Bilim insanlarınca iklim krizi, “insanlığın şimdiye kadar karşılaştığı en büyük ortak sorun” olarak tanımlanıyor. Doğa Derneği’nden Kılıç, iklim krizinin artık önlem alınamayacak bir noktaya ulaştığına dikkat çekip doğanın haklarını tanıyan bir hukuk sistemi olmadan bu düzenin değişmesinin mümkün olmadığını belirtti. Kılıç, iklim değişikliğine adaptasyon için daha fazla işbirliği ve kökten değişimler gerektiğinin altını çizdi. Buğday Derneği’nden Özbey ise şimdi bir şeyler yapılsa bile var olan sorunların onarılmasının yüzyıllar sürebileceğini, hep birlikte dönüşümün mümkün olduğunu vurgulayıp tüm canlıların yaşamını savunmak için gereken adımların atılmasını istedi.

EMRAH BAKIR         29/09/2021     434 GÜN ÖNCE


İklim krizi, özellikle son yıllarda tüm dünyada “beklenmedik” zaman ve şekilde kendini gösteriyor. Bilim insanları iklim değişikliğini, “insanlığın şimdiye kadar karşılaştığı en büyük ortak sorun” olarak tanımlıyor. Ayrıca iklim krizinin sadece meteorolojik bir kriz olmadığı da biliniyor. Bu sorunu iyi anlamak, dünya ve ülkemizde bu krizle mücadeledeki gelişmeleri takip etmek için, eldeki bilgilerin güncel tutmak büyük öneme sahip. Doğa Derneği’nden Dicle Tuba Kılıç ve Buğday Derneği’nden Gözde Özbey ile iklim krizi ve çözüm önerileri üzerine konuştuk.

2002’de kurulan Doğa Derneği, biyolojik çeşitlilik, hassas ekosistemler, Önemli Doğa Alanları ve Kadim Üretim Alanları konularında çalışmalar yapıp doğanın korunmasının gerekli olmadığı bir dünyaya ulaşmayı amaçlıyor. Derneğin Yönetim Kurulu Başkanı Dicle Tuba Kılıç, “Doğanın haklarını savunan herkes, Doğa Derneği’nin üyesi veya gönüllüsü olabilir” dedi.

 

Doğanın haklarını tanıyan bir hukuk sistemi olmadan düzenin değişmesi mümkün değil

Dünya ve Türkiye’de, iklim krizinin artık önlem alınamayacak bir noktaya ulaştığına dikkat çeken Kılıç, şu saptamaları yaptı:

“Bunda toplumların tüketim alışkanlıklarının değişmesi ve nüfus artışının etkisi var. Ancak en büyük etki karar vericilerin yetkisinde bulunan faaliyetlerden kaynaklanıyor. Bizi bu noktaya getiren şeyler; sanayi, madencilik ve tarım faaliyetlerinin gezegenimizin doğal dengesini gözetmiyor olması ve bu faaliyetlerin neden olduğu yok oluşun görmezden gelinmesi. Doğanın haklarını tanıyan bir hukuk sistemi olmadan bu düzenin değişmesi de mümkün görünmüyor.”

Şu anki rotada devam edildiği ve önemli değişiklikler yapılmadığı sürece, su ve gıda gibi pek çok krizin yaşanacağı bir geleceğin bizleri beklediğine işaret eden Kılıç, krizlerle mücadele ve iklim değişikliğine adaptasyon için daha fazla işbirliği ve kökten değişimler gerektiğinin altını çizdi.

 

“Sürdürülebilir” ve “yenilenebilir” kavramları, doğayla uyumlu bir hayat için yeterli değil…

İklim krizi ile mücadelede çok etkili bir yöntem olarak görülen “sürdürülebilir” ve “yenilenebilir” kavramlarının doğa ile uyumlu bir hayat kurmak için yeterli olmadığını dile getiren Kılıç, sözlerine şöyle devam etti:

“Bu kavramlar artık doğayı yok eden projeler için de rahatlıkla kullanılıyor. Örneğin, yenilenebilir enerji olduğu için tüm derelerimize hidroelektrik santraller (HES) inşa ediliyor ve bu doğa dostu enerji olarak anlatılıyor. Oysa dereleri yok ettiğimizde hem o bölgedeki yaşam olumsuz etkileniyor hem de iklim krizindeki sorunlara karşı daha savunmasız oluyor. Sürdürülebilirlik kavramı da aslında yaşamı kapsamıyor. 20 yılı aşkın süredir bu kavram adıyla yürütülen çalışmaların sonuç vermediği ortada…”

 

Gezegenin dengesini geri getirmek ve küresel iklim krizinin etkilerini en aza indirmek için, “sürekli büyümeye dayalı yönetimler ve dolayısıyla yaşam tarzlarımızın değişmesi şart” diyen Kılıç, “Hava, su, toprak gibi yaşamın temel unsurlarını yok etmeyen bir sisteme geçmek mümkün. İklim krizine büyük etkisi olan ülkelerden küçük yerleşimlere kadar zincirleme bir değişim olmak zorunda” diye konuştu.

 

Doğanın sesine kulak veren bir yaşam için çabalamanın herkesin görevi olduğunu vurgulayan Kılıç, “Kendi içimizden başlayarak, yaşadığımız toplumla ve dışımızdaki doğayla ilişkimizi düzeltmemiz gerekiyor. Geçmişten günümüze yaşam şekillerimizi belirleyen yaklaşımları değiştirmek bizim elimizde” çağrısında bulundu.  

