DOLAR 43,4962 0.05%
EURO 51,3328 0.06%
ALTIN 6.875,085,72
Ankara

PARÇALI BULUTLU

Korhan

Korhan

02 Şubat 2026 Pazartesi

Güvenlik kaynakları ne çok haber yazıyor!

Güvenlik kaynakları ne çok haber yazıyor!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Faruk Bildirici

Yıldıray Oğur da “Aynı off the record bilgilendirme toplantısına katıldığımız için olabilir mi? Sorularımızı sorduk, aldığımız cevapları da off the record toplantılarda kaynak gösterme usulüne göre kaynak göstererek yazdık” yanıtını verdi.

Tartışma sonra dallanıp budaklandı, ama ben hemen kavramsal karmaşayı gidereyim. Yıldıray Oğur, “Off the record” demiş, ama bu “kayıt dışı” anlamına gelir; hiç yazılamaz. “Deep background” (derin arka plan bilgisi) olsaydı da kaynağa atıfta bulunulmaması gerekirdi.

Oğur, yazısında “Ankara’daki güvenlik kaynaklarına” diye atıfta bulunduğuna göre bir grup gazeteciye “background” (arka plan bilgisi) brifing verilmiş. Bu, gazetecinin “yayımlanma koşullarını haber kaynağıyla müzakere ederek üzerinde anlaştığı” bir yöntemdir. Tekli değil, böyle toplu bilgilendirmeler olduğunda gazetecilerin kaynağın açıklanması için ısrarlı olmaları, dayatmaya karşı çıkmaları doğru olur.

Maalesef Türkiye gazetecilik pratiğinde buna pek rastlanmıyor. Nitekim, Oğur’un yazısında “bilgilendirme toplantısı” olduğu bile belirtilmemişti. Halbuki toplantının niteliği ve katılanlarla ilgili bilgi olması haberin inandırıcılığını artırır; şeffaflığı sağlar.

Ayrıca kaynağı gizli haberlerde olgusal bilgi aktarılabilir; ama kanaat, düşünce, görüş yansıtılmamalıdır. Zira bilgi başka kaynaklardan teyit edilebilir, edilmelidir de. Ancak kaynağını açıklamadan düşünce aktarılınca gazeteci o sözlerin sorumluluğunu üzerine almış olur.

Oğur’un yazısında da gizli kaynağın görüşünün yansıtıldığı bölümler var. Örneğin, “Güvenlik kaynaklarına göre önce yasa çıkarılmalı” cümlesi, iktidar çevrelerinin bugüne değin ifade ettiğinden farklı bir yaklaşım. Bu sözlerin sahibini bilmeden bağlamını kavrayabilmek mümkün değil. Çünkü “güvenlik kaynakları”, MİT de olabilir, Genelkurmay ya da Emniyet de…

Bir de yazıda, “Ankara, Rojava’da katliam, soykırım ve açlık gibi iddiaların büyük mevzi ve toprak kaybeden örgütün bu yenilgiyi örtmek için ürettiği propagandalar olduğunu düşünüyor” cümlesi var.

Hadi “Ankara”nın kim olduğunu geçelim, ama “Rojava’da katliam, soykırım ve açlık olduğu gibi iddiaları” doğrulamak mümkün olamıyorsa da tek yanlı düşünce aktarmak yerine karşı tarafın görüşünü de birlikte vermek daha adil bir yaklaşım olurdu.

Whatsapp Image 2026 02 01 At 12.45.36

Nevzat Çiçek’in de “Güvenlik kaynakları ne diyor: 25 maddede Suriye’de yaşananlar-görüşmeler-beklentiler” yazısında da “güvenlik kaynakları”nın temennilerini içeren bölümler var. Örneğin, Çiçek, “Öcalan’ın ‘Umut Hakkı’ meselesinde bunun Öcalan tarafından da şu an dile getirilmediği, ama şartlarının iyileştirildiği belirtiliyor” yazmış.

Oysa bu yazıdan bir gün önce İmralı’daki görüşmenin tutanakları açıklandı; orada Öcalan’ın milletvekillerine “Bahçeli’nin boşuna umut hakkı ibaresini kullanmadığını, bu olmadan kendisinin çalışamayacağını” söylediği görülüyor. Açıkça istemiş, dile getirmiş umut hakkını. Bu durumda “güvenlik kaynakları”nın yanıltıcı bilgi verdiği çok açık değil mi? Üstelik yanlışın bütün yükü de gazetecinin omuzlarına bırakılmış durumda.

Kuşkusuz “güvenlik kaynakları”nın bilgilendirmeleri Oğur ve Çiçek’in katıldığı brifing ile sınırlı değil. Suriye’deki gelişmelerin tırmanmasıyla birlikte daha da arttı bu tür haberler…Kendi adlarına açıkça söyleyemediklerini, gazetecilere yazdırıyor, söyletiyorlar.

Akşam’ın, “Olayları Kandil bu hale getirdi”, Anadolu Ajansı’nın “Terör örgütü YPG/SDG, Rakka’da bazı DEAŞ’lıların da tutulduğu hapishaneyi devretmemek için orduyla çatışıyor”, NTV’nin “Güvenlik kaynakları: Talep olursa askeri destek verilir”, Türkiye gazetesinin “TSK, Suriye’den 3 şartla çıkacak”, TRT Haber’in “Güvenlik kaynakları: Çatışmaların sebebi YPG’nin Suriye’nin geleceğini ve kaynaklarını sömürme kaygısıdır”, Sabah’ın, “SDG defteri kapanıyor” , haberleri “güvenlik kaynakları”na dayanıyordu.

Bu birkaç örnek bile, “güvenlik kaynakları”nın, medyadaki Suriye haberlerini etkili biçimde yönlendirdiğinin kanıtı. Yanlışlara dair hesap verme yükümlülükleri olmaması da cabası.

Gazetecilikte “doğru yol”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Murat Yetkin ile karşılaşmasıyla ilgili görüntüleri ve ardından gelen tartışmaları yazmaya fırsat bulamamıştım. Ünsal Ünlü de programında “Mesleğimiz açısından önemsiz miydi sence? İktidar sahibinin önünde ‘Doğru yolu bulma’ tartışması yaşanması ve bunun kahkahalarla karşılanmasının haber değeri yok muydu?” diye eleştirdi beni.

Haklıydı da. Murat Yetkin’i de ikna ederek o eksiği bu hafta gidermeye çalıştım. Murat Yetkin, TBMM çalışmalarını olabildiğince yerinde izlediğini, özellikle salı ve çarşamba günleri parti grup toplantılarını izlemeye çalıştığını vurgulayarak o gün Meclis’te yaşananları aktardı:

“AK Parti Grubu’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasını dinledikten sonra gazeteci arkadaşım Maruf Buzcugil ile ‘Gidip bakalım, belki soru da sorabiliriz’ diyerek dış kulise çıkarak diğer gazetecilerle birlikte Erdoğan’ın da çıkmasını beklemeye başladık. Erdoğan, hizamızdan geçerken birden durdu, bana dönerek ‘Sen çoktan yoktun ya…’ dedi. Doğrusu şaşırdım. Sonra diğer gazetecilere dönerek ‘Bu son zamanlarda piyasada var mıydı ya?’ dedi. Ben de ‘Ben hep buradayım, Meclis çalışmalarını sürekli izliyorum’ yanıtını verdim.

Bu arada, görüntülerden çıkarsama yapanlar için söyleyeyim, tokalaşma ya da tokalaşma girişimi de olmadı. Bunu olumlama ya da olumsuzlama değil, sadece olmadığını belirtmek için söylüyorum.

Cumhurbaşkanı’na yanıtımın üstüne Okan Müderrisoğlu “Son zamanlarda bir devridaim yapıyor, inşallah doğru yolu bulacak” diye söze girdi. Erdoğan, bana dönerek, ‘Bak, bak, ne diyor?’ dedi. Ben de ‘Okan doğru konuşmuyor. Ben Meclis çalışmalarını izlerim, kendisi de bilir, diğer arkadaşlar da bilir’ dedim.

Gazeteci arkadaşlardan da beni doğrulayanlar oldu. Cumhurbaşkanı yine bana dönerek ‘Ben niye görmüyorum o zaman?’ dedi. Ben de “Onu bilemem efendim, ama ben buradayım” dedim. Cumhurbaşkanı ve beraberindekiler de gülerek yanımızdan uzaklaştı. Olay bu.”

Whatsapp Image 2026 02 01 At 12.45.37

Murat Yetkin’in anlattıklarını dinledikten sonra, Erdoğan’ın tavrını “şaşkınlık” diye niteleyerek yazılan haberlerin durumu hafifletmiş olduğunu söyleyebilirim.

Çünkü Erdoğan’ın, Murat Yetkin ya da muhalif gazetecileri, kendi deyimiyle “piyasada” görememesinin asıl nedeni, muhalif medyadaki gazetecilerin bireysel tercihleri değil, iktidarın son yıllarda gazeteciliğe getirdikleri engellemeler. “Akredite” edilmeyen muhalif gazeteciler, Meclis dışında Erdoğan’a değil yaklaşmak, olduğu salonlara bile giremiyorlar.

