin elleri arasında güçlükle yürüyen şüphelilere eğilerek mikrofon tutup soru sormaya çalışıyor; garip bir görüntü oluşuyor o durumlarda.
Ne yazık ki, polisin şüphelileri daha baştan “suçlu” olarak yansıtma çabasına ve görüntü servisine medyanın itirazı yok; hiç kimsenin yargılanıp hakkında hüküm kesinleşmeden suçlu ilan edilemeyeceğine ilişkin “masumiyet” ilkesini umursamıyorlar. CHP/Yeni Parti’li belediye başkanlarına yönelik operasyonları siyasi müdahale olarak nitelendiren muhalif televizyonlar bile belediye başkanlarının polisler arasında yürütülürken çekilen mizansen görüntüleri sürekli yayımlamaktan geri durmuyor.
Gazetecilik meslek örgütlerinin bol keseden ödül dağıttığı, hatta bazılarının kriterlerinin bile belli olmadığı malum. İki yıl önce kurulan Muhabirler Derneği ise hepsini aştı; “Türk Dünyasına Katkı”, “Türkiye’nin Dünyaya Uzanan Eli Özel Ödülü” gibi yeni kategoriler icat ederek, bu yıl 59 kişi ile 6 kurum ve kuruluşu ödüllendireceğini açıkladı.
Bol ödül dağıtmasıyla dikkat çeken örgütlerden Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin 2025 başarı ödüllerinde 43 kişi ödüle değer bulunmuştu. Sinan Burhan’ın Genel Başkanlığı’nı yürüttüğü Türkiye Basın Federasyonu bile bu yıl 27 kişi ve kuruluşa ödül vermişti.
Muhabirler Derneği’nin 65 ödül sahibi içerisinde TRT ilk sırayı alıyor. TRT Haber’e “Yılın Haber Kanalı”, “Türk Dünyasına Katkı Sağlayan Medya Kuruluşu” ödülü ise TRT Avaz’a verilecek. İlginç tarafı, 13 kişilik yönetim kurulunda derneğin başkanı Berrin Yücesan ile beş üye TRT mensubu.

“Yılın Haber Ajansı” ödülü de İHA’ya veriliyor; Başkan Vekili Demet Soyuçok ile birlikte üç yönetim kurulu üyesi de İHA mensubu. “Yılın Dijital Haber Platformu” ödülü verilen SavunmaSanayi.org’un genel yayın yönetmeni Teoman Korkmaz da derneğin yöneticisi. En garibi, derneğin Yönetim Kurulu üyeleri, Selçuk Böke, Oya Armutçu, Seyit Taşdelen ve Yeliz Uslu Aslan’ın da ödül verilen gazeteciler arasında olması.
Tahmin edileceği gibi, çoğu ödülün gerekçesi bile yok. Ödüllendirilen gazeteciler arasında muhalif medyadan bir tek muhalif gazeteci ve medya kuruluşu bulunmuyor. Tümü iktidar yanlısı medya ya da TİKA gibi kamu kuruluşu.
Dernek Başkanı Berrin Yücesan’ın, ödülleri açıklarken “organizasyona katkılarından dolayı teşekkür ettikleri” de enteresan. Yücesan, AKP’li Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki ve Medya-İş Sendikası Başkanı Sezai Ballı’nın yanı sıra bir kurs şirketi ve “Mutlu Günler Fırını” yetkililerine teşekkür etmiş!
Artık nasıl bir gazetecilik meslek örgütü ise…
Nefes’in, “Zincir market domatesinde yasaklı madde çıktı” haberinde İstanbul’da beş zincir marketten alınan domateslerin yüzde 15’inde pestisit kalıntıları, bir örnekte de yasaklı kimyasal maddeye rastlandığı belirtiliyordu.
Bir okurun uyarısıyla biraz gecikmeli olarak fark ettim bu haberi. Ama insan sağlığıyla ilgili olduğu için üzerinde durmak gerektiğine karar verdim.
Araştırmayı yapan Greenpeace’in web sayfasında marketlerin, A101, BİM, CarrefourSA, Migros ve Şok olarak sıralanmasına rağmen Nefes’te bu domatesleri satan marketlerin adları gizlenmişti. Merak edip taradım; Karar, Sözcü, Independent Türkçe, İnternet Haber, 12Punto, Yeniçağ’ın haberlerinde de market adları yoktu.

Cumhuriyet, Diken, Evrensel, Gazete Pencere, İlke TV, Odatv ise “Türkiye’nin en büyük organize perakende zinciri” olan beş marketin adlarını açıkça yazmaktan çekinmemişti. Doğrusu da bu. Gazeteci, toplumun yararını savunur.
Market adlarının gizlenmesi, gazetecilik açısından sorunlu. İnsan sağlığına ilişkin bir konuda sorumluların adlarını yazmamak onları korumaktır.
Tabii “İnsan sağlığını hiçe saydılar”, “Zehir tüketiyoruz” gibi başlıklarla beş marketi de aynı düzeyde sorunlu göstermek de yanlış. Çünkü Greenpeace’in “Market Karnesi” araştırmasında marketler ve şubeleri sonuçları farklı çıkmış.
