24 Ocak 1993’te öldürülen gazeteci Uğur Mumcu ve 31 Ocak 1990’da öldürülen yazar Prof. Dr. Muammer Aksoy’un ölüm yıl dönümleriyle belirlenen haftada Adalet ve Demokrasi Haftası etkinlikleri düzenleniyor. Adalet ve demokrasi arayışının 29’uncu yılında hafta için belirlenen tema “Hukuk devleti mi, orman kanunları mı” oldu. 9. Köy bu haftada hukukçu Kerem Altıparmak, gazeteci Gökçer Tahincioğlu ve Avukat Veysel Ok’la, gazetecilere yönelik suçlara karşı devletin sorumluluğunu, saldırılar, tehditler ve yargılamalarla engellenen gazeteciliği konuştu.


Gazetecilik
Haber: Melis Yıldırım         31/01/2022     240 GÜN ÖNCE

ANKARA- Gazetecilerin haberleri nedeniyle yargılanmaları, şiddete ya da tehdite maruz kalmaları ve suçların etkili şekilde soruşturulmaması gazeteciyle birlikte okuru, halkın haber alma hakkını da hedef alıyor. Bu tespit, basın ve ifade özgürlüğü için çalışan, gazeteci davalarını izleyen, yargı kararlarını takip eden gazeteci ve hukukçulara ait. Onlara göre gazetecileri sindirmeyi amaçlayan uygulamalara ve cezasızlığa karşı ihtiyaç daha çok haber, daha güçlü gazetecilik ve daha büyük dayanışma. 

Adalet ve Demokrasi Haftası, 29’uncu yılında, Uğur Mumcu’nun 28 Aralık 1978’de Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan yazısının başlığını tema olarak belirledi: “Hukuk devleti mi, orman kanunları mı?” Bu yıl da onlarca etkinliğin düzenlendiği haftada, gazeteciler üzerindeki baskılara, sansür ve şiddetle halkın haber alma hakkının engellenmesine odaklanıldı.Uğur Mumcu ölümünün 29'uncu yılında katledildiği yerde anıldı

9. Köy, 29’uncu Adalet ve Demokrasi Haftası’nda insan hakları hukukçusu Dr. Kerem Altıparmak, gazeteci Gökçer Tahincioğlu, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği direktörü Avukat Veysel Ok’la gazeteci cinayetlerini, cezasızlığı ve basın özgürlüğü önündeki engelleri konuştu. 

“Bütün gazeteci cinayetlerini çözmek bu kadar mı zor?”

Adalet ve Demokrasi Haftası’nın öncülüğünü yapan Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı etkinliklerine çağrı yaparken “Faili meçhul cinayetlerin acısını toplumca yoğun olarak yaşadığımız ülkemizde, dilimize yerleştirilmek istenen 'faili meçhul' kavramına karşı bilinçli bir şekilde karşı koymak aydın olmanın bir gereğidir” ifadelerini kullanıyor. Hukukçu Kerem Altıparmak da aynı noktaya dikkat çekerek gazeteci ölümlerinde faillerin neden hep “meçhul” kaldığını soruyor. “Hep taahhüt edildi ama hiçbirinin faili bulunamadı. Bazı cinayetleri çözmek zordur da bütün gazetecilerin cinayetlerini çözmek bu kadar mı zor?” diye soran Altıparmak, “Dolayısıyla arkasında çözülmesini engelleyen başka bir mekanizma var” dedi. Altıparmak, faili meçhul cinayetlerinin çözülememesinin ardında başka bir mekanizma olduğunu vurguladı. 

İfade özgürlüğü ve cezasızlık alanlarında çalışmalar yürüten Altıparmak, gazeteci cinayetlerinin 90’lı yıllara göre azaldığını ancak saldırıların başka bir boyuta geçtiğine dikkat çekti. “O dönemdeki saldırıların yerini, gazetecileri özgürlüğünden mahkum bırakma, tutuklama, işsiz bırakma gibi yöntemler alıyor” diyen Altıparmak, “Basın özgürlüğünün tanınmadığı ortamlarda cinayetin olmaması bunun tekrar olmayacağı anlamına gelmiyor. Şu an Türkiye'de şikayet edilen şey gazetecilerin tutuklanıyor olması, cezalandırılıyor olması” ifadelerini kullandı.