Meclis’teki o koridor da iktidar yanlısı gazetecilerin Erdoğan’a göründüğü, sohbet ettiği bir alan. Bugüne değin çok az muhalif gazeteci orada Erdoğan’a soru sorma fırsatı bulabildi.

Kuşkusuz Erdoğan da bu durumu biliyordur. Buna rağmen müstehzi bir üslupla Murat Yetkin’i görememekten dem vurması hakikaten çelişik bir tutum. Tavrı hiç de kibarca değil.

Okan Müderrisoğlu’nun sözleri ise gazetecilikte geldiği seviyenin göstergesi. Erdoğan’ın alaycı sözlerine destek olurken sözünü ettiği “doğru” da kendisinin doğrusu, yani iktidara payanda olmak! Orada da bir kez daha Erdoğan’a yaranmaya çalışıyor, hem de gülümseyen iktidar mensuplarının önünde.

Erdoğan’ın tavrı ve Müderrisoğlu’nun sözleri daha net bir yanıtı hak etmiş aslında…

İngiliz, ama profesör değil

John Paul Goss adlı İngiliz, İstanbul’da kaldığı evde yaşamını yitirmişti. Korkusuz, “İngiliz profesörün şüpheli ölümü” başlığıyla verdi haberi. Hürriyet, Odatv, Ülketv, İnternethaber gibi sitelerde de hep “İngiliz profesörün ölümü”nden söz ediliyordu.

Bu kişinin profesör olduğu bilgisi, komşu esnaf Abdurrahman Tekin’in, “Kendi ülkesinde profesörmüş” sözüne dayanıyordu. Ne bir araştırma yapılmış ne başka bir kişiye sorulmuştu.

Ben de internetten baktım, John Paul Goss adlı bu kişinin bir tek kitabı, makalesi yok. Bazı yerel sitelerde Goss’un İngiltere’de Newcastle Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde görev yapan kıdemli bir akademisyen ve fizikçi olduğu yazılmıştı.

Whatsapp Image 2026 02 01 At 12.45.36 (1)

Fakat NewCastle Üniversitesi’ndeki profesörün adı John değil Jonathan Paul Goss. NewCastle Üniversitesi’ndeki bu profesör ile İstanbul’da yaşamını yitiren aynı kişi de değil. DHA’nın yayımladığı videodaki fotoğraflar benzemediği gibi İngiltere’deki profesörün 2024-2025 yıllarında yayımlanmış makaleleri de bulunuyor üniversitenin sayfasında.

Goss’un beş yıl önce İstanbul’a geldiği, bir süre evsiz kaldığı belirtiliyor, ama burada bir üniversitede çalıştığına dair de veri yok. Instagram hesabında da akademisyenliğine dair ipucuna rastlamadım.

Habercilerin, her söylenene inanma eğiliminde olmaları üzücü. Kolaylıkla yanlışa sürüklenebiliyorlar. Tam tersine, söylenen hiçbir şeye inanmayıp, her söyleneni, her gördüklerini kontrol etmeleri gerekli. Yok eğer sırf haberi daha çekici kılar diye “İngiliz profesör” yazmakta sakınca görmedilerse o daha da vahim bir gazetecilik yanlışı.

Tek cümleyle:

  • Dünya, Habertürk, Milliyet, Nefes, Sabah, Türkiye ve Yeni Şafak ekonomi muhabirleri, Bursa Kirazlıyayla’da Meyra Madencilik’e ait atık havuzunun patladığı duyulduğu gün Altın Madencileri Derneği Başkanı Hasan Yücel ile sohbet ettiler; havuzun patlamasını sormadıkları gibi altın madenciliğinin yararını anlatan haberler yaptılar.

Whatsapp Image 2026 02 01 At 12.45.36 (2)

  • Sözcü’nün, “Banyo küçüktü, salonda parçaladık” haberinde cinayet ve sonrası, okuyanları travmatize edecek kadar ayrıntılı ve şiddeti normalleştiren bir dille aktarılıyordu.
  • Cumhuriyet, Hürriyet, Sözcü ve Odatv, “Uğur Mumcu, Ankara Karlı Sokak’taki evinin önünde anıldı” yazdı, ama cinayetten hemen sonra o sokağın adı “Uğur Mumcu’nun Sokağı” olarak değiştirilmişti.
  • ÇGD’nin, Yılmaz Özdil’in, “organize suç örgütü lideri” Sedat Peker’i överek “Varlığıyla onur duyuyorum” demesinin “gazetecilik ilkelerinin açık ihlali” olduğu ve “gazetecinin görevinin, yasadışı yapıları meşrulaştırmak olmadığı” açıklaması yerinde bir eleştiriydi.
  • Akşam gazetesi, AKP’li Kayseri, Esenler ve Akyurt belediyelerinin faaliyetlerini tanıtan haber görünümlü reklam sayfaları yayımladı.
  • 2019’dan beri her ramazan öncesi okurlarına “Kur’an-ı Kerim ve Kur’an Yolu Meâli” dağıtan Sabah gazetesi, bu yıl 29 kupona sadece “Kur’an Yolu Meâli” verecek.
  • Milli Savunma Bakanlığı’na dayanarak Milliyet, Sabah ve bazı sitelerde “Ege denizinde NAVTEX süresiz yayımlandı” haberi yapıldı, ama “NAVTEX”, “seyir duyuruları”nın yayımlandığı aygıtın adı olduğu için “NAVTEX duyurusu” ya da “mesajı” denebilir.
  • İçişleri Bakanlığı’nda “Basın Sözcüsü” yokmuş gibi, Mersin’de yapılan “Lavaş çetesi operasyonu”nu da İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya açıkladı.
  • TGRT Haber TV’de altın fiyatlarını anlatan muhabir, “…saat 13 olduğunda” demek yerine “… saat 13 sıfır sıfır olduğunda” dedi.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]

Devamını Oku

Gazetecilik dersi veren haber

Gazetecilik dersi veren haber
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Faruk Bildirici

“Müvekkilim; içeride Sayın Ekrem İmamoğlu hakkında ‘Ben hırsızın elini sıkmam’ ifadesini kullandığını, ziyaret sırasında ise Sayın Özgür Özel’e hitaben ‘Hırsızları savunmak adına partinin tek gündemini bu konuyla meşgul ederseniz, Sayın Genel Başkan, korkarım ki yer değiştireceğiz’ sözlerini açıkça ve yüz yüze söylediğini tarafıma net biçimde beyan etmiştir. Bugün kürsüden bu beyanların inkâr edilmesi, bir kişi tartışması değil; siyasette doğruluk, tanıklık ve etik sorunudur.”

Bu açıklamayla Enver Aysever, Özgür Özel’in Çekmeköy mitingindeki “İçeriye girmiş gazeteci kardeşim. ‘Geçmiş olsun’ dedim, ziyaret ettim. (Mahmut Övür’ü kastederek) Bir karış yalan yazdı. Bir kelimesi doğru değil” sözlerini yalanlamış oldu.

Whatsapp Image 2026 01 25 At 13.22.59 (1)

Aysever, daha önce yine avukatı aracılığıyla, cezaevinden çıktıktan sonra açıklama yapacağını duyurmuştu, ama anlaşılan Özgür Özel’in konuşmasından sonra fikir değiştirdi. Keşke bu açıklamayı Mahmut Övür’ün “Silivri’de Aysever-İmamoğlu kavgası” yazısının çıktığı 15 Aralık 2025’ten hemen sonra yapsaydı; üzerinde bu kadar spekülasyon doğmasını engellemiş olurdu.

Yaşananların öbür muhatabı Ekrem İmamoğlu’ndan hâlâ ses çıkmaması manidar. Olayın asıl muhatabı olmayan kişilere dayanarak, “Yalan çıktı” haberi yapmak da gerçeğe götürmedi bizi.

Sonuç olarak, Mahmut Övür’ün haberinin kaynağından doğrulandığını kabul etmek gerek. Ancak eleştirimi de tekrarlayacağım. Övür’ün ilk yapması gereken, haberi yayımlamadan önce kaynağından doğrulamaktı. Haberi bu açıdan eksikti; onu da şimdi Enver Aysever giderdi.

Bu haberin serüveninden gazetecilik adına çıkarılacak dersler de bunlar. Aysever’in sırf sözleri nedeniyle 11 Aralık’tan beri hapsedilmesinin haksızlık olduğunu bir kez daha belirteyim.

Medyayı itibarsızlaştırma ve arınma

Mehmet Üstündağ, uyuşturucu soruşturmasında şüpheli olan üçüncü magazin yazarı. Üstündağ da bu soruşturmada tutuklanan Cihan Şensözlü gibi Hürriyet’in Kelebek ekinde yazıyordu.