A101, BİM ve CarrefourSA’dan alınan domatesler, pestisit ve yasaklı maddeler açısından Migros ve ŞOK’a göre daha sorunlu. Ancak A101’in Kadıköy ve Sultanbeyli şubeleri, Migros’un Kadıköy ve Sancaktepe şubeleri ile ŞOK’un Sultanbeyli şubesinden alınan örnekler mevzuata uygun ve PFAS’li madde bulunmamış. Bu farklılıklar da haberlerde belirtilmeliydi.
Ayrıca Greenpace’in laboratuvarın adını gizli tutması araştırmanın güvenilirliğine ilişkin şüphe doğuruyor. Haberlerde, raporun bu özelliğini de vurgulamakta yarar vardı.
Tek cümleyle:
ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
Faruk Bildirici
Fakat Seyhan Avşar’a tepki gösterenler de az değildi. Bu bilginin yayılmasının “ailenin mahremiyetinin ihlali olduğu”nu savunanlar oldu. Meriç Demir’in avukatları da “Basın yasağı ve gizli celse talepli bir dava ikame etmiş olsak da maalesef mahremiyeti korumamız mümkün olmamıştır” açıklaması yaptılar; “Herkesten sürece saygılı yaklaşmasını” rica ettiler.
Seyhan Avşar da eleştirilere, “Bugün haksız hukuksuz bir şekilde cezaevinde bulunan tanınmış bir isim boşanma kararı verdiğinde haber değeri taşımıyor mu? Yaşatılanların nelere mal olduğunu göstermiyor mu?” yanıtı verdi.
Seyhan Avşar’a katılıyorum. Tayfun Kahraman, alelade birisi ya da bilinmedik bir tutuklu değil. Gezi eylemleri gerekçesiyle dört yılı aşkın süredir hapiste tutulması ve orada gördüğü kötücül davranışlar sürekli medyanın gündeminde olan, siyasi bir kişilik. Hatta bu sürede kızı Vera’dan uzak kalması, onun cezaevi önündeki fotoğrafları ve eşinin çabaları daima haber oldu. Aile olarak yaşadıklarını protestolarının parçası olarak kamuoyuna aktardılar sürekli olarak.
O nedenle cezaevi sürecinin bu aileyi dağılma noktasına getirmesi de haber değeri taşıyor. Medya kuruluşları da Seyhan Avşar’ın yazdığını alıntılayarak haber değerini teyit etti. Birkaç gün sonra da Tayfun Kahraman ve Meriç Demir, ayrı ayrı yaptıkları paylaşımlarıyla evliliklerini “ortak karar alarak” sonlandırdıklarını duyurdular.
Fakat Seyhan Avşar’ın, haber değeri olduğunu düşündüğü bu gelişmeyi haber yapmak yerine sosyal medyada paylaşması çelişkili. Haber olarak yazsa ve “Bugün çok üzücü bir haberle karşılaştım” gibi algıyı yönlendiren bir ifade kullanmasa daha doğru olurdu.
Dava bittiğine ve resmen ayrıldıklarına göre, artık boşanmaya ilişkin ayrıntılardan uzak durmak gerek. Boşanmaları haber ama gerisi onların özel yaşamı. Herkes geri durmalı…
“Mustafa Balbay, CHP’nin kapatılmasını istedi”, “CHP kapatılsın dedi”, “CHP kapatılmalı dedi” haberlerinin çoğunda Cumhuriyet yazarı Mustafa Balbay’ın konuşmasının tamamı yoktu.
Mustafa Balbay’ın da “CHP kapatılsın demedim” açıklamalarını görünce TV100’deki programın kaydını bulup izledim. Mustafa Balbay, Üsküdar Belediyesi’ndeki başkanvekili seçiminde CHP ve Yeni Parti’nin ortak hareket etme kararını değerlendirirken, şunları söylüyor:
“İşin özüne bence herkes gelmeye başladı. Burada ana sorun yargının siyasetin biçimlenmesinde kullanılmasıdır. Bunu siyasi tarihimizde çok kez gördük, AKP de böyle bir sürecin ürünü. Ama şu da bir gerçeklik. En kötü karar bile kararsızlıktan ya da karar verememe, her şeyin ortada kalmasından iyidir.
Hiç dilemiyorum tabii ki ama konuyu çok net anlatmak için söylüyorum. CHP kapatılsa herkes oturacaktı ve yeni bir yol tutacaktı. Akıl birliği oluşacaktı. Ne yapalım önce farklı düşünceler çıkabilir ama ne olursa olsun herkesin yeni bir oluşumla yola çıkması söz konusu olacaktı.”

Bütünlüklü olarak izleyince Balbay’ın, “CHP kapatılsın” demediği, gelinen durumun kötülüğünü vurgulamaya çalıştığı, “CHP kapatılsaydı mutlak butlan ile gelinenden daha iyi olurdu” demeye getirdiği anlaşılıyor. “CHP’nin kapatılmasını istedi” diye yazanlar çarpıtmış.