Gazeteciye şiddette politik söylemlerin etkisi

Altıparmak, gazetecilere yönelik şiddette devletin sorumluluklarına vurgu yapan yargı kararlarını hatırlattı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye’deki gazetecilere yönelik suikast ve şiddet davalarına ilişkin tespitlerine değinen Altıparmak şunları söyledi: “Devletin aynı zamanda bu saldırıları önlemek, saldırılar gerçekleştiğinde de failleri ortaya çıkarmak gibi bir görevi var. Peki devlet bu saldırıları nasıl önleyecek? Örneğin siyasiler de bu trenin arkasına binmeyecekler. Ya da gazetecileri hedef göstermek, sosyal medyadan paylaşılan ‘hesap verecek, haddini bilecek’ tarzı söylemler bu ortamı yaratan şeyler oluyor. AİHM içtihadı basın mensuplarının sadece doğrudan devletin hedefi olmamasını değil, devletin onlara yönelebilecek saldırıları engelleme ve gerçekleştiğinde sorumluları ortaya çıkarmak konusunda da görevleri olduğunu gösteriyor. Zaten Türkiye ile ilgili bütün yaşam hakkı vakalarında ihlal bulunan temel unsur buna yönelik.”

“Gazetecilerin savunmasız hissetmeleri isteniyor”

Gazeteci Gökçer Tahincioğlu da meslektaşları için güvenlik kaygısı taşıyan gazeteciler arasında. “Baskı araçları kimi zaman tehditlerle gelir, kimi zaman davalarla. Bütün bunlara rağmen mesleklerini ısrarla yapmaya devam eden gazeteciler casuslukla, terörizmle, halkı aşağılamakla suçlanıyor” diyen Tahincioğlu, baskıların geçmişe göre daha gelişmiş araçlarla sürdürüldüğü görüşünde. Gazeteci Tahincioğlu, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün gazetecilerin görüntü almasını engellemeyi amaçlayan genelgesi, İletişim Başkanlığı’nın basın kartı tekeli uygulaması gibi konuların da bu araçlar arasında olduğunu belirtti.Gazeteci Gökçer Tahincioğlu, gazetecilere yönelik baskıları cezasızlık çerçevesinde değerlendirdi

“Gazeteciler dört bir yandan kıskaca alınıyor” diyen Tahincioğlu gazetecilerin uğradığı saldırıları ve suç işleyenlerin cezasız kalmasının sonuçlarını şu sözlerle ifade etti: “Yakın zamanda birçok gazeteci yazdıklarından, söylediklerinden dolayı saldırıya uğradı. Birçok gazetecinin sokak ortasında darp edildiğine, linç edilmek istenildiğine tanık olduk. Eylemlerde gazeteci arkadaşlarımıza birçok saldırı yapıldı. Yaralanan, gözaltına alınan, darp edilen meslektaşlarımızın hak arama çabaları sonuçsuz kalıyor. Yaşanan o kadar çok olay var ki hakaretlerin, tehditlerin soruşturulmamasına sıra gelmiyor bile. JİTEM adı altında, bazen açık kimliğiyle gazetecilere silah fotoğrafları gönderiliyor, bunu yapanların adı, adresi belli olmasına rağmen tek bir işlem yapılmıyor. Elbette bütün bunlar cezasızlık kültürünün bir parçası. Gazetecilerin savunmasız hissetmeleri isteniyor ve bu yolla kontrol altında tutulabilecekleri hesap ediliyor. Üstelik tehlikeli olan bu anlayışın yerleşmiş olması. Yani bu konuda özel olarak görüşülmeyen, özel bir görev verilmeyen yargı mercileri bile artık bütün bunların suç olmadığını düşünüyor, doğal biçimde bu yönde kararlar veriyor. Bu da cezasızlık kültürü pratiklerinin ne kadar geliştiğinin göstergesi. Bu yüzden dayanışmayı ve mücadeleyi yükseltmemiz gerekiyor.”