Hürriyet, Cihan Şensözlü’nün tutuklanmasında yaptığı gibi Mehmet Üstündağ’ın gözaltına alınmasını ve sonra adli kontrol koşuluyla serbest bırakılmasını da okurlarından gizledi. “4 şüpheliye gözaltı” ve “Uyuşturucu ve fuhuş soruşturmasında 4 kişi adliyede” haberlerinde Mehmet Üstündağ’ın adını gözaltına alınanlar arasında sıraladı. Yine kendi yazarı olduğunu belirtmedi, sadece “magazin yazarı” deyip geçiştirdi.

Whatsapp Image 2026 01 25 At 13.22.59 (2)

Sabah gazetesi de Günaydın eki yazarı Mert Vidinli hakkında yakalama kararı verilmesini satır arasına saklamış, kendi yazarları olduğunu da belirtmemişti haberlerinde.

Nafile çaba bunlar. Kiri halının altına süpürüp gizlemeye çalışmak yerine magazin yazarlarının uyuşturucu ve fuhuş soruşturmalarına karışmasını sorgulasalar daha yararlı olur.

Gazetecilikten gelmeyen Cihan Şensözlü ya da Mert Vidinli gibi isimler, kurdukları ilişki ağları sayesinde gazetelere sızıyorlar. Gazetecilik başlıca geçim kaynakları da değil, magazin âleminde farklı işleri var; “magazin yazarlığı”nı, o işleri için araç olarak kullanıyorlar.

Endişelendiren tarafı, onların bu pozisyonlarını, gazeteciliği çıkar ve güç aracı yaptıklarını o gazeteleri yönetenlerin de bilmesi ve ona rağmen alan açmaları bu isimlere.

Uyuşturucu operasyonları, sadece gözaltına alınan, tutuklanan isimleri değil, tüm gazetecileri, hatta gazetecilik mesleğini de itibarsızlaştırılıyor. Medya bu haksızlığa, damgalamaya, lekelemeye karşı çıkmalı. Bir yandan da kendi içinde arınma süreci başlatmalı.

Gazeteciliği farklı amaçlar için kullanan, gazetecilik standartlarına ve ilkelerine uymayan isimlerden kurtulmalı bu meslek…

Bahçeli’nin yanlışını düzeltemediler

Yine “Siyasilerin konuşmalarındaki yanlışlar düzeltilir mi?” sorusuyla karşı karşıyayız. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, grup toplantısındaki konuşmasında iki cümlede üç hata yaptı:

“Ülke merhum Recep Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü isimli eserini adeta aratmıyor. Önüne gelen Bihter olmuş, önüne gelen Behlül karakterine bürünmüş.”

Recep değil, Reşat Nuri Güntekin. Dahası Bihter ve Behlül, “Yaprak Dökümü” değil “Aşk-ı Memnu”daki karakterler. Bu romanın yazarı da Halit Ziya Uşaklıgil.

Whatsapp Image 2026 01 25 At 13.22.59

Gazetecilikte temel ilke, gerçeğin bozulmadan aktarılmasıdır. Kim tarafından dile getirilirse getirilsin yanlışa aracılık yapmamak gerekir. Bahçeli gibi siyasilerin yanlış yapmaları durumunda da sadece düzeltmekle yetinilmez, düzeltilme de açıkça belirtilir haberde.

Bahçeli’nin “Recep”, “Yaprak Dökümü” ve “Halit Ziya Uşaklıgil” yanlışlarını, muhalif medya, yanlışlığı açıklayarak düzeltti. Hürriyet, Sabah, Türkiye ve Yeni Şafak gibi iktidar yanlısı medya kuruluşları ise sosyal medyada en çok paylaşılan konulardan biri olmasına rağmen sadece “Recep”i, “Reşat” olarak düzelttiler, öbür iki yanlışı da düzeltmeden aynen yayımladılar.

Böylece bu kitapları ve yazarlarını bilmeyen insanların yanlış öğrenmesine vesile oldular; Bahçeli’nin yanlışlarını da okurlarından gizlediler.

İktidar medyası haksızlığı görmedi

Pınar Erbaş, Mehmet Akif Ersoy’un uyuşturucu operasyonunda tutuklanmasından hemen sonra izne çıkarılmış, Show TV ana haber bülteni sunuculuğundan alınmıştı. Şimdi de işine son verildi.

Oysa ne soruşturmada adı geçiyor, ne de hakkında bir suçlama var. Zaten 14 Ağustos 2022’de evlendiği Mehmet Akif Ersoy ile sadece 8 ay evli kalmış, şiddetli geçimsizlik gerekçesiyle de ayrılmış. Ondan sonra olup bitenlerle hiçbir ilişkisi de yok.

Pınar Erbaş, “Mağduru bile olmayı içime sindiremediğim bir hikâyenin kurbanı olmayı kabul etmem mümkün değil. Büyük haksızlık” diye tepki göstermekte çok haklı. Kayyum yönetimi, onu işten çıkararak “sırf eski eş” olduğu için cezalandırmış oluyor.

Ayrıca Pınar Erbaş’ın, “Söz konusu suçlamaların odağında bir kadın olarak ben olsaydım karşı tarafın işine son verilir miydi?” sorusunun yanıtını hepimiz biliyoruz. Suçlanan taraf kadın olsaydı, erkek eski eş böyle cezalandırılmaz, işinden olmazdı. O nedenle Pınar Erbaş’ın ekrandan uzaklaştırılması, haksız olduğu kadar, vicdansız ve ayrımcı bir davranış.

Bazı gazeteci arkadaşlar, özellikle de kadın meslektaşlarımızdan Pınar Erbaş’ı destekleyen, bu haksızlığa karşı çıkanlar oldu. Fakat ne yazık ki gazetecilik meslek örgütlerinden beklenen destek gelmedi. Muhalif medyada yankılandı, ama iktidar medyası haber bile yapmadı kadın meslektaşımızın sırf eski eş olduğu için haksızlığa uğramasını…

Cep telefonu pazarının birincisi kim?

Milliyet, “Mobilin yeni ikincisi, transferin şampiyonu”, Sabah “Türk Telekom mobil pazarda ikinciliğe yükseldi” ve Yeni Şafak da “En çok müşteri kazanan operatör Türk Telekom” başlığıyla verdi haberi.

Haber diyorum, ama üçü de birbirinin tıpkısı metinlerdi. Türk Telekom’un basın bülteni aynen basılmıştı ya da örtülü reklamdı. Bir gazetecinin elinden çıkmış olsa öbür şirketlerin pazar payı da yer alırdı metinde. Bu metinlerde ise abone sayısında ikinci olan şirket haberin odağındaydı; övgülerle sunuluyordu okura, ama pazarın birincisinin adı bile yoktu.

Ben de haberi kontrol etmek için Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) yeni açıkladığı Elektronik Haberleşme Pazar Verileri 2025 Üçüncü Çeyrek Raporu’na baktım. Türk Telekom Mobil’in pazar payında ikinciliğe yükseldiği doğruydu. Önceki dönemde Turkcell ve Vodafone’un ardından üçüncü durumda olan TT Mobil, az farkla Vodafone’u geçerek ikinciliğe yükselmişti. 2025’in Temmuz-Ağustos-Eylül aylarında, cep telefonu pazarının yüzde 39.4’ü Turkcell, yüzde 31.1’i TT Mobil, yüzde 29.6’sı da Vodafone abonesiydi.

Cep telefonu pazarının ikincisini yazıp, öbürlerinden söz etmiyorsanız okura eksik bilgi vermiş; haber yerine reklam yapmış olursunuz. Gazeteciliğin kötüye kullanımı bu…

Tek cümleyle:

  • Emin Pazarcı (Akşam), Mustafa Yıldız (Ülke TV), Sinan Burhan (MHA), Lamia Ayhan (Lider Haber), Yücel Velioğlu (AA) ve Osman Ateşli’nin (Haber7) de içinde olduğu bir grup gazeteci, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici ile birlikte ve BBP’nin davetiyle umreye giderek, ibadet ettiler.