Ancak bu sözlerin çarpıtılarak yayılmasında ve tartışmanın büyümesinde en büyük etken, Balbay’ın gazeteciliğinin yanı sıra politik kimlik taşıması. Balbay, CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla Genel Başkanlığa geri dönmesi sonrasında “Hayatımda üç cumhuriyet var: Türkiye Cumhuriyeti, Cumhuriyet gazetesi, CHP! CHP’nin ideallerini geleceğe taşıyacağız!” diyerek 269 eski milletvekiliyle birlikte CHP’den istifa ettiğini açıklamıştı. Bu açıklama politik bir tutum olduğu kadar politik kimliğini sürdürdüğünün de ilanıydı.
Hal böyle olunca yazdıkları ve söylediklerinin politik değerlendirmeler olarak algılanması kaçınılmaz. Mustafa Balbay’ın, bu tip tartışmaların hedefi olmaması için gazetecilik ve politikacılık arasına kalın bir çizgi çekmesinde yarar var.
“Ölü bulunan ünlü oyuncu Serhat Kılıç’ın evinden çıkanlar” başlıklı ilk paylaşım, profilinde “Intelligence Police Correspondent” yazan Doğan Can Cesur’dan geldi. Bu başlığın altına polisin, Serhat Kılıç’ın evinden çektiği fotoğrafları koymuştu.
Doğan Can Cesur’un bu paylaşımını kısa süre sonra yine bir “polis muhabiri” olan Emrullah Erdinç ve A Haber’in paylaşımı izledi. Onlar da hemen aynı ifadelerle “Serhat Kılıç’ın evinde alkol şişeleri ve sigara sarımında kullanılan kağıtlar bulundu” yazıyordu.
Bir evde “alkol şişesi ve sigara kağıdı” bulunmasının haber değeri olamaz. Ancak ölen bir oyuncunun evinde bunların bulunduğunu yazmanın anlamı elbette çok farklı. Polisin evdeki pet su şişeleri, sigara kağıtları vb tüm malzemeleri, Serhat Kılıç’ın kimlik kartını da koyarak, getirip çektiği anlaşılan fotoğrafın yayımlanması, uyuşturucudan öldüğü algısı yarattı.

Ölüm nedeni kesinleşmeden imalarla dolu böyle paylaşımlar ve haberler yayımlanması tam bir itibar suikastıydı. Her iki gazeteci, bu paylaşımlarıyla sosyal medya trollerine linç malzemesi ürettiler; artık hayatta olmayan Serhat Kılıç’ın anısına saygısızlık yapılmasının yolunu açtılar.
Oysa gazetecilikte hiç kimsenin yaşam biçimine yönelik küçültücü ifadeler kullanılmaz; hele ölmüş biri söz konusu olduğunda daha da özenli davranılır. Zira hayatta olmayan bir insan, o ifadelere, suçlamalara yanıt veremeyecek durumdadır.
Maalesef tepkiler, o gazetecileri durduramadı. Hatta Emrullah Erdinç, “Bu haberleri eleştirenlerin kriminal gazeteciliği bilmediği”ni söyleyerek savundu yazdıklarını. Halbuki Serhat Kılıç’ın ölümünde cinayet şüphesi yoktu, dolayısıyla kriminal bir haberden söz edilemez. Kaldı ki, ölüm kriminal nitelik taşısa da böyle haber yazılmaz. Tahminler bilgi, duyumlar da doğrulanmış veriler gibi aktarılmaz. Olay yeri fotoğrafları algı yaratacak bir bağlamda sunulmaz.
Ne yazık ki, kimi medya kuruluşları da sonraki günlerde oyuncunun ölümüne ilişkin yaratılan algıyı kanıtlama çabası içine girdi. Takvim ve Sözcü, evde uyuşturucu bulunduğunu ve sevgilisi Özdem Esmergül’ün ifadesinde “Serhat’ın uyuşturucu kullandığını biliyorum” dediğini yazdı.
Türkiye gazetesi daha da ileri giderek, “Ölümcül yalnızlık” haberinin ilk sayfadaki spotunda “Kanser olan sanatçının uyuşturucudan öldüğü tahmin ediliyor” yazdı! Ama haberdeki “ölüm nedeninin henüz kesinleşmediği” ifadesi, o spotu yalanlıyordu.
Tahminlere ve önyargılara dayalı, paylaşım ve haberler yazan gazeteciler, ölen bir insanın özel yaşamını teşhir edip, onu aşağılamaya çalışarak sosyal medyada çok etkileşim almış olabilirler ama gazeteciliğin güvenilirliğine ve inanılırlığına zarar verdiler.
Geçen hafta aniden medyada Hatay Valisi Mustafa Masatlı ve eşine övgüler başladı; Hatay’da depremin izlerinin silinmesi konusunda ne kadar başarılı olduğu haberleri birbirini izledi.