“Bir gece internet kesilse, kimsenin bir şeyden haberi olmayacak”

Tahincioğlu’na göre gazetecilerin karşı karşıya olduğu bu sorunlar halkın haber alma hakkının önündeki en büyük engel. Gazetecileri susturma çabasının yaygın medyadaki sahiplik yapısının değiştirilmesiyle de göründüğü yorumunu yapan Tahincioğlu, şöyle konuştu: “Sadece medya sahipliği yapısını değiştirerek gazetecileri susturmak mümkün olmadı. Evet, gazeteciler yazmaya devam ettiler. Ancak yaygın biçimde izlenen televizyonlardan, geniş bir kesime erişme olanağı bulunan gazetelerden dışlandılar. İnterneti etkin kullanan kesime haberlerini ulaştırma çabaları da bu yöntemlerle engelleniyor. Bütün bu tablo, toplumun habersiz kalması anlamına geliyor. Bir gece internet kesilse, kimsenin bir şeyden haberi olmayacak.”

Tahincioğlu, bu duruma karşı çıkmanın yolunun ise yine haberden ve haberi güçlendirmekten geçtiğini söyledi. Bu konuda en fazla görevin kendini muhalif olarak adlandıran medyaya düştüğünü belirten Gökçer Tahincioğlu, “Yorum ve tartışma programları tamam ancak güçlü haber merkezleri kurarak haberi güçlendirmek, gazetecilerin haber yapmalarına ve bu haberleri yaygınlaştırmalarına olanak tanımak elzem” dedi. Tahincioğlu, bu yapılmazsa gazetecilere yönelik saldırıların hedeflerine ulaşacağını ve halkın haber alma hakkını, gazetecilerin de haberi yayma hakkını bütünüyle yitirebileceğini ifade etti. Deneyimli gazeteci, “Mevcut durumda habersiz kalan halk, bütünüyle haber alma hakkında yoksun kalma riskiyle hâlâ karşı karşıya” dedi. 

“Gazeteci yargılamaları da halkın doğru ve tarafsız haber almasına engel”MLSA eş direktörü Veysel Ok 

Gazeteci yargılamalarını takip eden kuruluşlardan Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nin eş direktörü Avukat Veysel Ok da gazetecilerin yargılandığı dava sayısındaki artışa dikkat çekti. “Maalesef gazeteciler mesleki faaliyetlerine ayrıldıkları zaman kadar adliyelere de zaman ayırmak zorunda kalıyor” diyen Ok, şöyle devam etti: “Gazeteciler yargısal tacize maruz kalıyor, tutuklanıyor ya da dava açılıyor. Sonrasında ise bu mecburi bir otosansüre neden oluyor. Bu durum da halkın doğru ve tarafsız haberleri almasına engel oluyor.” 

Avukat Veysel Ok, hukukun uzun süredir gazetecileri susturmaya yönelik bir araç olarak kullanıldığı görüşünü dile getirdi. “Bunu bağımsız gazetecilerin yargılanmasından, RTÜK aracılığıyla medya kurumlarına ağır para cezaları vermesine kadar geniş bir yelpazede görüyoruz” diyen Ok, ana akım medyanın iktidar destekçisi sermaye yapısı nedeniyle pek çok gazetecinin dışlandığını ve internet aracılığıyla okura ulaşmaya başladığı görüşünü paylaştı. Bu alanda da engeller olduğunu vurgulayan Ok, “Siyasi iktidar kamu haberciliğinden o kadar rahatsız ki internet kanununu birçok kez değiştirerek orada da sansür koşullarını dayatmaya çalışıyor ya da bağımsız medya organlarına ilan vermeyerek, para cezaları vererek yok etmeye çalışıyor” dedi.

 Türkiye’de bağımsız gazeteciliğin zor durumda olduğunu belirten Ok, “Ama bir yandan da işini yapmaya çalışan gazeteciler son derece cesur. Bunu açılan dava sayısının gün ve gün artmasından anlıyoruz” diye konuştu. Gazetecilere yönelik hukuki desteğin arttırılması ve iş alanlarının yaratılması gerektiğini söyleyen Ok şöyle devam etti: “Bu sorunu ancak böyle aşabiliriz. İşin özü hem davalara hem de diğer baskılara rağmen gazetecilik hala çok diri bir şekilde devam ediyor. Bu anlamda da gazetecilik açısından çok umutluyum.”