Whatsapp Image 2026 01 25 At 13.22.59 (3)

  • Suriye’deki gelişmeleri aktaran ve aralarında Mezopotamya Ajansı, Yeni Yaşam gazetesi ve Jinnews’in de olduğu birçok Kürt medya kuruluşu ile gazetecinin sosyal medya hesapları, erişime engellendi ve X’te Türkiye’den görünmez kılındı.(Engelli Web)
  • Gzt.com’un “İki meslek grubu için yeşil pasaport fırsatı doğuyor” haberi, 2.5 ay önceki haberin tekrarıydı ve CHP’li Deniz Demir’in teklifi olduğu bilgisi de eksikti, ama Sabah, Gazete Oksijen ve Yeni Şafak gibi birçok site, haberi bu eksiğiyle alıntıladı.
  • Sözcü’nün “Yeşil pasaporta ‘Schengen vizesi’ geliyor” haberinde Türkiye’deki yeşil pasaportlu kişi sayısı girişte 2 milyon, bitişte ise 7 milyon olarak veriliyordu.
  • Hürriyet’in, “CHP’li 2 eski başkana teröre finans hapsi” haberinde eski Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç’in, Kazova Tekstil’de işçilerin ürettiği kazakları satın alarak ihtiyacı olanlara dağıtması nedeniyle mahkûm edildiği bilgisi yoktu.
  • Kamusal niteliği olan Anadolu Ajansı, “Yılın Kareleri” oylaması gibi kamusal bir faaliyeti, yine kamu şirketleri olan Ajet, Lifebox ve Roketsan’ın sponsorluğunda yürütüyor.
  • Yeni Şafak’taki “MESEM’e yapılan saldırıların perde arkası” başlıklı yazıda, güvenlik önlemleri alınmadan çalıştırılan küçük çocukların yaralanma ve ölümlerine değinilmedi.
  • Sözcü, Gazete Pano sitesinin “Kılıçdaroğlu’na TÜGVA demecinden haciz geldi” haberini kaynak göstermeden alıntıladı.
  • İHA ve Türkiye, yine “kameriye” ile bir çiçek olan “kamelya”yı karıştırarak, bir araç kazasını “Kamelya’ya kondu” başlığıyla yayımladı.
  • Sabancı Holding şirketlerinden Çimsa’nın, İntikamtepe’deki maden projesini, Cumhuriyet’in “Tarihimizi siliyorlar” haberinden sonra iptal ettiğini yazmıştım; ama şirket, tarihçi Dr. Selim Erdoğan ve bölge halkının tepkileri üzerine haberden bir gün önce iptal açıklaması yapmış.
  • Times Higher Education (THE) araştırmasını, Karar gazetesi, “Türk üniversiteleri ilk 300’e giremedi”, Hürriyet ise “ODTÜ yine ilk 100’de” başlığıyla haber yaptı.
  • Muhalif medya, YeniŞafak’ın gündeme getirdiği “İBB’ye bağlı Güzeltepe Çocuk Eğitim Merkezi’nde 3 yaşındaki bir çocuğa taciz ve şiddet iddiası”na ilgi göstermedi.
  • Akşam ve Hürriyet, “Oscar’ın en iddialısı Sinners” haberinde filmin adının Türkçe “Günahkârlar” anlamına geldiğini belirtmedi.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]

Devamını Oku

Ünlülerin lekelenmeme hakkı

Ünlülerin lekelenmeme hakkı
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Faruk Bildirici

Fakat Can Yaman, ertesi sabah serbest bırakıldı ve hemen de yıllardır yaşadığı İtalya’ya uçtu. Oraya gittikten sonra da “İtalyan basını”na “Boğaz’dan gelen haberleri kopyala yapıştır yapma hatasına düşmeyin” diye seslendi. Uyuşturucuyla yakalandığı haberlerini yalanlayarak, “Eğer doğru olsaydı, bu kadar kısa sürede serbest bırakılıp ertesi gün İtalya’ya dönemezdim” dedi.

Nitekim Cumhuriyet’ten Barış Terkoğlu da o gece polislerin Can Yaman’ın üzerini iki kez aradığını, ama uyuşturucu bulamadığını, yine de savcılık talimatıyla gözaltına alındığını yazdı.

Başsavcılığın, operasyonla ilgili açıklamasındaki “uyuşturucu veya uyarıcı madde bulundurmak, uyuşturucu kullanılmasını kolaylaştırmak suçlarını işlediği değerlendirilen yedi şüphelinin gözaltına alındığı” ifadesi, Can Yaman’ı da zan altında bırakıyordu. Fakat bu ifade Can Yaman’ın üzerinde uyuşturucu bulunduğu haberlerine gerekçe olamaz.

Belli ki, polis, savcılık ya da başka birileri bu yanlış (ya da yalan) bilgiyi gazetecilere sızdırmış. Başsavcılık yeni bir açıklamayla bu yanlışı düzeltebilirdi, yapmadılar.

Daha önemlisi, gazetecilerin araştırıp, doğrulamadan yazmamaları gerekirdi. Hele ki, Can Yaman’ın birkaç saat sonra adli kontrol kararı bile verilmeden serbest bırakılması sonrasında yazdıklarından şüphelenip yanlışı düzeltme çabası içine girmeleri beklenirdi. Onu da yapmadılar. Hatta çoğu, Barış Terkoğlu’nun yazısından sonra bile düzeltmedi, güncellemedi yanlış haberi.

Maalesef başsavcılık gibi medyada da ünlülerin lekelenmeme hakkına ilişkin kayıtsızlık söz konusu. Gazeteciliğin, “Yargı kararı kesinleşmedikçe, şüpheli veya sanık suçlu ilan edilmemelidir” ilkesi çoktan unutuldu. Gözaltına alınan ünlü isimlerin, anında fuhuş, uyuşturucu ve ahlaksızlıkla damgalanması için bir tek ifade yetip de artıyor.

Whatsapp Image 2026 01 18 At 13.17.42

Örneğin sosyal medya ünlüleri Selen Görgüzel ile Rabia Karaca’nın ifadesine dayanarak, şarkıcı Emel Müftüoğlu’ndan voleybolcu Derya Çayırgan’a kadar birçok kişi suçlu gösterildi haberlerde. Ama Rabia Karaca, Oktay Kaynarca’yı da suçluyordu ifadesinde.

Sabah başta olmak üzere Turkuvaz medyanın, “2 şüpheli daha tutuklandı” haberlerinde Emel Müftüoğlu başa çıkarılırken, Oktay Kaynarca’nın adı araya sıkıştırılıp geçiştirildi. Fakat test negatif çıkınca da tam tersini yaptılar. Sabah’ta, “Oktay Kaynarca’nın uyuşturucu testi negatif çıktı” haberi yayımlandı; aynı şekilde testi negatif çıkan Müftüoğlu’ndan hiç söz edilmedi.

Bu insafsız bir tutum. Sırf, Oktay Kaynarca, ATV’de “Kim milyoner olmak ister?” programını sunuyor diye onu koruyup Emel Müftüoğlu ve öbür ünlüleri, damgalamak ayıp ötesi.

Gazetecilikte tarafsızlığın ne denli önemli olduğu böyle durumlarda daha net görünüyor. Aynı ifadelerle bazılarını kollayıp, başkalarını hükümlü göstermek gazetecilikle bağdaşmaz. Lekelenmeme hakkında ünlü ünsüz ayrımı olmaz.

Hani İmamoğlu’nun uçağıydı?

İktidar medyası bir özel uçakta yaşananları, günlerdir İBB soruşturması çerçevesinde çarşaf çarşaf haberleştiriliyor. Maalesef bu haberlerde doğrularla yanlışlar birbirine karıştırılıyor.

Örneğin, söz konusu uçağın “Ekrem İmamoğlu’na ait olduğu” yazıldı, söylendi. Oysa uçağı halen firari olan işinsanı Murat Gülibrahimoğlu adlı kişi kiralamıştı ve özel jetin sahibi olan AKP’ye yakın işinsanı Veysel Demirci de İmamoğlu’nun o uçağa bindiği iddialarını yalanlandı.

Whatsapp Image 2026 01 18 At 13.17.41

Nitekim Türkiye gazetesi, 15 Ocak’ta “Fenomen, İmamoğlu’nun jetindeki skandalları ifşa etti” başlığı attı habere. Ertesi gün de yine Türkiye gazetesinin birinci sayfasında “Hayalet jet”in eski sahibi ile konuştuk: Kiralayanı bilmeyiz” haberi çıktı. İyi de hani “İmamoğlu’nun jeti”ydi?

Düzeltme de yayımlanmadı tabii ki…Ergenekon sürecinde olduğu gibi neyin gerçek, neyin dezenformasyon olduğunu anlamak için yargı sürecini bekleyeceğiz anlaşılan…

TRT’nin 16. kanalına gerek var mıydı?

TRT’nin o kadar çok televizyon kanalı var ki, anımsamakta zorlanıyor insan. TRT’nin sayfasına baktım, orada tam 15 TV kanalı sıralanıyor:

“TRT 1, TRT 2, TRT Haber, TRT Spor, TRT Spor Yıldız, TRT Belgesel, TRT eba, TRT Çocuk, TRT Diyanet Çocuk, TRT Müzik, TRT Arabi, TRT Avaz, TRT Kurdî, TRT Türk, TRT World.”

Whatsapp Image 2026 01 18 At 13.17.41 (1)

TRT, şimdi bununla da yetinmedi; bir de TRT Gençlik kanalını açtı. Böyle bir kanala neden gereksinim duyulduğunu TRT Genel Müdürü M. Zahid Sobacı, törende şöyle açıklamış:

“Kanalımız, birtakım dijital mecralar üzerinden gençlerimizin kalplerine ve zihinlerine musallat olan hazcı zihniyetin ve karanlık mahfillerin karşısına, temiz, güvenli, fıtrata uygun, aileyi ve milli değerleri merkeze alan içerikleriyle dikilen stratejik bir girişimdir.”

Sanırsınız TRT’nin tüm kanalları etkin “kamu hizmeti yayıncılığı” yapıyor ve büyük ilgi görüyor, çok izleniyor. Oysa TRT kanallarının izlenme oranları çok düşük, sadece TRT 1’in reytingi yüzde 1’in üzerine çıkabiliyor.