“Hatay Valisi ve eşinin yüreğimizdeki ışığı” (Fatih Çekirge / Hürriyet), “Hatay yıkımdan yeniden doğuyor” (Mustafa Kartoğlu / Akşam), “Hatay’ın ekonomik haritası yeniden çiziliyor” (Necla Dalan / Patronlar Dünyası), “Hatay küllerinden doğuyor” (Deniz Zeyrek / Nefes)
“Yıkılan kamu binaları şehir dışına gitti, yerleri rezerv oldu” (Vahap Munyar / Nasıl bir ekonomi), “Hatay’da dönüşümün yüzde 90’ı tamamlandı” (Barış Ergin / Sabah).
Haberlerin başlıkları içeriğini yeterince anlatıyor. Anlaşılan, Vali Mustafa Masatlı ile konuşmak, Hatay’daki sorunların büyük ölçüde çözüldüğünü anlamalarına yetmiş. Sadece Deniz Zeyrek, vatandaşlarla konuşmasını, onların sorunlarını yazısına eklemiş.

Vali haberlerinin ardından aynı gazetecilerin bu kez İskenderun’dan yazdığı, Tosyalı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı’nın merkezinde olduğu haberler serisi yayımlandı.
“Anne derken boğazı düğümlenen adam”, “TOGG kâr aşamasına geçti” (Mustafa Kartoğlu /Akşam), “Bir avuç dükkândan dünya çelik devine” ve “Fuat Tosyalı: TOGG kâr yolunda” (Fatih Çekirge/ Hürriyet), “Sanayisizleşme riskinin ilacı” (Deniz Zeyrek / Nefes), “Çelikte 12.1 milyon tonla Avrupa ikincisi oldu” (Vahap Munyar / Nasıl bir Ekonomi), “Tosyalı’dan hurda uyarısı” ve “Fuat Tosyalı’dan ortaklık yapısı açıklaması” (Jülide Yiğittürk / Dünya), “Hisse değişimi TOGG’un misyonunu değiştirmez” (Necla Dalan / Patronlar Dünyası).
Bu haberlerdeki toplu fotoğraflar ipucunu veriyordu ama asıl bilgi Vahap Munyar ve Fatih Çekirge’nin satır aralarındaydı. Meğer, yedi gazeteci, “Tosyalı Holding’in ev sahipliğinde Hatay ve İskenderun’a gitmiş, orada dolaşmış, holdingin organize ettiği bazı etkinliklere katılmışlar.
Madem bu gazeteci arkadaşlar, deprem sonrası Hatay’da yapılanları ve İskenderun’daki çelik tesislerini merak ediyorlardı, kendi başlarına gidebilirlerdi. Masraflarını holdingin karşılamasına ve davet etmesine gerek yoktu. Fuat Tosyalı ile konuşmak için de oraya gitmeleri gerekmezdi.
Holdingin davetine uyup kentte ağırlanınca maalesef holdingin amacına uygun davranmışlar. Gazetecilik adına kötü ama holdingin tanıtımı açısından başarılı sonuç vermiş bu davet…
Tek cümleyle:

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
Faruk Bildirici
Ne kadar acı, asıl sürprizi medya yapmış! Evlerinde oturup televizyon izlerken, öğrenmişler sevdikleri insanın ölümünü! Oysa ölüm, her insanın özelidir. Her insanın, yakının ölümünü kendi özel alanında, acısına saygılı bir dil ve yöntemle öğrenme hakkı vardır. Medyanın, Nihat Pancar ve kazada ölenlerin adlarını, ailesine yetkililerce bilgi verilmesinden önce yayımlaması hataydı.
Maalesef bu kazada, ölenlerin adlarını yakınlarının duymasından önce yayımlanmasıyla kalınmadı; kazanın ardından sosyal medyada yayımlanan fotoğraf ve görüntüler, hiçbir editoryal süzgeçten geçirilmeden medya kuruluşları tarafından da yayına verildi. Yapay zeka programlarının oluşturdukları ile gerçek fotoğraf ve görseller, birbirine karıştı. Gemi batarken yolcular arasında yaşanan panik, çığlıklar, çaresizlik, olduğu gibi, ayıklanmadan yayımlandı.
Gazetecilik ile sosyal medya fenomenliği arasındaki temel fark, gazeteciliğin kuralları ve etik ilkeleri barındıran bir meslek olmasıdır. Gazetecilikte her fotoğraf ve görüntü, olduğu gibi yayımlanmaz; editoryal süzgeçten geçirilerek işlenir, öyle habere dönüşür. Kaza ve afet haberlerinde, insanlarda, özellikle de çocuklarda travma yaratacak, çaresizliği, dehşeti, ölüm korkusunu yansıtan ve kazazedelerin özel alanına müdahale niteliğindeki görüntüler ayıklanır.

Kıbrıs’taki kazada mesleki kuralların işlememesi, dehşet anlarına dair görüntülerin hiçbir filtreleme yapılmadan haber siteleri ve televizyonlarda defalarca tekrarlanarak yayımlanması üzerine Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği de uyarma gereği duydu.