 

Doğayla uyumlu üretim ve tüketim yöntemlerine yönelik değişiklikler yapmalı

Bütüncül yaşam felsefesine inanarak sürdürülebilir modeller kurma ve var olan örnekleri destekleme çalışmalarını 2002’den bu yana sürdüren Buğday Derneği ise, tek tek bireylerde ve bir bütün olarak toplumda ekolojik yaşam bilinci ve duyarlılığı oluşturmayı; ekolojik dengelerin bozulması sonucunda ortaya çıkan sorunlara çözüm yolları sunmayı ve doğa ile uyumlu yaşamı bir bütün olarak kucaklamayı hedefliyor. Derneğin İletişim Sorumlusu Gözde Özbey, art arda yaşanılan felaketlerin hepsinin temelinde insan merkezli dünya görüşünün yattığını belirterek şu açıklamalarda bulundu:

 

“Tüketim odaklı yaşamın ve buna hizmet eden ekonomik sistemin, sürdürülebilir olmadığı çok açık. Gıdamızın üçte biri tarladan sofraya gidene kadar heba oluyor. Tarımda kullanılan gübre ve pestisitler (zehirli kimyasallar), içilebilir temiz suları, toprağı kirletip insan sağlığına zarar veriyor. Kömürlü termik santraller, canlıları hasta ediyor, iklim krizini derinleştiriyor, tarımsal alanları verimsizleştiriyor. Aşırı yapılaşma, doğal varlıkları tehdit ediyor. Kullanılıp çevreye atılan poşet ve plastikler, binlerce deniz canlısını öldürüyor. Kullandığımız zehirli deterjanlar ve kozmetik ürünleri, denizlerimizi kirletiyor, hem insanlara hem de diğer canlılara zarar veriyor. Orman yangınlarından sel felaketlerine, kum fırtınalarından müsilaja, kapımızdaki su kıtlığından flamingo ölümlerine, böcek istilalarından salgınlara kadar bütün krizler aynı yöne işaret ediyor. Değişmemiz gerekiyor. Bu değişim, hem karar vericilerin hem şirketlerin hem de bireylerin, kararlarında ve yaşam alışkanlıklarında, doğayla uyumlu üretim ve tüketim yöntemlerine yönelik değişiklikler yapmasıyla mümkün olabilir.”

Sorunların onarılması yüzyıllar sürebilir

 

İklim krizinin sebebi olarak insan faaliyetlerini işaret eden, iklimde binlerce yıldır görünmediği kadar değişim yaşandığına değinen Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (Intergovernmental Panel on Climate Change - IPCC) raporunu anımsatan Özbey, sözlerini şöyle sürdürdü:

 

“Dünyanın her bölgesi iklim krizinden farklı şekillerde etkileniyor. Orman yangınları, seller, kuraklıklar, gıda krizi… Öngörülen geleceğin artık gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Böyle devam edersek bu sorunların daha da derinleştiği, aşırı hava olaylarının ve iklim göçlerinin arttığı bir gelecek bizi bekliyor. Şimdi elimizden geleni yapsak bile var olan sorunların onarılması yüzyıllar sürebilir. Ancak daha da kötüleşmeden, insan ve pek çok türün yaşamının devamlılığını sürdürebilecek bir seviyede kalması sağlanabilir.”

 

Doğada başlı başına mükemmel bir örüntü ve sürdürülebilir bir sistemin olduğunu bildiren Özbey,  “Doğanın bir parçası olan bizlerin yapabileceği en iyi şey, doğal işleyişleri iyi gözlemlemek ve buna uyumlu sistemler inşa etmektir. Ekosistem ile işbirliği yapan bütüncül yöntemleri geliştirerek, doğa ile uyumlu bir yaşam kurguladığımız zaman sürdürülebilir bir gelecekten bahsetmek mümkün olabilir” dedi.

 

“Hep birlikte dönüşüm mümkün”

“Bireylerden topluluklara, şirketlerden yerel yönetimlere ve politika yapıcılara kadar hepimiz, gezegendeki krizden sorumluyuz” diyen Özbey, gelinen noktada artık ekosistemi sadece korumanın yeterli olmadığını, acil bir şekilde onarmak için çözümleri devreye sokmamız gerektiğini belirterek değerlendirmelerini şöyle sürdürdü:

 

“Yalnızca kalkınmayı değil ‘yaşamın bir bütün olarak sürdürülebilirliğini’ amaç edinmeli ve bu yönde dönüşüm için adım atmalıyız. Ekosistemin bize hizmet ettiğini zanneden insan merkezli anlayışı terk etmeliyiz. Hükümetler, yerel yönetimler, şirketler, hükümet dışı kuruluşlar ve bireyler olarak üzerimize düşeni yapmalı, ekosistemin bütün unsurlarının birbiriyle işbirliği yaptığı ve dolayısıyla insanın da bu iş birliğinin ve hizmetin bir parçası olduğu anlayışıyla hareket etmeliyiz. Hep birlikte dönüşüm mümkün. Her seferinde doğa karşısındaki güçsüzlüğümüzü anlamak ve başka felaketleri izleyerek sadece endişe duymak yerine, tüm canlıların yaşamını savunmak için harekete geçip gereken adımları atmalıyız. Günlük alışkanlıklarımızı, yaşam tarzımızı, stratejilerimizi, politikalarımızı dönüştürerek, milyonlarca türle birlikte yuvamız olan dünya gezegenini hep birlikte onararak, hepimiz için yaşanabilir bir yer haline getirmeliyiz.”