Ayrıca TRT, siyasi iktidar yanlısı bir yayın çizgisini sürdürüyor; ayrımcılık ve nefret söylemi içeren programlar yayımlıyor. TRT Tabii’nin, “LGBTİ+ bireyleri camdan bir odadaki her şeyi kırıp döken gökkuşağı renkli file” benzeten, eşcinselleri hedef gösteren “Gökkuşağı Faşizmi” adlı belgeseli bu tür programların en son örneği.

Üstelik de televizyonlar RTÜK denetimine tabi iken, TRT denetimlerden azade. Öyle olunca da milyarların bunca TV kanalına nasıl harcandığı belirsiz. TRT, şeffaf bir kuruluş da değil.

Düşünün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “TRT Genç kanalının açılışını Türk mühendislerce geliştirilen ‘Robo Genç’in getirdiği kumandayla yaptığı” açıklandı. Ama aslında o robot, “Çin merkezli Unitree Robotics’in G1 adlı humanoid robotu”ydu. Şirketin sayfasında başlangıç fiyatının 13.500 dolar olduğu belirtiliyordu.

Çinli robotu yerli diye sunabilen, sadece açılış için bir robota binlerce dolar harcayabilen TRT yönetimi şimdi çıkmış, temiz ve güvenli yayıncılıktan söz ediyor. Önce şeffaflık, önce gerçek “kamu hizmeti yayıncılığı” olmalı. Aksi halde TRT Genç de yine birilerine makam mevki sağlamaktan, dış yapımlara para aktaracak yeni bir “kanal” olmaktan öteye gidemez.

Kelebek kendini yalanladı

Hürriyet’in magazin eki Kelebek’in internet sayfasında “Altın kıyafetiyle sevgilisi onu yanına almadı… Daha geçen hafta sahneden aşkını haykırmıştı” başlıklı bir haber yayımlandı.

“Marty Supreme” filmindeki oyunuyla Altın Küre ödüllerinde “en iyi erkek oyuncu” seçilen Timothee Chalamet’in, sevgilisi Kylie Jenner ile kırmızı halıya çıkmadığı anlatılıyordu haberde. İngiliz vücut dili uzmanı Judi James’in de bu durumu, “Chalamet, ilişkisini ön plana çıkarmak istemedi” diye yorumladığı aktarılıyordu.

Oysa ABD medyasına göre, “Jenner altın rengi elbisesiyle doğrudan tören alanına girmişti, ancak her zamankinden daha mutlu ve birbirlerine daha aşık” görünüyorlardı.

Whatsapp Image 2026 01 18 At 13.17.40

Zaten Kelebek muhabirleri töreni izlemediğine ve vücut dili uzmanı ile konuşmadığına göre, haber bir yerlerden alıntılanmıştı. Fakat kaynak da gösterilmiyordu haberde. Oradan buradan haberleri aşırıp, kendisi izlemiş gibi yayımlamak da dijital çağın intihal alışkanlığı…

Ayrıca “..sevgilisi onu yanına almadı” yazan Hürriyet bir gün sonra da ilk sayfanın tepesinden “Altın Küre romantizmi” haberi yayımladı. İkilinin birbirlerine sevgiyle baktığı romantik fotoğrafın altına “Chalamet ödülü sevgilisi Kylie Jenner’la kutladı” yazıyordu.

Demek ki, “Chalamet’in ilişkisini öne çıkarmak istemediği” yorumu doğru değildi! Böylece Kelebek, bir gün önceki haberini düzeltmiş, kendisini yalanlamış oluyordu. Tabii okurlarına açıklama gereği duymadan, üstü örtük biçimde yapıyorlardı bu yalanlamayı.

İyi de o siparişleri neden verdiler?

Önce DHA, “Evine 20 günde 400 sipariş geldi! Kapı zili sürekli çalıyor: ‘Hayatın boyunca seninle uğraşacağız” haberi geçti. Bursa’da yaşayan Ersan Yalçuva adlı kişinin evine, son 20 günde 400 yemek siparişi verildiği, polis, ambulans ve trans bireyler gönderildiği belirtiliyordu.

Haber siteleri ve televizyonlar çok ilgi gösterince, İHA da “Bursa’da asılsız ihbar ve sipariş kâbusu… Yakın arkadaşları da hedef alındı” haberiyle sürdürdü olayı. İHA’nın eklediği yeni unsur, “yakın arkadaşlarının evlerine de yemek siparişleri” gönderilmesiydi.

Fakat her iki haberde de “Neden?” ve “Kim?” sorularının yanıtı eksikti. DHA’nın haberinde bu konuda “farklı numaralardan arayan kişilerin ‘Hayatın boyunca seninle uğraşacağız’ dedikleri” şeklinde ipucu vardı. Ancak bu kişiler kimdi ve neden bu kadar kızmışlardı; bu konuda bırakın bilgiyi, bir ipucu bile yoktu haberde.

Günler sonra yayımlanmasına rağmen İHA’nın haberinde de kimlerin, neden bunları yaptıklarına dair bilgi olmadığı gibi, Ersan Yalçuva’nın telefonla arkadaşlarını nasıl tespit edip onların da evlerine yemek siparişi verdikleri hakkında da bilgi yoktu.

Oysa birileri sinirlenerek bu kişiyi siparişlerle cezalandırmaya kalkıyorsa bir neden olması gerek değil mi? Önceden yaşanan bir olay…

Anlaşılan, her iki haberi yazan muhabirler, anlatılanları kurcalamaya gerek görmemişler, hemen inanmışlar. “Neden” ve “Kim” sorularına yanıt aramamışlar; bu kişinin kendilerine anlattığını peşinen doğru ve eksiksiz kabul etmişler. Haberde bu kişiye yönelttikleri tek bir soru bile yok.

Ne yazık ki, DHA ve İHA editörleri de haberin 5N1K’sının eksik olduğunun ayırdına varmadan servise koymuşlar. Öyle de yayımlandı haber. Halbuki bu yarım yamalak haberde gazetecilik yok; yapay zekanın da yapabileceği aktarıcılık var sadece…

Şüpheciliği ve eleştirel bakışı unuttuğunuzda geriye gazetecilik kalmıyor.

Tek cümleyle:

  • Anadolu Ajansı, Hürriyet, Dünya, Milliyet, Türkiye ve Sözcü’nün, “Sabancı Holding, İntikamtepe’deki maden projesini askıya aldı” haberlerinde, bu kararın Cumhuriyet’in “Tarihimizi siliyorlar” haberinin ve tepkilerin ardından alındığı bilgisi eksikti.
  • Hürriyet, Basın Kanunu’nun “18 yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının kimliklerini açıklayacak yayın yapılmaması” hükmüne ve aynı yöndeki gazetecilik ilkelerine rağmen “Atlas’ı hiç unutmayın” manşetinde fail çocuğun yüzü açık fotoğrafını yayımladı.
  • Ensonhaber sitesi “DEM Heyeti İmralı’da” haberinde İmralı adası yerine Yassıada’nın görselini kullandı.
  • CHP’li Bursa Büyükşehir Belediyesi, “fetihin 700. yılı etkinlikleri”ni Milliyet gazetesine verdiği haber görünümlü reklamla duyurdu.
  • Darbe girişimi sonrasında 2016’da KHK ile kapatılan gazetelerden biri olan Kürtçe gazete Azadiya Welat (Memleket Özgürlüğü) 10 yıl aradan sonra yeniden yayımlanmaya başladı.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]

Devamını Oku

Trump’ın diline teslim olan habercilik

Trump’ın diline teslim olan habercilik
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Faruk Bildirici

Diline hâkim, mesleğine saygılı, olaylara nesnel bakabilen ve analiz eden gazeteci, haberinde kendi sözcüklerini kullanır; haberin dilini özgün bakışıyla kurgulamaya özen gösterir.

Ne yazık ki, ABD’nin Venezuela’ya askeri müdahalesine ilişkin haberler, gazetecilerin çoğunun sözcük seçiminde, haberlerin dil kurgusundaki becerilerini yitirdiğini gösterdi. Son yıllarda gazetecilik “aktarıcılık” ile o kadar sınırlandı ki, olacağı buydu.

Dikkat ettim, 3 Ocak günü haber kanallarının sunucularının dilinde, ekranların altında hep “Maduro yakalandı” cümlesi vardı. Dijital mecralarda da “yakalandı” sözcüğü sık kullanılıyordu. Oysa “yakalamak”, Trump’ın açıklamasında kullandığı sözcüktü; onun bakışını yansıtıyordu.

Whatsapp Image 2026 01 04 At 12.59.49 (2)

Bir ülkenin başka bir ülkenin devlet başkanını askeri operasyonla ülkesinden kaçırmasını, “yakalamak” olarak nitelendirmek, olayı bir çete liderinin yakalanmasına indirgemektir; daha beteri Trump’ın diline teslim olmaktır.