“Haber değeri, insanların yaşamlarının en savunmasız ve en korkunç anlarının sınırsız biçimde teşhir edilmesini meşru kılmaz” denilen Yönetim Kurulu açıklamasında, “görüntülerin filtrelenmesi, çığlık ve panik seslerinin kullanılmaması, kişilerin tanınmasının engellenmesi, yayından önce içerik uyarısı konulması, görüntülerin tekrar tekrar dolaşıma sokulmaması, facianın nedenlerine ve olası ihmallere odaklanılması” çağrısında bulunuldu.
Ne yazık ki, bu uyarıya da aldırış edilmedi. Hâlâ aynı görüntüler, tekrar tekrar yayımlanıyor ekranlarda. Kimi meslektaşlarımız, bu mesleğin özü olan insana saygıyı unutmuş görünüyor.
Hürriyet’in Kelebek ekinde yazan Ömür Gedik, annesi için bir işitme cihazı almış. Bu cihazdan duydukları memnuniyeti bir videoyla âleme ilan etme gereği duymuş.
Ömür Gedik’in çektiği videoyu, işitme cihazı satan şirketin sosyal medya hesabında gördüm. Video “Sevgili Ömür Gedik de kıymetli annesi için … İşitme Cihazları’nı tercih etti. Artık çok daha rahat iletişim kuruyorlar!” denilerek sunuluyordu. Ömür Gedik, cihazı şöyle övüyordu:
“Hayatımı değiştiren, annemle ilişkimi değiştiren bir cihazdan bahsedeceğim sizlere. … bence yurtdışındaki muadillerinden çok daha iyi olan bir işitme cihazı olan … bahsedeceğim.”

Şirket, Ömür Gedik’in görüntüsünü “geri bildirim” gibi sunarak onun şöhretinden yararlanıyor; reklam yapıyor. Fakat Ömür Gedik’in şöhreti sadece sanatçılıktan değil, daha önce başladığı gazete yazarlığından da geliyor.
Bir yazar olarak, annesine işitme cihazı aldığı şirket ile reklam ilişkisi kurması, parasını ödemiş olsa bile yanlış. Yarın insanlar, ona güvenip o cihazdan alsalar ve problem yaşasalar, Ömür Gedik’i ve Hürriyet’i de sorumlu tutmayacaklar mı?
Bir yazarın reklamlarda oynaması hem çıkar ilişkisi kurduğu izlenimi yaratır, hem de yazılarıyla ilgili güvenilirliği zedeler.
Son günlerde ekonomi sayfalarının gözdesi, Kalyon İnşaat Şirketi’nin Yönetim Kurulu Başkanı olan Murathan Kalyoncu.
28 Ağustos’ta tam altı gazetede onunla yapılan söyleşilerle hazırlanan haberler yayımlandı. Akşam’da, “Avrupa’nın en büyük lüks outleti İGA’ya geldi”, Ekonomi’de “Alışveriş turizminde merkez olma hedefiyle açılıyor”, Hürriyet’te, “Yeni bir turizm hikayesi yazılıyor”, Milliyet’te, “En ‘lüks’ yatırım”, Sabah’ta “Avrupa’nın en büyük lüks outleti açılıyor”, Yeni Şafak’ta, “17 Eylül’de kapılarını açacak” haberleri ekonomi sayfalarını kapladı.
1 Eylül’de de Hürriyet’te yine ekonomi sayfasında “Şam Havalimanı gün sayıyor”, Milliyet’te, “Dünya çapında yatırım hamlesi”, Sabah’ta, “Avrupa’ya güneş tarlası dikecek” haberleri yayımlandı. Bu haberler de Murathan Kalyoncu ile söyleşiye dayanıyordu.
İktidar medyasının Murathan Kalyoncu’ya bu kadar büyük ilgi göstermesinin asıl nedeni de hiç kuşkusuz, Sabah gazetesinin de içinde olduğu Turkuvaz Medya’nın sahibi Kalyon Holding’in yöneticilerinden olması.
Nitekim Sabah’taki ilk haber, Dilek Güngör’ün imzasını taşıyor. Bir gazetenin Ekonomi Servisi Müdürü’nün, AVM açılışı gibi basit bir tanıtım bülteni haberini yazması olağan bir durum değil. Belli ki, patron haberi söz konusu olunca yakın ilgi gösterme gereği duymuş.
Zaten medyada patron şirketlerinin tanıtımına ayrıcalık tanınması, sadece kendi patronunun tanıtımıyla sınırlı değil. Her medya grubu, öbür medya grubunun patronlarının şirket tanıtımlarına da açık. Bugün Demirören, Albayrak, Yeşildağ Grupları, Kalyon’un haberini yaptı; yarın da Turkuvaz o grupların tanıtımını yapar. Böyle sürüp gider, olan da gazeteciliğe olur.
