MEDYA OMBUDSMANI /Faruk Bildirici

Faruk Bildirici         21/02/2022     289 GÜN ÖNCE

Sabah yazarı Hilal Kaplan, RTÜK’ün Amerika'nın Sesi (VOA), DW Türkçe ve Euronews haber sitelerine lisans zorunluluğu getirmesini destekledi; bunun yasa gereği olduğunu savundu. Aynı zamanda TRT Yönetim Kurulu üyesi olan Hilal Kaplan’ın memur-yazar olarak RTÜK’ün kararını savunması anlaşılır ama doğru değil...

RTÜK gibi Hilal Kaplan da bir noktayı dikkatlerden kaçırıyor, yasaya 2018’de eklenen o düzenleme “radyo, televizyon hizmetlerini internet ortamından sunan medya hizmet sağlayıcıları” hakkında…

Halbuki bu üç internet sitesi radyo-tv yayını yapmıyor; haber ve söyleşi videoları yayımlıyorlar. Yasadaki tanımıyla, radyo-tv yayınına “özgülenmiş” medya mecraları değiller. Hatta yasa ve RTÜK’ün yönetmeliğindeki gibi tüm günü kapsayan “yayın akış çizelgeleri” de yok. O yüzden VOA, DW Türkçe ve Euronews sitelerindeki video yayınlar, televizyon yayını kabul edilemez. 

Bu tür yayınları rd-tv olarak kabul etmek zorlama bir tutum. Eğer bunlar televizyon yayını ise internet ortamındaki her video ve ses yayınını radyo-tv olarak kabul etmek gibi akla ziyan bir durum doğar. Bu mantıkla RTÜK’ün lisans isteyemeyeceği internet sitesi, Youtube yayını ya da sosyal medya hesabı kalmaz.

RTÜK yönetimi de bu akıl dışılığın farkında olduğu için lisans kararını sözkonusu üç haber sitesinde “Canlı” ve “Video” sekmeleri olmasına dayandırıyor. Ama böyle bakıldığında bile Türkiye’de bırakın “Canlı” ve “Video” sekmelerini “TV” sekmesi olan yüzlerce site var. Örneğin Sabah gazetesinin sitesinde “Sabah TV” ve “Canlı Yayın”, Hürriyet’te “Hürriyet TV” ve “DHA Canlı”, Yeni Şafak’ta “Video” sekmeleri bulunuyor.  

RTÜK’ün aynı durumdaki yüzlerce internet sitesi arasından Amerika’nın Sesi, DW Türkçe ve Euronews’ü seçmiş olması, bir kasıt olduğunu ortaya koyuyor. Anlaşılan, radyo ve tv’ler üzerinde kurulan denetim, bağımsız ve eleştirel internet siteleri üzerinde de oluşturulmak isteniyor. RTÜK’ün denetim altına almak için çaba harcamadığı bir kurum daha var, o da TRT…

        Sığınmacılar yangında ölünce

İstanbul Güngören’deki bir tekstil atölyesinde çıkan yangın, kaçak çalışan Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de ne kadar zorlu bir yaşam sürdüklerini gösteren dramatik bir olaydı.

Saklandıkları tuvalette ölen dört sığınmacının cesedine, yaralı bir Suriyeli işçinin hastanede ifade vermesi üzerine saatler sonra ulaşılabilmişti. Polis araması sırasında bir de kerestelerin altında kalmış sığınmacının cesedi bulunmuştu. Ölenlerin üçü Suriyeli, biri Özbek, biri de İranlıydı.    

Savcılığın bir gün sonra gelen açıklamasının ardından önce AA, NTV, Sabah, Habertürk, BirGün, Evrensel ve Cumhuriyet siteleri, yangında “yabancı uyruklu” beş kişinin öldüğünü duyurdular. 13 Şubat’ta basılı gazeteler Hürriyet, Sözcü, Cumhuriyet, Karar ile dijital günlük Gazete Pencere’de bu haber hiç yoktu; Akşam, Milliyet ve Türkiye iç sayfalarda vermişlerdi beş insanın ölümünü.

Sabah ve Yeni Şafak, birinci sayfaya çıkarmıştı ama İstanbul Büyükşehir Belediyesi itfaiyesinin ihmali açısından yaklaşmıştı olaya. Sığınmacıların çalışma koşullarını ilk sayfadan duyurarak geniş biçimde aktaran ve ölümlerin nedenini irdeleyen sadece BirGün ve Evrensel’di.Kaynak: BirGün

Birkaç gün sonra da Semra Kardeşoğlu’nun BirGün’deki “Bir merdivenleri olsa hayata yürüyeceklerdi” başlıklı araştırması ve Umur Talu’nun Gazete Duvar’da yayımlanan “Kilitli işçi sınıfı” başlıklı yazısı insani dramın üzerindeki perdeyi kaldırıyordu.