Tabii teslimiyet, Trump’ın diliyle de sınırlı değildi. İktidara da teslim olan yaygın medya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, gün boyu Venezuela’ya müdahaleye ilişkin sessiz kalmasını da göstermemeye çalıştı. “Bir yanda kınama bir yanda itidal” diyen Hürriyet, “Uluslararası tepkiler cılız” yazan Milliyet, Dışişleri Bakanlığı’nın saldırıyı kınayamayan açıklamasının da “cılız” olduğundan söz edemedi, geçiştirdi.

ABD medyasının teslimiyeti de kendisini Trump’ın basın toplantısında gösterdi. Trump’a eleştirel tek bir soru bile sormadı gazeteciler, polis şefinden kriminal bir operasyonun ayrıntılarını öğrenmeye çalışan polis muhabirleri gibiydiler. Uluslararası hukukun çiğnenmesinden söz edebilen tek bir gazeteci bile çıkmadı.

Oysa uluslararası hukuk, insanlığın yüzyıllar boyu yaşanan acı deneyimlerden damıttığı değerli bir kazanım, sahip çıkmak da gazetecilerin görevi…

Sabah da kaçak yazarını görmezden geldi

Hürriyet’in, magazin yazarı Cihan Şensözlü’nün uyuşturucu operasyonunda tutuklanmasını görmezden geldiğini yazmıştım geçen hafta. Meğer Sabah da aynı operasyonda hakkında yakalama kararı verilen yazarı Mert Vidinli’yi tümüyle yok saymış, ben atlamışım.

Yakın arkadaşı Cihan Şensözlü gibi “fuhuşa teşvik ve aracılık” ile suçlanan Mert Vidinli, Sabah’ın Cumartesi ekinde yazıyordu. 13 Aralık 2025’teki son yazısı “Trendi artık 10 saniyelik videolar belirliyor” başlığını taşıyordu.

Sabah, Vidinli’nin adını 19 Aralık’taki “Uyuşturucu skandalı büyüyor” haberinde gözaltı kararı verilenler arasında, 1 Ocak’ta da “malvarlığına el konulan yedi şüpheli”nin arasında saydı, ama her iki haberde de Sabah yazarı olduğunu belirtmedi. Şensözlü’nün fotoğrafını ve savcılık ifadesini de yayımlamaktan kaçınmayan Sabah, onun da Hürriyet yazarı olduğunu yazmadı.

Whatsapp Image 2026 01 04 At 12.59.49 (1)

Günaydın ile Cumartesi eklerindeki yazarlardan da destek gelmedi; onlar da Vidinli’yi yok saydılar. Hatta Mevlüt Tezel, “Halk bu numaraları yer mi?” yazısında, kaçak durumdaki Şeyma Subaşı ve Şevval Şahin’in yurtdışından paylaştıkları “maneviyat mesajlarını” eleştirdi. Oysa yurtdışında olan Vidinli’nin de paylaşımları, açıklamaları oluyordu, onları görmezden geldi.

Tuba Kalçık da “Habertürk’teki baskı ve taciz iddiaları vahim” diyerek, “Kadın gazeteciler, kadın dernekleri, feminist tayfa neredesiniz?” çağrısında bulundu. Vidinli’nin adını bile anmadı.

Sabah da Hürriyet gibi, kendileri yazmazsa insanların öğrenemeyeceğini sanıyor herhalde. Bu çağda hiç mümkün değil, yazarlarının uyuşturucu ve fuhuş ile suçlandığının duyulmaması.

Göz önündeki gerçeği okurlarından gizleme çabası içine girmek olsa olsa yanlışı daha da büyütür. Suçlu olup olmadıklarına elbette yargı karar verecek; ama bu tip gazetecilik etiğinden uzak, eğlence sektöründe farklı çıkar ilişkileri içinde olan kişilerin gazeteye yazar yapılmasının sorumluluğundan öyle sessizce kurtulamazlar.

Hürriyet gibi Sabah yöneticileri de gazeteciliğin itibarına, güvenilirliğine zarar veren bu tip insanların medyaya sızmasına neden, nasıl onay verdiklerini de açıklamalı, özür dilemeli…

Lisede şiddet mi, taciz mi?

İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenciler arasında yaşanan olayları önce Sabah gazetesi “Şampiyonlara akran dayağı” manşetiyle gündeme getirdi. Tarih 6 Aralık 2025’ti.

İki gün sonra da Türkiye gazetesi “İstanbul Erkek Lisesi’nde taciz rezaleti: Elit okulda skandal” manşetinde “dayak” iddiasının perde arkasından “kız öğrencilere yönelik taciz listesi ve mahrem görüntüler çıktığını” yazdı. Lisedeki dayak ve taciz iddiaları daha sonra tüm medyaya yayıldı; her yerde haber oldu.

Whatsapp Image 2026 01 04 At 12.59.49

Sabah, haberin peşini bırakmadı. 27 Aralık’ta, soruşturmanın tamamlandığına ilişkin haberde “Taciz yok, sistematik şiddet var” diye yazdı. Haberde “taciz iddiasının doğrulanmadığı”, “507 maddelik listenin mağdur öğrencilere ait olmadığı” ve “kız öğrencilere ait görüntü olmadığı” vurgulandı. Hatta Sabah, bu haberin yanındaki “Doğruları ilk kez Sabah yazdı” başlıklı kutuda 6 Aralık’taki haberin kupürünü de tekrar yayımladı.

Bu ifadelerin muhatabı, doğrudan Türkiye gazetesiydi; orada yazılanlar yalanlanmış oluyordu. Fakat Türkiye’den Sabah’a yanıt gelmedi. Şimdi Türkiye gazetesinin yapması gereken, “taciz” haberinin doğruluğunu kanıtlamak ya da ‘taciz” haberini düzeltip özür dilemek.

Mahkeme ciddiye almamışsa

“Ankaralı Necla Özmen: Trump benim babam, DNA testi istiyorum” haberini kullanan haber sitelerini görünce inanamadım. İHA ve DHA’nın geçtiği haber, Evrensel’den Cumhuriyet, Gazete Oksijen, Hürriyet, NTV, Sözcü, T24, Takvim, Türkiye, TVNET ve Yeni Akit’e kadar onlarca sitede ve TV’de yayımlamıştı.

Ankara’da yaşayan 55 yaşındaki Necla Özmen, ABD Başkanı Donald Trump’ın, kendisinin biyolojik babası olduğunu iddia ediyordu. Ancak elinde somut hiçbir belge, bilgi yoktu; sadece annesinin sekiz yıl önce TV’de Trump’ı görünce “Senin baban bu” demesine dayanıyordu. Nitekim mahkemeye de başvurmuş, Ankara 27. Aile Mahkemesi başvuruyu hemen reddetmiş.

İşte bütün mesele de burada. Mahkemenin kararı ortadayken haberdeki mantık dışı unsurlara tek tek değinmeye bile gerek yok. Peki mahkemenin ciddiye almadığı uçuk kaçık bir “iddia”yı, medya neden ciddiye alıp, çarşaf çarşaf haber yapar?

İlgi çekmesi, insanların merak edip okuması ve izlemesi dışında bir gerekçe düşünemiyorum. “Haber değeri” açısından düşünüldüğünde bu haber değil. Böyle bir metni hazırlamak ve yayımlamak da okumak ve izlemek de zaman ve enerji kaybı. Kötü habercilik…

Önce karala, sonra parayla “cevap hakkı” kullandır

Sabah’ın “Naylon faturayla milyonlar kaçırdı” haberi, bir emekli astsubayın işinsanı Serdar Bilgili hakkındaki suç duyurusuna dayanıyordu.

Sabah’ın haberi, A Haber, CNN Türk, Hürriyet, Milliyet, Patronlar Dünyası, Sözcü TV, Sabah, Takvim, T24, Yeni Akit, Muhalif ve Yeni Asır gibi onlarca haber sitesinde kopyalandı.

Serdar Bilgili ve Bilgili Holding de haberi yalanlamakla kalmadı; bir de ilan metni hazırladı. Açıklama, Haberler, Sol Haber, T24 ve 12 Punto sitelerinde haber olurken, Sabah, Hürriyet, Milliyet, Bloomberg ve bazı haber sitelerinde sadece ilan yayımlandı.

Sabah’ın haberini alıntılayan siteler, Bilgili Holding’in açıklamasını yayımlayarak “cevap hakkı” tanımışlar. Doğru da yapmışlar. Fakat haberi yayımlayan Milliyet ve Sabah’ın “cevap hakkı” yerine para alarak ilan yayımlamaları haberciliğin kötüye kullanılması niteliğinde. Bir şirket ile ilgili olumsuz haber yapıp sonra da ilan/reklam alacaksınız! Gazeteciliğin ruhuna aykırı bir davranış bu. Parası olmayan cevap hakkı kullanmayacak mı?

Zaten böyle bir sürece yol açan Sabah’ın haberi yanlışlarla doluydu. Öncelikle tek yanlı bir haberdi, karşı görüşe söz hakkı verilmemişti. Daha önemlisi, suçlamaya dair somut bir bilgi ve belge olmadığı gibi, Serdar Bilgili’yi ve şirketlerini suçlayan Ali Aksoy adlı emekli astsubayın konuyla ilgisine dair bir bilgi bile yoktu haberde.