İddia o ki, gastronomi yazarı Vedat Milor, bir dondurmacıdan 9 bin euro (yaklaşık 504 bin TL) almış) ancak söz verdiği tanıtımı yapmamıştı
Önce sosyal medyada, ardından sitelerde yayılan bu haberlerin hepsi de “Şikayetvar” sitesindeki bir paylaşıma dayanıyordu. Şikayette bulunan ve Erenköy’deki bir işletmenin sahibi olduğunu belirten Levent rumuzlu kişi, Vedat Milor ile para karşılığı tanıtım için anlaştıklarını, 24 Temmuz’da çekim de yapıldığını ama yayımlanmadığını öne sürüyordu.
Böyle habercilik olmaz. Soyadı bile belirsiz, gerçekten sahibi olup olmadığı kesin olmayan bir kişinin paylaşımına dayanarak iddia diye haber yazılmaz. Vedat Milor değil hiç kimse hakkında bir paylaşıma bakıp itibar suikastı yapılamaz.

Dondurmacının adı, adresi, telefonu belli. Oraya gidilir ya da en azından aranır. Şikayetin doğruluğu araştırılır; madem WhatsApp yazışmaları olmuş, çekim yapılmış, varsa o yazışma ve görüntüler de alınır kanıt olarak. Vedat Milor’dan da karşı görüş alınır; öyle haber yapılır.
Haberleri geçtim, Sabah’ın Günaydın ekinin yazarı Ömer Karahan, birkaç gün sonra yazdığı yazıda bile soruşturmadan tekrarladı aynı suçlamaları. Vedat Milor’un bir gün önceki “iftira niteliğindeki haber ve paylaşımlara yasal süreç başlatılmıştır” paylaşımının farkında değildi.
Ömer Karahan’ın yazısının sonunda “Hem hakem hem reklam yüzü olunmaz. Hem işletmeden para alıp hem de kamuoyuna bağımsız eleştirmen görüntüsü verilemez” derken haklıydı. Ben de baktım, Vedat Milor eskiden paylaşımlarına “reklam değil” etiketi koyarken, bu yılın başından itibaren “değil”i kaldırmış! Geçen ay yaptığı dondurmacı paylaşımlarında da “reklam” etiketi var! Elbette reklamını yaptığı bir yeri nesnel gözle değerlendirmesi beklenemez.
Yine de “ortaya atılan iddia doğruysa” diye yazılamaz. Araştırılır, doğrulanır, kanıtlarıyla yazılır. Suçlama doğru değilse gazeteciliğin itibarı, inanılırlığı bir kez daha darbe alır.
“Amedspor taraftarlarının, Kocaelispor maçında İstiklal Marşı’nı ıslıkladığı” haberi yapan Sözcü TV ile Sözcü ve Korkusuz gazetelerini eleştirmiştim geçen hafta. Zira İstiklal Marşı’nı değil, “Vatan sana canım feda” sloganını ıslıkladıklarını kanıtlayan görüntüyü bulmuştum.
Sözcü ve Korkusuz’dan ses çıkmadı ama o haberi sunan Serap Belovacıklı, “Islığın İstiklal Marşı’na olmadığını öğrendiğimde özür dileyip düzeltme yaptım. Herkes gibi siz de anlamadan dinlemeden saldıranlar kervanına katılmayı seçmişsiniz. Yazık” paylaşımıyla yanıtladı yazımı.
Ben de paylaşımlarına baktığımı, araştırdığımı ama yine de yayındaki düzeltmesini fark etmediğimi belirterek, özür diledim eksiğim nedeniyle. O da teşekkür ederek karşılık verdi.
Yazışmamızın ardından Serap Belovacıklı’nın sözünü ettiği yayını bulup izledim. “Sarı torbalar” haberinin yayımlanmasından iki gün sonra ekrana gelen, 28 Ağustos’taki “Aklın Yolu” adlı yayındaydı düzeltme. Belovacıklı, o programda, Amedsporlular’ın o yayından sonra kendisine yazdıklarını belirterek, “Buradan onu düzeltme ihtiyacı hissediyorum. Bir ıslıklama olmamış İstiklal Marşı’nı. Amedspor’dan da özür dileyelim buradan” diyordu.
Serap Belovacıklı, yanlışı düzeltme duyarlılığıyla davranmış, tebrik ederim. Ancak yanlış haber, Sözcü TV’nin ana haber bülteninde yayımlanmıştı; dolayısıyla sorumluluk sadece Serap Belovacıklı’ya ait değildi. Sözcü TV de ana haber bülteninden düzeltmeliydi.
Ayrıca Sözcü ve Korkusuz gazeteleri de büyük bir yanlışa imza attı. Amedspor taraftarlarının tümünü suçlayan, hedef gösteren yayının yanlış bilgiye dayandığını kabul ederek, yanlışı düzeltmeliydi. Gerçek olmadığı ortaya çıktıktan sonra düzeltmemek, gazeteciliğin kamusal sorumluluğunu yerine getirmemek anlamına gelir.