Fakat genel olarak bakıldığında beş insanın ölümünün medyada hak ettiği yeri bulduğu söylenemez. Suriyeli sığınmacılar suça karıştıklarında Suriyeli olduklarını başlığa çıkaran yaygın medyanın bu kez onların ulusal kimliğini satır aralarında vermesi de sorunlu bir yaklaşımdı.

Asıl böyle durumlarda bu insanların Suriyeli olduklarını başlıkta vermek gerek ki, ülkemizde ne kadar zorlu yaşam koşulları sürdükleri anlaşılsın. Onlarla empati geliştirilebilsin…

  “Dezavantajlı Gruplar” hakkındaki haberler daha çok özen istiyor...

       FETÖ davaları ve masumiyet ilkesi

 Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’nde altı yönetim kurulu üyesinin ardından başkan Rıza Türmen de istifa etti.  Birbiri ardına gelen istifaların gerekçesi de muhtelif…

 Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde gözaltına alınan bazı “FETÖ şüphelilerine işkence yapıldığı” iddialarına ilişkin raporun açıklanmasının baro yönetimi tarafından engellenmesi. “Cumartesi Anneleri”nin yargılandığı davanın duruşmasıyla ilgili açıklamadan “gözaltında kayıpların yakından takip edileceği” bölümün çıkarılması. Askeri öğrencilerin davasıyla ilgili bir yazıya insan hakları bülteninde yer verilmemesi…

 Ankara Barosu yönetimi bu iddiaları reddediyor ama Merkez’deki istifa krizi de sürüp gidiyor. Benim dikkatimi çeken ise yaygın medyanın Baro’daki bu “insan hakları ve hukuk krizine” odaklanmaması. Birkaç gazete ve bazı internet siteleri dışında haber olamadı bu kriz.

 Oysa barodaki bu istifalar yargıdaki ve güvenlik birimlerindeki bir soruna işaret ediyor. Medya bu raporun içeriğine ulaşmalı, “Emniyet’te FETÖ şüphelilerine işkence yapıldı mı” sorusunun yanıtını aramalıydı. Askeri öğrencilerin davalarında olup bitenler de araştırılmalıydı.

Galiba asıl sorun “FETÖ yargılamaları” ile ilgili oluşturulan atmosferden medyanın da etkilenmesi. Muhabirler adlarının bu davalarla anılmasını bile istemiyor. Yargılananların sorumlulukları, örgütün işleyişi ve eylemleri hakkındaki bilgilerin öğrenilmesi açısından bile önemli olan bu davalar düzenli biçimde izlenmiyor, orada olup bitenler kamuoyuna aktarılmıyor.

Yargı muhabiri iki arkadaşla konuştum, onlar da doğruladı bu izlenimimi. “Bu davaları bir iki gazeteci dışında kimse izlemiyor. Anadolu Ajansı da rutin haberler geçiyor” dedi. Bir diğeri de “Bu davalarda bazen ‘Bu insanın suçsuz olduğu belli, nasıl böyle mahkûm olur’ dediğim durumlar oluyor ama yazmaya çekiniyorum” diyerek yaşadığı ikilemi anlattı.

Medyanın bu davalara ilgisizliğinin bir nedeni bu yoğun otosansür ise diğer nedeni de örgütün lanetlenmesi ile insanların adil yargılanma hakkının birbirinden ayırt edilememesi.  Bu davalarda yargılanan insanların tümüne suçlu gözüyle bakılıyor. Böyle olunca da bu davalarda olup bitenler gözlerden ırak kalıyor.

 Hatırlatayım, gazetecilik ilkeleri, davaya ve suçlanan kişilere göre değişmez; masumiyet ilkesi bütün sanıklar için geçerlidir. Masum bir tek insan bile hukuksuzluğa uğruyorsa onun hakkını hukukunu savunmak gazeteciliğin görevidir. Biliyorum, insanların -haklı olarak- örgüte karşı bu kadar kin ve nefretle dolu olduğu, iktidarın bu davadaki herkese cüzzamlı muamelesi yaptığı bir ortamda bu yargılamaların adil bir gözle izlenmesi çok zor. Ama rüzgara karşı kürek çekmeden olmaz gazetecilik.