Aslında öbür sitelerin de bu eksikliklere dikkat etmesi, Sabah’ın haberini aynen kopyalamadan önce kontrol etmesi gerekirdi.

Tek cümleyle:

  • İktidar medyası vergi ve harçlardaki artışı “Vergi ve harçlarda artış oranı 6.5 puan indirildi” (Sabah), “Vergi ve harçlarda yeni fiyat (Milliyet), “Vergi ve harçlarda sınırlı artış” (Akşam), “Vergi ve harç artışında 6.5 puanlık indirim” (Yeni Şafak) diye olumlayarak yayımladı.
  • Akşam’ın, “Dizi tazminatı Darüşşafaka’ya” haberinde Alina Boz’un kazandığı tazminatın ve dolayısıyla bağışın miktarı yoktu.
  • Hürriyet’in, “Oyuncu Pınar Altuğ önceki gün Etiler’de görüntülendi” haberinde oyuncunun Etiler’de değil, yere uzanırken çekilmiş ve filtrelenmiş bir stüdyo fotoğrafı vardı.
  • Korkusuz’un “Yiyin efendiler yiyin” manşetinde TRT Yönetim Kurulu üyelerine (2024’te) toplam 4 milyon 919 bin lira “huzur hakkı” ödendiği yazıyordu, ama bu miktar haberde “ücret” olarak belirtiliyordu.
  • İktidar medyası “Emeklinin gözü maaş zammı” haberlerinde emeklilerin düzenlediği mitingleri görmezden geldi.
  • Prof. Dr. İlber Ortaylı, “Üç tane vatan evladımız, polisimiz şehit edildi” diye yazarak, (Attila Aşut’un deyişiyle) “tane dediği üç canımızı eşyaya indirgemiş, yani şeyleştirmiş” oldu.
  • Cumhuriyet gazetesi yazarı Özdemir İnce, 30 Aralık’ta köşesini Digiturk ile yaşadığı kişisel sorununa ayırarak bu dijital platformu okurlarına şikayet etti.
  • Türkiye gazetesi, yapay zekaya Somali’de kurulması planlanan uzay üssünün fotoğrafını yaptırdı, ama “yapay zeka ürünü” olduğunu belirtmeden üssü bitmiş gibi gösterdi.
  • Yeni Şafak, AKP’li Ümraniye Belediyesi’nin, Akşam ve Türkiye de AKP’li Konya B. Belediyesi’nin icraatlarının tanıtımını “Bu bir ilandır” uyarısı koymadan yayımladı.
  • Halk TV, “Kartopu oynayan çocukları ezdi” haberinde kayan bir aracın çocuklara çarpma görüntüsünü dört kez tekrarladı.
  • Nefes’te, “TL, kaybedenler kulübünden çıkamadı” haberinde “2025’in yıldızları” ile “2025’te kaybedenler” tabloları aynıydı.
  • Akşam, Aydınlık, Evrensel, Karar, Korkusuz, Milat, Milli Gazete, Milliyet, Nefes, Sabah, Takvim, Türkiye, Türkgün, Yeni Asya, Yeni Şafak ve Yeni Yaşam gazetelerinin fiyatı 20 liraya, Hürriyet ve Posta’nın fiyatı ise 25 liraya çıkarıldı. Evrensel, Korkusuz, Nefes, Milliyet, Türkiye ve Yeni Asya dışındakiler okuruna açıklama yapmadı.
  • Şarkıcı Gülben Ergen, Show TV’nin, uyuşturucu soruşturması nedeniyle tutuklanan M. Akif Ersoy’un eski eşi olması nedeniyle Pınar Erbaş’ın haber sunmasını engellemesine tepki gösterdi. “Yanlış evliliğin bedelini niye işiyle ödüyor?” diye sordu.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]

Devamını Oku

Hürriyet, yazarının tutuklanmasını görmezden geldi

Hürriyet, yazarının tutuklanmasını görmezden geldi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Faruk Bildirici

Web sayfasındaki “Uyuşturucu soruşturmasında gözaltına alınan 6 şüpheli tutuklandı” haberinde ise tutuklananlar arasında sadece adı verildi. Fakat Şensözlü’nün, Hürriyet yazarı olduğu dahi belirtilmedi. Sonraki günlerde de Şensözlü’nün adı Hürriyet’te hiç geçmedi. “10 soruda uyuşturucu operasyonları” haberinin “Medyaya nasıl sıçradı” bölümünde bile anılmadı.

Hatta Barış Yarkadaş TGRT’de, İsmail Saymaz da Halk TV’de Şensözlü’nün “İstanbul -Dubai arasında “fuhuş hattı” kurarak “fuhuşa teşvik ve aracılık” ile suçlandığını aktardılar. Bu suçlamaların haklı olup olmadığına yargı karar verecek. Fakat Saymaz’ın yazısında “gizli tanık” ifadesine dayanması ve sosyal medya ünlüsü bir kadının adını vermesi hatalıydı. Kanıtlarla doğrulanmayan “gizli tanık” ifadelerinin ne hukuki geçerliliği olabilir ne de gazetecilik için veri kabul edilebilir.

Whatsapp Image 2025 12 28 At 12.59.12 (1)

Bütün bu ve benzer yayınlara rağmen Hürriyet yönetiminden hiçbir açıklama gelmedi. Açıklamayı geçtim, Kelebek yazarlarından Şensözlü’ye tek satırlık destek olmadı.

Zira Medyaradar’a göre, Şensözlü’nün Hürriyet’te yazmaya başlamasının nedeni gazetenin sahibi Yıldırım Demirören’in eşi Revna Demirören ile dostluğu. Eğlence ve gece yaşamına dair yazıları, 17 Ocak 2019’dan beri Kelebek’te yayımlanıyor, ama gazetecilik onun için sadece vitrin. Marka danışmanlığı yaptığı gibi, eğlence sektöründe de çeşitli projeler yürütüyor.

Nitekim sosyal medyadaki paylaşımlarına bakılırsa ışıltılı bir yaşam sürdürüyor. Paris-Londra-Dubai geziyor, lüks otellerde konaklıyor, pahalı mekânlarda dolaşıyor, marka giyiniyor.

Böyle bir yaşam sürdürebilmesi için gereken parayı nasıl bulduğunu bilemiyorum. Görünen, Kelebek’te, kaldığı otellerin, yemek yediği, eğlendiği mekânların reklamını yaptığı. Beş yıl kadar önce İstanbul’daki bir otelin reklamını yaptığı için sosyal medyadan uyarmıştım:

“Hürriyet Kelebek okuru dikkat! Cihan Şensözlü’nün yazısının ‘Hafta sonu kaçamağı’ bölümü bir gazeteci yazısı değil, İstanbul’daki bir otelin tanıtımı/reklamıdır. Yazar, iki gün kaldığı oteli övgülere boğuyor ve okurlara bu otelde konaklamalarını öneriyor! Uyarıyorum.”

Hürriyet yönetimini değil de okurlarını uyarmamın nedeni ise onların Şensözlü’nün bu faaliyetine bilerek onay verdiklerinin farkında olmamdı.

Yıllardır bildiği gibi at koşturmaya, gazeteciliği kullanmaya devam etmiş anlaşılan. Şensözlü gibilere gazeteci demek, gerçekten gazetecilik yapıp bu mesleğin yükünü çeken insanlara haksızlık. Bu tür insanların medyaya sızması gazeteciliğin itibarına, güvenilirliğine zarar veriyor.

Umarım Şensözlü vakası ders olur da patron eşinin her isteğine evet demez medya yönetenler.

Uyuşturucu mu, ahlak operasyonu mu?

Uyuşturucu operasyonu haberlerinde uyuşturucu satışına ve örgütün varlığına dair somut veri görünmüyor. Habire şüphelilerin uyuşturucu kullandıklarına ve cinsel ilişkilerine ilişkin bilgiler aktarılıyor.

Medya, “uyuşturucu operasyonu” değil de “ahlak operasyonu” yürütülüyormuş gibi yorumlar, haberler boca ediyor topluma. İnsanların suçun konusu olmayan özel yaşamlarına dair konuşmalar, görüntüler, kayıtlar, hiçbir editöryal süzgeçten geçirilmeden yayımlanıyor.

M. Akif Ersoy’un olduğu öne sürülen görüntüler ve yatak odası fotoğrafları, şüphelileri, “ahlaki” açıdan damgalayan yayınların çarpıcı bir örneğiydi. Nedim Şener’in, Sadettin Saran ile Ela Rümeysa Cebeci’nin WhatsApp yazışmalarını tam metin yayımlaması da insanların mahremiyet haklarının ihlaliydi. Büyük bölümü suçlamayla ilgisi olmayan o yazışmaların yayımlanmasıyla Cebeci, “kötü kadın” olarak etiketlendi. Şener’in yazısını aynen alıntılayan haber siteleri, gazete ve TV’ler de aynı yanlışı tekrarladı.