Okur görüşleri:
Serhan K. Sözüşen: Kanal D’de yeni yayına giren “İki tez arasında” adlı dizide yanıltıcı bilgiler genel doğrular olarak sunuluyor. Psikopat katil çevreci karakter ile vatansever ve bilimsel madenci karakterlerle yürüyen dizinin altın madencilerinin ticari amaçları için hazırlanmış sipariş yapım olduğu çok net. Konu çiçek böcek değil, ülke topraklarının mahvedilmesi, ekolojik yıkım ve halk sağlığı. Medya da kullanılarak algı operasyonu yapılıyor.
Süha Alzafer: Dr. Hüseyin Nazlıkul’un, özel uğraşı alanı olan nöralterapi ile ilgili köşe yazıları Odatv’de yayınlanmaktadır. Yazılarında sonunda verilen web sayfasında tıbbi bilgiler verilmekle birlikte Randevu/İletişim sekmesi de bulunmakta ve buradan da doğrudan randevu ekranına düşülmekte. Bu durum bende gizli reklam yapıldığı hissi doğuruyor.
Tek cümleyle:

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]
İ. Halil Asrağ
Doğa son günlerde doğa dışı nedenlerle ölen leyleklere tanıklık ediyor. Göç sırasında dinlenmek için TCDD’ye ait demiryolu üzerindeki elektrik hatlarına konan leylekler, birer ikişer elektrik akımına kapılarak ölüyor. İstanbul civarında leylek ölümlerini engellemek için çalışma yürüten ekolog, aktivist ve kuş bilimciler; Anadolu’nun farklı bölgelerinde de ölümler yaşandığını ve çoğunun tespit edilemediğini ifade ediyor. TCDD leylek ölümleriyle birlikte önlem almaya başladı ama kuş bilimciler özel şirketlerin elektrik hatlarının da ölüme sebep olduğunu belirtiyor.
Leylek ölümleriyle ilgili haber aldıktan hemen sonra harekete geçen kuş gözlemci Erdem Kuruca yaşanan süreci aktardı. Kuruca ölümlerin yeni olmadığına dikkat çekti. Kuruca “Geçmiş senelerde benzer olayların aynı yerde yaşandığını, sahada konuştuğumuz görgü tanığı yurttaşların ifadeleri üzerinden biliyoruz. Ayrıca 14 leylek kafatasını ve kemiklerini de katener direklerin altında bulduk. Bunlar daha önceden ölen leyleklere aitlerdi. Şu an yeterli önlemler alınıyor. Demiryolu hattında kuşların konmasını engelleyen kuşkonmaz plastik aparatlar ile elektrik yüklü bölümlere koruyucu kapaklar yerleştirilecek” diye konuştu.
Kuruca, olası ölüm ve yaralanmaları nasıl engellemeye çalıştıklarını anlatırken şu bilgileri verdi:
“Biz alandayken ıslık çalarak yüksek sesler çıkararak veya sopaların üstüne poşetler, şişeler bağlayarak leylekleri uzak tutmaya çalıştık. Buna rağmen gözümüzün önünde ölenler oldu. Çünkü alan geniş, hat uzun, dolayısıyla hepsine yetişemedik. Aynı anda onlarcası tellere, direklere konmaya başlıyor ve yetişemediklerimiz oracıkta ölüyor. Bizler bunu fark etmesek ve duyurmasak çok daha fazla ölüm gerçekleşebilirdi. 20 milyon insanın yaşadığı şehirde bu ölümler daha önce de gerçekleşmiş ama kimsenin haberi olmamış.”

Kuruca ölümlerin nasıl engellenebileceği konusunda, “Devlet Demiryolları’nın ve asıl büyük ölümlere sebep olan elektrik dağıtım şirketlerinin ülke yerlerinde en fazla ölümün yaşandığı noktaları kendilerinin belirlemeleri gerekiyor. STK’dan, Doğa Koruma Milli Parklardan destek alınmalı” derken aksi takdirde ölümlerin her yıl yaşanacağını ifade etti.

Emine İrem Deveci
Yaralı leyleklerin tedavisinde gönüllü olarak çalışan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Veterinerlik Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi Veteriner Hekim Emine İrem Deveci de her yıl benzer ölümlerin yaşandığını ifade etti. Ölen leylek sayısının sürekli arttığını Deveci şöyle konuştu:
“Bu tarz durumlar maalesef her göç dönemi yaşanıyor fakat sayılar giderek artıyor. Sebebi muhtemelen azalan sulak alan oranı ve artan şehirleşme. Bize genellikle gelen vakalar Marmara bölgesinden oluyor. Tedavi sürecini ekip olarak yürütüyoruz, geldiklerinde ilk müdahalesi yapılıyor ve gerekiyorsa ameliyat için planlamasını yapıyoruz. Maddi olarak hem DKMP, Üniversiteden destek alıyoruz. Yetersiz kaldığında yine kendimiz de birtakım şeyleri karşılamak durumunda kalıyoruz.”
Veteriner Hekim İrem Deveci tedavisi biten leyleklerin son durumunu aktarırken, “Tedavi sürecinde ölen leylek sayısı çok maalesef; özellikle elektrik çarpması vakalarında dolaşım çok ciddi şekilde etkilendiği için hayvan o an kurtulsa dahi ölüm oranı çok yüksek oluyor. Kurtulanların çoğunda uzuvlardan bir veya birkaçı nekroze oluyor ve amputasyon yapmamız gerekebiliyor. Bu durum da hayvanın doğaya dönme şansını ortadan kaldırıyor maalesef. Bu durumda olan hayvanlara yaşamları boyunca imkanlarımız dahilinde bakmaya devam ediyoruz. Herhangi bir sorun olmayan leylekleri ise göç dönemini atlatabilecekleri gücü sağlamaları için bir sonraki göç dönemine kadar bakmaya devam edip öyle doğaya salımlarını gerçekleştiriyoruz” ifadelerini kullandı. Deveci konuşmasını özellikle göç noktalarında önlem almanın hayati olduğunu belirterek tamamladı.
Sevim Saylan
Ankara’da son günlerde ishal, kusma, ateş ve mide bulantısı şikâyetlerinin arttığı yönündeki söylenti ve iddialar, hastalığın kaynağına ilişkin tartışmaları da beraberinde getirdi. Bazı yurttaşlar şikâyetlerin şebeke suyundan kaynaklandığını ifade ederken, Ankara Tabip Odası Genel Sekreteri Zafer Çelik, kentte salgın olarak değerlendirilebilecek olağan dışı bir durum olmadığını söyledi.
Son günlerde çevresinde ishal, kusma, ateş ve mide bulantısı yaşayanların sayısının arttığını söyleyen yurttaşlar, hastalığın nedenini sorguluyor. Sosyal medyada ve yurttaşlar arasındaki konuşmalarda şikâyetlerin musluk suyundan kaynaklandığı yönünde iddialar raporsuz delilsiz sık sık dile getiriliyor.

Konuyla ilgili Ankara Tabip Odası Genel Sekreteri Zafer Çelik ile görüştük. Çelik, hastanelere başvuran vakalarda salgın olarak değerlendirilebilecek olağan dışı bir artış olmadığını belirterek yaz aylarında ishal vakalarının artmasının mevsimsel olarak beklenen bir durum olduğunu söyledi.
“Bu salgın diyebileceğimiz bir şey değil, normal sıklıkta geliyor” diyen Çelik, yaz aylarının ishal vakalarının arttığı dönemlerden biri olduğunu ifade etti.
Çelik, sıcak havaların gıdaların daha hızlı bozulmasına neden olabildiğini, özellikle taşıma ve saklama koşullarının önem kazandığını belirterek şöyle konuştu:
“Yaz ayları ishal ayıdır. Nasıl sonbahar ayları nezle ayıdır, yazın da sıcakla birlikte yenilen, olgunlaşmış meyveler çok çabuk bozulabilir. Taşıma koşulları da her zaman sistematik bir şekilde olmuyor. Evimizde dışarıdan aldığımız ya da dolaptan çıkardığımız bir şey daha kısa sürede bozulabiliyor. Bu nedenle yaz aylarında ishallerin bir miktar artması normal. Mevsim normallerine göre artar. Dışarda uzun süre bekleyen yiyecekleri tüketmemek ve sebze-meyveleri iyi yıkamak gerekir. Dokunduğumuz her yerde mikroorganizmalar ve parazitler bulunabiliyor. Tuvaletler, kapı kolları ve ortak kullanılan alanlar da mikroorganizma kaynağı olabilir. Bu nedenle el temizliğine dikkat edilmeli”
Çelik, enfeksiyonlardan korunmanın en önemli unsurlardan birinin ise gıdaların uygun koşullarda saklanması olduğunu vurguladı.
Ankara’da yurttaşların en çok dile getirdiği iddialardan birinin şebeke suyuyla ilgili olduğunu belirttiğimiz Çelik, kentte yaygın bir su kaynaklı hastalık tablosu bulunmadığını söyledi.
Çelik, “Öyle bir şey olsa biz aciller ishallerle dolar, taşar. Sürekli serum yetiştiremeyiz. Öyle bir şey olmaz” dedi.
Ankara Büyükşehir Belediyesi de 28 Temmuz’da yaptığı açıklamada, Ankara’da görülen ishal, kusma ve mide bulantısı gibi şikâyetlerin şebeke suyundan kaynaklandığı yönündeki iddialara ilişkin değerlendirmede bulunmuştu. Belediyenin açıklamasında, Ankara’da içme suyunun Ankara İl Sağlık Müdürlüğü tarafından düzenli olarak denetlendiği, ASKİ laboratuvarlarında da 7 gün 24 saat analiz ve izleme yapıldığı belirtildi. Açıklamada, yapılan analizlerde halk sağlığını tehdit edecek herhangi bir olumsuzluk bulunmadığı ifade edildi.
ASKİ’nin internet sitesinde de Ankara’nın içme-kullanma suyuna ilişkin güncel analiz sonuçları yayımlandığı endişe duyanlar için tekrar hatırlatıldı.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.