Belki de bu insanlar beraat edecek yargılama sonunda. Ancak savcı gibi hareket eden medya sayesinde daha şimdiden suçlu ilan edildiler. Medyadaki kadın sunucular töhmet altında bırakıldı; M. Akif Ersoy ve Habertürk’ün yanı sıra gazeteciliğin itibarına da zarar verildi.

Prens Selman’a atfedilen yılbaşı uydurmacası

Yeni Akit, “Selman İslam’ı güncelledi!!! Noel ve Pagan bayramlarına kapı açtı!” başlığıyla haberleştirmişti. Aynı haber, Süperhaber ve İnternethaber’in de aralarında olduğu onlarca haber sitesinde ve Hürriyet’te yayımlandı.

Bir okurun uyarısıyla, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’ın, “İslamı güncellediğini” ve “Artık yeni vizyonumuz uyarınca Hıristiyan ve Yahudi dini bayramlarını kutlayabiliriz” sözlerini içeren bu haberlere baktım. İlk dikkatimi çeken, hiçbirinde kaynak gösterilmemiş olmasıydı. Hemen hepsi de küçük değişiklikler dışında birbirinin kopyasıydı.

Whatsapp Image 2025 12 28 At 12.59.13 (1)

İnterneti tararken, “Uzun yıllar Katar’da yaşayan, yaklaşık 15 yıldır Körfez’i yakından izleyen gazeteci” Feyza Gümüşoğlu’nun paylaşımını gördüm:

“Epey yayılmış, ama Muhammed bin Selman’ın böyle bir açıklaması yok. Ancak evet; Suudi Arabistan, 2030 Vizyonu kapsamında geçirmekte olduğu ekonomik ve sosyal dönüşümle birlikte, yılbaşı süslemeleri, ağaç ve çeşitli tematik etkinlikler son yıllarda daha serbest.”

Ayrıca Akhbar Meter adlı bir Arap doğrulama sitesi de Gümüşoğlu’nun paylaşımını doğruluyordu. Bu sitedeki yazıda, Selman’ın yedi ay önce Suudi-Arabistan Yatırım Forumu’nda yaptığı bir konuşmanın görüntüsünün yapay zeka aracılığıyla değiştirilerek Noel ve yılbaşı kutlamalarıyla ilgili konuşmaya dönüştürüldüğü belirtiliyordu.

Hatta Selman’a atfedilen bu “fetva”yı yayımlayan haber siteleri, sadece Grok’a sorsalar bile “doğrulanamadığı” yanıtını alırlardı. Kontrol etmeyen siteler, fena çuvalladılar.

Araştırmanın, kaynağa ulaşmanın bu kadar kolaylaştığı bir devirde hiçbir kontrole gerek duymadan ve kaynak göstermeden yayımlanan bu haberler, gazetecilik zaafının ne denli büyüdüğünü gösteriyor. Maalesef kötü gazetecilik çuvallamalardan ders de almıyor.

Bu arada S. Arabistan’da dönüşüm yaşanırken, bizim medyada yeni yıl kutlamalarına düşmanlık zirvede. Yeni Akit ve Türkiye gazeteleri kutlamalara karşı kampanya başlattı; Türkiye, yeni yılı kutlayanları “Hıristiyanlık propagandası” yapmakla suçlayarak hedef gösterdi.

Antakya’daki film setindeki gazeteciler

İktidar yanlısı medyadaki gazetecileri mutlu etmek ne kadar da kolay. Bakan Murat Kurum’un, Antakya’daki deprem konutlarının teslim töreni öncesinde düzenlediği “medya buluşması”nda yaşadıkları mutluluk bakan ile çektirdikleri fotoğraflarda yüzlerinden anlaşılıyor.

Yazılarında, programlarında Bakan Kurum’a ve yapılan deprem konutlarına övgüden, hayranlık ifadelerinden, kutlamalardan geçilmiyor. Tamam, üç yılda 455 bin konutun yapımı azımsanmamalı, bu başarı görmezden gelinmemeli.

Whatsapp Image 2025 12 28 At 12.59.12

Ancak konteynerlerde yaşayanların olduğu, tüm inşaatların bitirilemediği de görülmeli ve gösterilmeliydi haberlerde. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı “son anahtar teslim töreni” öncesinde susuz kanaldaki köprünün ve bitmemiş inşaatların resimli brandalarla örtülmesi eksikler olduğunun, Antakya’nın inşa sürecinin tamamlanmadığının kanıtı.

O mutlu mesut gazeteciler ise Antakya’yı film setine döndüren brandaları -günlerdir sosyal medyada yazılmasına rağmen- görmezden geldiler; brandalardan hiç söz etmediler. Gerçeği aktarmak yerine propaganda müfrezesi olarak görevlerini yerine getirmeyi tercih ettiler.

Nadir elementler” haberi öyle mi olur?

Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, CHP’li belediyenin, Eskişehir’de nadir toprak elementlerinin işletilmesi için tesis kurulmasını dava açarak engellediğini öne sürdü.

Bayraktar’ın bu paylaşımı A Haber, Akşam, Hürriyet, Sabah, Türkiye, Yeni Şafak gibi iktidar medyası gazete ve sitelerinde “CHP’nin nadir toprak elementleri tesisini engellediği” ya da “karşı çıktığı”, “takoz koyduğu”, “ikiyüzlülük gösterdiği” gibi başlıklarla haberleştirildi.

Fakat bu haberleri yayımlayanlar, Bakan Bayraktar’ın sözünü ettiği davanın ne olduğuna bakmamışlardı. Bir gün sonra Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan gelen “ÇED olumlu kararı”na karşı açılan davanın 2022’de sonuçlandığı açıklamasına da aldırmadılar.

Whatsapp Image 2025 12 28 At 12.59.13

Üstelik bu davanın sonuçlandığı açıklanmamış gibi Sabah, iki ay kadar sonra bu konuyu yeniden haber yaptı. Üstelik 16 Aralık’ta yayımlanan “Muhalefet NTE’yi engellemek istedi” haberinde iddialar tekrarlandı; davanın sonuçlandığı bilgisi de verilmedi. Halbuki Bayraktar’ın, “NTE tesisinin temelinin 2026’da atılacağını” açıklaması bile engelleme olmadığını kanıtlıyor.

İnsanlar, eksik bilgi verilerek bile isteye yanıltılmış oldu. Maalesef birtakım açıklamaları, sorgulamadan, yeni bilgi eklemeden olduğu gibi aktarmanın habercilik olduğu algısı yerleşti medyaya. Oysa bu habercilik değil, aktarıcılık. Bunun için gazeteci olmaya da gerek yok.

Tek cümleyle:

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu ve TÜGVA yöneticisi Bilal Erdoğan’ın Gazze yürüyüşü açıklaması 20 kadar kanaldan canlı yayımlandı.
  • Kayyum atanan Tele1’de “Sağlık Gündemi” programını sunan Konca Kumkum, sosyal medyada “işbirliği” için e posta adresi vererek “paralı program” yapılabileceğini duyuruyor.
  • Milliyet, “Zeytinyağında zamma geçit yok” başlığıyla, TARİŞ’in üreticilere ödeyeceği zeytinyağı fiyatının bakanlık müdahalesiyle düşürülmesini tüketicilere indirim gibi sundu.
  • A Haber, ATV, Sözcü ve Türkiye gibi kuruluşlar, “Camide pitbull paniği” diye yazdı ama pitbull köpeğin camide çekilen görüntüleri bu haberleri yalanlıyordu; camide herkes sakindi.
  • Yeni Yaşam, 7 Temmuz 2019’da yayımlanan ve sonra da yalanlanan “AKP’li Başkan’dan Sözcü’ye dürüst gazetecilik plaketi” haberinin kupürünü tarih vermeden yeni gibi kullandı.
  • Babaocağı haber sitesi, “millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle erişime engellendi; aynı kararla Batuhan Mumcu ve eşi hakkında içeriklerin erişimi de durduruldu.
  • Sözcü’nün web sitesi, İbrahim Tatlıses’in amcasının ölümünü “İbrahim Tatlıses’in oğlu acı haberi duyurdu: Hakk’ın rahmetine kavuştu” başlığıyla duyurarak okurları aldattı.
  • Hürriyet ve Türkiye’nin “Bu bir reklamdır” uyarısıyla yayımladığı Turkcell’in reklam metinlerini Yeni Şafak haber gibi uyarısız kullandı.
  • Gazete Pencere’nin sitesindeki “Beylikdüzü’nde parklara saldırı: Çocuk oyun grubunu yaktılar” haberinde “kameriye” yerine yanlışlıkla “kamelya” yazıldı.
  • Cumhuriyet, “Abluka Karayipler’i sarsıyor” haberinde Venezuela yerine “Venezüella” yazdı.
  • Yeni Şafak, “CHP’de çift başlılık endişesi” haberinde “Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin Çevre Sokağı’nda olduğu”nu yazdı; halbuki o sokağın adı uzun süredir Üsküp Caddesi.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. KVKK uyarıları ve detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.